Din istismarı, Türk milletini yabancılaştırıyor

Prof. Dr. Şahin Filiz yazdı

Din istismarı, Türk milletini yabancılaştırıyor

Dinselleşme, insana ve yaşama yabancılaşmayı beraberinde getiriyor. İnsanı, varoluşsal doğasından ve yaşamından koparan din simsarları, İslam dinine kendi arzularına göre istikamet ve ayar verme yetkisini kendilerinde görmektedirler. Veryansın.tv’de Fetö ve benzeri yapıların dinin en kutsal sayılan değerlerini nasıl değiştirip içini boşalttıktan sonra kendilerini oraya yerleştirdiklerini seri halinde yazmıştım. Fethullah, konuşmalarında ve yazılarında bazen açıkça, çoğu zaman da dolaylı yollardan kendisinin Tanrı, Peygamber ve veli olduğunu; cemaatinin de Tanrı ve Hz. Muhammed tarafından kayrılıp üstün tutulduğunu açıkça dillendirmektedir. Henüz terör örgütü olarak adlandırılmayan diğer cemaat ve tarikat liderleri de benzer söz ve davranışları sergilemekten geri durmamaktadırlar.

İlk önce psikolojik açıdan bakalım:

Örneklerini verdiğim bir takım dilsel dinselleşmeler, kavramların anlam evrenini daraltmakla kalmıyor, insan varoluşunun doğasını ve doğal yaşamı da buna paralel olarak daraltıp yoksullaştırıyor. Aslında karşılıklı daraltmanın ilk kurbanları, erkek-kadın, çocuk yetişkin  hatta hayvanlar demeden her canlıyı cinsel yönelimin hedefi haline getiriyor. Daralttığı dünyadan ve yaşamdan ilk önce bu istismarcılar darbe alıyor. İnsana, doğaya, cinselliğe kısaca yaşamın olağan bütün gereksinimlerine ve akışına set çeken dinselleştirme, ilk önce, din istismarcılarını boğuyor. Sıkıyor, yaşamdan koparıyor, insandan, insanlıktan uzaklaştırıyor. Doğal olarak etrafına yaktığı bu ateş çemberi daraldıkça, ondan kurtulmak için sadece kendine mahsus ama panikle  kural dışı söz ve davranışlara sığınıyor. Yaşamdan koptuğu için normal insanca ve çağdaşca yaşamanın kurallarına yabancılaşması, can havliyle kendini yaşamın ortasına atmasına yol açıyor. Kendince koyduğu ama dinin hiç de değinmediği emir ve yasaklardan örülü sözde kuralları, acıkınca yaptığı putu yiyen Araplar gibi, zaten meşruiyetleri olmadığı için hoyratça çiğniyor. Örneğin, kadını, cinselliği, yaşamın doğallığı içinde görmeye bu sözde kuralları yüzünden yabancılaştığı için, bunlarla arasındaki tek engelin, uydurduğu din olduğunu fark ediyor. Kendi uydurduğunu en iyi kendisi bildiği için, en acımasız şekilde ve kuralsızca  bunları çiğniyor.

İslam dini cinselliği lanetlemediği, kadını aşağılamadığı halde, bu sapkınlar “Allah’tan fazla Allah, Peygamberden fazla peygamber” kesildikleri için, yaşama dair her şeyi lanetleyip kısıtlıyorlar. “Gebe kadının dışarıda yürümesi caiz değildir”, demekten tutun da asansörün, battaniyenin, damacanın seksepalliğine kadar her şeyi, ama insan  ve yaşama ilişkin her şeyi sözüm ona dindarlık taslayarak lanetlemeleri, onları cinayetten çocuk istismarına uzanan her türlü kuralsızlığa itmektedir. Dinselleştirme, kendinden başka erkek-kadın, çocuk-yetişkin, hayvan-haşerat, canlı-cansız her varlığı “dişi”leştirmeyi beraberinde getiriyor. Dinsel sapkınlık cinsel sapkınlığın meşrulaştırıcı aracı oluyor. Kendileri erkek, kendileri dışındaki tüm çevre dişi sayılıyor.

Peki, kendi koyduğu sapkın dinsel kurallardan oluşan dinsel tuzaktan kendileri böyle kurtulurken, aldattıkları insanlar neden kurtulamıyor? Çünkü bu uydurma kuralların gerçek olmadığı ve istedikleri zaman çiğneyebileceklerini, bağlılarına kesinlikle sezdirmiyorlar. Davul bağlılarında, tokmak bunlarda kalıyor.

Sosyolojik açıdan bakalım:

Ne zaman dinci bir istismar veya din adına sapkınlık haberi okusak, ilk aklımıza gelen şey, Türk toplumunun cahil olduğunu yinelemektir. Oysa sorun, basit bir cahillik veya bilgisizlikten, İslam konusundaki bilgi eksikliğinden ileri gelmemektedir.

Sorun daha derindedir.  Tarihsel ve kültürel yabancılaşma, salt cehalet olarak tanımlanamaz. Tıpkı diğer uluslar gibi Türkler de İslam’ı Anadolu’da kendi kültürel ve tarihsel kodlarına göre algılamış, yorumlamış ve anlamıştır. “Efendim, İslam değişmez; hiçbir toplum ya da millet evrensel olan İslam’ı kendine göre anlama ve yorumlama hakkına sahip değildir” itirazlarını duyar gibiyim. Evet, hala bu itirazlar tekrarlanır. Şimdi soralım: Eğer İslam dini evrensel ise, hiçbir toplumu Arap kültürüne mahkûm etmemelidir. Eğer evrensellikten kasıt, Araplaşma ise, yereli olmayan Araplaşmanın nasıl evrenseli olabilir? Yok, eğer “Kuran Arapçadır; İslam Arap kökenli bir yalvaca gelmiştir ve ibadet de tabii ki Arap dilinde olacaktır” diyorsanız, bu evrensellik değil, kabilecilik, ırkçılık ve gericiliktir. O zaman size şöyle derler: Mademki öyle, Arap olmayan ulusları ve toplumları neden ilgilendirsin?

Bu kısır döngü, İslamiyet’in her topluma göre farklı yorumlanması gerçeğini kabul etmeye mecbur olduğumuzu anlamakla aşılabilir.

Türkler 9. Yüzyıldan başlayarak tam 300 yıl İslam’la tanışma süreci yaşamıştır. Ahmet Yesevi’den Abdal Musa’ya, Ahi Evren’e (Nasreddin Hoca), Otman Baba’ya, Pir Sultan Abdal’a kadar, yani yaklaşık beş yüz yıl Türkler, İslam dinini Anadolu’da var olmanın ve yaşamanın doğal akışına göre yorumlamaya yazgılı olmuşlardır. Adını sayamadığım Türk sufi ve erenleri, Anadolu’ya, Anadolu’da gelmiş geçmiş kültür zenginliklerine, özgürce yaşama olan tutkularına, dünyasal-dinsel çatışmasını aşmış insancıllıklarına ters düşen hiçbir dindarlık anlayışına sıcak bakmamışlardır. Neden? Çünkü yaşadığı toprağa, konuştuğu dile, içselleştirdiği kültüre ve varoluş tarzına yabancı olan herhangi bir dinsellik, onu bütün bunlardan yoksunlaştıracak; hatta düşman edecektir. İşte dincilik, Anadolu’ya, Türkçeye, toprağa, kültüre yabancılaşmanın, sonra da düşmanlaşmanın adıdır. Anadolu’nun memalikini, zenginliklerini, halkını, değerlerini ve geleceğini karartan her davranışın altından din istismarının, siyasal dinciliğin çıkması bu sosyo-politik koşulların ve yabancılaşmanın eseridir.

Cinsel sapkınlık hedef seçmez; bu sapkınlık için, Anadolu’nun zenginlikleri gibi çocukları da bir ganimettir. Taciz, tecavüz ve istismarları yapan ruh hastalarının çoğu böyle bir sosyo-politik planın kullanışlı parçaları olduklarını bilmeseler de, misyonlarını bihakkın yaptıkları bir vakıadır.

Dinsel açıdan bakalım:

İslam dini hakkındaki tartışmalar girmeyeceğim. Ancak şu kadarını söyleyeyim. Farz, vacip, ibadet, ilham, vahiy, kulluk, bilgi, hakikat, namaz, oruç, Hac  gibi temel İslami kavramlardan başlayarak köklü ve sistematik bir dinsel reform yapma zorunluluğu artık bizim irademizin ötesine ulaşmış durumdadır. Örneğin, ibadet kavramı namaz, oruç, hac ve benzeri  ekonomik, biçimsel ve bedensel görevler ile daraltılmış; bu dar alanla ters orantılı olarak istismar alanı genişlemiştir. Oysa Müslüman olsun olmasın, bu dünyada “iyi” şeyler yapan herkes Tanrı katında iyidir; iyi olan her şey, ibadettir. Hadi bakalım, şimdi bu geniş ibadet alanında kim, neyi, nasıl kötüye kullanabilecektir? Bu konudaki ayrıntılı açıklamaları başka bir yazıya bırakalım.