Din elden gidiyor, hem de Diyanet eliyle…

Prof. Dr. Şahin Filiz yazdı...

Din elden gidiyor, hem de Diyanet eliyle…

Diyanet İşleri Başkanlığı, Cumhuriyet Türkiye’sinin laik ve özerk bir kurumudur. Şeyhülislamlık Makamı veya tarikat-cemaat liderliği ile hiçbir ilgisi yoktur. Hıristiyanlıktaki gibi ruhban sınıfının egemenliği anlamına da gelmez. Ali Erbaş, daha çok Hıristiyanlık ve dinler arası diyalog konuları üzerinde çalıştığı için bu ayrımı yapabilecektir. Ama ben yine de ayrıntılarıyla yazmanın yararlı olduğunu düşünüyorum.

Diyanet, ne bir şeyhülislamlık ne de bir ruhbanlık makamıdır. Anayasamızda açık bir dille çalışma, faaliyet ve görev alanı belirlenmiştir. Yaklaşık 152 maddelik görev alanı ve kapsamı içinde “resmi protokolleri toplu duayı yönetmek” gibi bir görev ve yetkisi yoktur. İslam dininde manevi bir derecesi ya da Allah katında dinen seçilmişlik  geçerli olmadığından, toplu duayı kamusal ve resmi alanda icra etmesi, ancak “din konusunda en bilgili olmak” gerekçesiyle açıklanabilir ki, bu gerekçe de İslam için yeterli değildir. Çünkü aynı duayı her Müslüman yapabilir, aracıya ihtiyaç yoktur. En  tepedeki devlet görevlisinden sokaktaki vatandaşa kadar her birey, kendi duasını kendi yapabilir. Ne ki en yüksek devlet protokolünde Diyanet reisinin “dini daha kamusallaştırma ve resmi platformda görünür kılma” amacıyla toplu duayı yönetmesi, ilgili kurumların tarafsızlık ilkesine aykırıdır. Devlet bu durumda tarafsızlığını yitirir. Din, bireylerde ve vicdanlarda “görünebilir”; ancak gerçek kişilerin duası ve çabasıyla dindarlık ortaya çıkar. Başta devlet aygıtı olarak resmi kurum ve kuruluşların dini olmaz; nötrdür. Siz orada bireylere değil, kurumlara aracılık ederek dua ediyorsunuz. Bu ise laiklik ilkesiyle çatışır.

İslam mantığına da uygun değildir. İslam tarihinde hiçbir İslam ülkesinde devletin, resmi kurumların ve kuruluşlarının dini olmamıştır. Devlet başkanı dindardır veya değildir.  Devlet görevlileri bireysel olarak dine inanır ya da inanmazlar. Eğer inançları, devlet işlerinin adilane davranmalarında, hak ve hukuka riayetkar olmalarında katkı sağlıyorsa, bunun  manevi karşılığını, ilgili devlet kurumu değil, o kurumdan sorumlu görevlisi alabilir.

Dua, genellikle yanlış bilinir. Elleri havaya kaldırıp içinden bir takım dilek ve temenniler geçirerek Tanrı’ya niyazda bulunmaktan ibaret sanılır. Oysa dua, olmasını istediğimiz bir şey için gerekli donanımı elde etmeye çabalamaktır. Eylem ve çaba yoksa elleri kaldırıp Yaratıcı’dan bir şey istemenin faydası yoktur.  Örnek vereyim: Irak, Suriye, Afganistan emperyalistler tarafından darmadağın edildi. Milyonlarca sivil Müslüman hunharca katledildi. Bu katliam, yalnız işgalcilerin fiilen yaptıklarıyla sınırlı kalmadı; karşıt görüşteki Müslüman gruplar, yine İslam adına birbirini boğazladılar, halen de boğazlıyorlar. Ülkesinin düştüğü duruma üzülen pek çok Müslüman, Atatürk Türkiye’si gibi bağımsız, laik, sosyal bir hukuk devletinde yaşamayı gönlünden geçirdi; bu felaketten kurtulmak için gece-gündüz dualar etti. Ama bakın, kabul edilmedi. Neden? Ellerini kaldırıp hiçbir girişimde bulunmadan ve gücü olmadan duaya Tanrı’nın  icabet edeceğini sanmasından kaynaklandı. Ne ki işin tuhaf yanı, başta Fetö lideri Fetullah olmak üzere bazı önemli isimler Irak’ı işgal edip oluk oluk Müslüman kanı akıtan işgalci emperyalistlerin askerleri için, “Allah’tan dileğim, bu askerler ülkelerine sağ salim dönerler, duacıyız” demişler; çoğu da gerçekten sağ salim ülkelerine dönmüşlerdi. Oysa birincilerin duası gayet masum ve insani idi; ama ikincilerin duası “kabul oldu”.

Şimdi Başkan Erbaş’a soruyorum:

Siz, Diyanet İşleri Teşkilatı kanunlarının belirlediği görev ve sorumluluk alanınıza giren konularda fiilen yapmanız gereken onca görevlere karşın, protokolde toplu dua ile Allah’tan adalet mi istiyorsunuz? Kuran’da “adaletli olun” diyor, “adalet ver bize”, denmiyor. Düşman karşısında Türk Silahlı Kuvvetleri’nin başarılı olması için mi dua ediyorsunuz? Kuran’da, “düşmanlarınız için her türlü hazırlığı  (silah, mühimmat vb) siz yapın” diyor. Bırakın, Silahlı Kuvvetlerimiz bunu yapıyor zaten. Devletin en tepesindeki yetkililer için dua etmenize de gerek yok, her türlü sorumluluk, yetki ve güç ellerinde olduğu için, o yetkililerin yapacağı tek şey, bu gücü hak ve adaletin tesisi ve sürdürülebilirliği için kullanmaktır. Çünkü güç ve yetki sahibi kimselerin duası, ülke ve millet lehine olan şeyleri bizzat yapmak, yapmaya çabalamaktır. Dua budur.

Türkiye Cumhuriyeti’ni hedef tahtasına oturtmanın hayallerini kuran tarikat, cemaat ve radikal dinci örgütlerin, dini devletin tepesinde görünür kılma iştahlarını kabartmak, Diyanet’in alet olacağı doğru bir davranış değildir.

“Mademki sizinle bizim aramızda ters bir inanç yok, öyleyse dini, vicdanlardan çıkarıp kamusal ve resmi platformlarda daha çok sembolize etmelisiniz” gibi Taliban kaynaklı bir talebi görünür kılma olasılığı, yine laik ve özerk bir Diyanet için en son düşüneceğimiz kötü bir senaryo olmalıdır.

Diyanet Türk halkının kültürü, geleneği ve yaşam biçimine uygun bir şekilde, Türk halkını, din hakkında en doğru ve en sade bilgileri vererek, aydınlatmakla yükümlüdür. Haksızlık, adaletsizlik, kimden hangi çevreden olursa olsun hırsızlık, cinayet, rüşvet, adam kayırma, liyakatsizlik gibi konularda her hafta bütün il ve ilçe teşkilatlarında hutbeler, vaazlar ve eğitimler vermek zorundadır. Kuruluş amaçlarından bir diğeri, kayıt dışı dinci gruplar, cemaatler ve tarikatlarla- hiç değilse İslam anlayışı düzeyinde-mücadele etmektir. Diyanet yalnız devlet yetkililerine değil, Türk halkına, emeksiz, haksız, liyakatsiz, gayrı meşru ve kul hakkına giren her türlü olumsuzlukların asla kabul edilemez olduğunu öğretmeli, yinelemeli, her zaman dile getirmelidir. Din işte böyle görünür hale gelir. Kurulu düzeni tehdit eden hiçbir dini sembolizm, iyi niyetle açıklanamaz.

Yasada belirtilen görev ve sorumluluklar yerine, ruhban sınıfı ihdasını andıran, devlet işlerine müdahil olmayı dindarlık sanan, inancı kul ile Allah arasından alıp kul ile kul arasına taşımaya çalışan, kurumsal olarak düzey atlayan ama kendi görevlerini yerine getirmekte son derece yetersiz kalan Diyanet,

Cemaat ve tarikatlarla, radikal bölücü dini gruplarla mücadele etmemekle,

Anayasamızda belirlenen görev, yetki ve çalışma alanı ile ilgili yükümlülüklerinin dışına çıkmakla,

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu lideri Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarına doğrudan ya da dolaylı olarak, hem de cami minberinden lanet okunmasına göz yummakla,

Pörsümüş, köhnemiş, tüketim tarihi çoktan dolmuş fetvalarla (kalamar, midye fetvası) Türk halkına din ayarı vermeye çalışmakla,

Halka yoksulluğu tavsiye ederken, en güçlü bütçe ile saltanat sürmekle,

Dini bilgi ile dini inancı birbirine karıştırmakla,

Merkez ve taşra teşkilatlarında çağın gereklerine uygun eğitim programları yapmamakla,

Ülkede olup biten olaylar karşısında kılını kıpırdatmayıp, eften püften fetvalarla gündemi meşgul etmekle,

Ruhban sınıfı İslam’da olmadığı halde, cübbeli sarıklı militanların sokakta, çarşıda, pazarda vatandaşlara cemaat-tarikat propagandası yapmalarına sessiz kalmakla,

23 Nisan Egemenlik ve Çocuk Bayramlarında, 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramlarında, 30 Ağustos Zafer Bayramlarında ülkenin kurucu lideri Atatürk’e ve silah arkadaşlarına, bütün şehitlerimize protokolde yaptığı duayı esirgemekle,

Başkanlığa bağlı kuran kurslarında, hizmet içi eğitim programlarında felsefeye, sosyolojiye, dinler tarihine, güncel bilimsel gelişmelere yer vermemekle,

Fetö ile mücadelede çekimser kalmakla,

Yasadışı din eğitimi-öğretimi veren kişi ya da kuruluşlarla yeterince mücadele etmemekle,

Gençlerin deizme ve ateizme neden rağbet ettiklerine ilişkin bilimsel araştırmalar yapmak yerine, gençleri suçlayan bir tavır içine girmekle,

Türk milletine İslam dini yerine, Arap kültürünü öne çıkaran yabancı bir din anlayışını dayatmakla ve nihayet,

Laiklikle İslam dinini çatıştıran beyanatlarla,

Diyanet eliyle dinin elden gidiyor olduğunu görüyoruz.

Laiklik elden giderse, ortada din kalmaz. Namuslu, ahlaklı, dürüst ve ilkeli bir toplum olmak için bazı kutsallarımız olmalıdır. Bu kutsalları eğer mevki, makam ve kişisel çıkarların emrine verirsek, toplumu ayakta tutan değerler-din ya da toplumsal değerler- bir daha geri gelmeyecek şekilde yok olur, gider.

Laiklik, ancak ruhban sınıfı olan dinlerle çatışır. İslam dininde ruhban sınıfı ihdas eder ve din görevlilerini ruhbanlaştırırsanız, laikle İslam işte o zaman çatışır. Ama İslam İslamlıktan da çıkmış olur.

Ne olursa olsun Diyanet, bilgilendirme ve aydınlatmakla yükümlüdür, dayatmak ve zorlamakla değil…