Diyanet onaylı tarikatların rabıta orduları!

Diyanet onaylı tarikatların rabıta orduları!

Önceki yazımda Allah'la insan arasında bir aracı kurum olarak İslam kültüründe kilisenin birebir kopyası olan bugünün kiliselerini tarikatları yazdım.

Bugünkü yazımda insanın insana tapınmasını kurumsallaştıran bir tarikat kurumu olan 'rabıta' üzerine konuşacağız.

Yazılarım karşısında savunmaya geçenler 'gelenek' deyince dilleri tutuluyor, geleneğe çok büyük kutsal anlamlar veriyorlar.

Galiba kabul etmekte zorlanıyoruz: Kültürler yaşarlar ve ölürler.

Çağlar, eşyalar, dünya değiştikçe medeniyetler 'kültürü' ayıklar.

Aklı başında güçlü toplumlar, çürümüşü yobazı küflenmişi çağın gerisinde kalmış hurafeleri aynı inanç köküne sadık kalarak temizleyip gelenek ve kültüre ve inanca yepyeni ruh ve şekil katarlar.

Sormak lazım bu hurafe kurumlara karşı aydın-akademisyen direnişi neden yok?

Aydınlar inançla kültürü karıştırıyorlar.

Bu hurafe kurumlara bir şey söyleseler inanca karşı gelmiş gibi yargılanıp dışlanacaklarından korkuyorlar.

Evet, tarikatlar dini-inancı kullanırlar ama 'kültürün' konusuna girerler.

Her kültür gibi adetleri ritüelleri vardır, her kültür gibi hem manevi hem şekli bir hüviyetleri vardır. Her kültür gibi hem ilkel hem komşu kültürlerden etkilenmişlerdir, her kültür gibi yaşadıkları çağın ihtiyaçlarına cevap vermişler sonra bir çoğu sönümlenmiştir, her kültür gibi din dışı arkaik adetlerden çok etkilenmişlerdir.

Her kültür gibi büyük bir tarih ve birikim (gelenek) oluşturmuşlardır, her kültür gibi bir tarafları zayıflamış, çürümüş, toplumun ihtiyaç listesinden düşmüş yeni gelişen dünya bilgisinin gerisinde komik ve saçma kalmıştır.

Diyelim mevlevilik ve bir çok tarikat gösteriye ve folklore dönüşmüştür, diyelim bir çoğu cadılar bayramı gibi işlevini anlamını kaybetmiş başkalaşmıştır, diyelim aşure kültürü dünden daha güçlüdür, diyelim ata sporu ciriti bir yere kadar ancak folklorük tatta ayakta tutabilirsin, diyelim yılbaşı kutlamaları büyümüş ancak çocukların kapı çalıp çerezlik hediyelerle torbalarını doldurdukları kalandar bayramı işlevselliğini yitirmiştir, diyelim, mesela kasaba festivalleri büyürken o kasabanın kurtuluş kutlamaları zayıflamıştır, bunları çoğaltabilirsiniz.

Kültür budur, biri biter biri başlar.

Tarihe zamana karşı koyamazsanız, istemeseniz de zorlansanız da karşı gelseniz de bazı geleneksel kurumlar zamanla dönüşür ya da hayatları sona erer.

Ayrıca, mesela, ilk çağ filozofları felsefe, bilim ve insanlık için çok şey demektir, felsefe ve bilimin başlangıcında insanlık için çok değerli argümanlar ortaya koydular, ancak, diyelim bugün, mikroskop, teleskop vs. icadıyla bir ortaokul çocuğu bugün hayat ve dünya hakkında o büyük filozoflardan daha çok şey biliyor.

Yani itiraf etmek de zorlansanız, kabullenmesiniz de oniki yaşındaki bir ortaokul çocuğu dünya ve hayat hakkında bugünkü tarikat şeyhlerinden daha çok şey biliyor.

Ancak bazı toplumlar, sert ideolojilerin tahakkümüne girer ve dünya değişse de mitlerine-büyük anlatılarına geçmişe kutsal bir bağlılık hisseder. Geçmişteki evliyalara hatta büyük destan ve hikayelerine saplanır kalır ve gizemli bir ilgi duyar. Ve maneviyatının köklerini iyi-güzel, saçma-değerli ayırt edemeden geçmişte bulduğu her (antika-tahta parçasına-sanduka ve mezar taşına) akıl dışı saçma sapan hikaye ve nesneye körü körüne bağlanır.

Ancak bu derin ve güya kutsal bağlantının kökleri ve bugün aldığı sosyal şekiller siyasi-felsefi-bilimsel olarak tartışılmadığı için birileri bu tarihi bağlılığı size Kurtlar Vadisi kumpası kafasıyla beyninize boca eder. Sonuç, siyaset ve sosyal hayatınız bir dangalaklar ordusu ve palavraları hurafeleriyle dolup taşar, cehaletten delirmiş hale gelirsiniz.

Kumpas, kolpa, saçma sapan, palavra, tümüyle hurafe kurumlar nedir ne değildir anlamadan 'gelenek deyip' siyasetin ve hayatın merkezine koyarsanız hatta 'eğitim' felsefeniz haline getirirseniz, ülkeniz bir 'tımarhaneye' dönüşür.

Kısaca, yani, sakin olun beyler, 'gelenek' deyip her şeyi kutsallaştırmanın anlamı yoktur, şimdi okuyacağınız hikaye, üç beş kişinin deliliği değil, milyonlarca insanın tarikat 'adabı' gereği her gün ama her gün uyguladığı güya bir 'nefis terbiyesi' dersidir.

Başlayalım, tarikatların en güçlü 'kurumu' 'rabıta' nedir?

Rabıta, kısaca irtibat kurmak demek; bağ, ilişki.

Tarikatlardaki 'rabıta' şu demek, şeyhin resmini-suretini zihninizde canlandırma.

Mesela Nakşilerin düzenli 'adap' geceleri vardır, bu geceler, abdest alınır, sırasıyla yaradana ve ululara dualar edilir ve genellikle başınızın üstüne bir örtü geçirilir ve elinize şeyhin resmini alıp rabıtaya girersiniz.

Rabıta bir yogo tekniğidir, Hindistan'dan alınmadır, tıpkı bir yogo gibi el ayaklar nasıl duracak kuralları vardır, sağ diz üstüne çökülür ve başınız kalbe doğru eğilir.

Rabıta kavgası hiç bitmeyen bir konudur. Bir, 'bir şeyhin yüzüne bakmak Allah'tan gayrı bir insana tapınmaktır, yani şirktir' diyenler. İkincisi, kocasının yanında dahi kadınların 'rabıta' yaparak erkek bir şeyhin yüzüne üstelik diyelim gece yarısı 'odaklanması' 'mahremiyet dışı edepsizlik müstehcenliktir' diyenler, bu kavga yüzlerce yıldır ve halen çok ateşli şekilde sürmektedir.

Rabıtayı tartışmadan önce beynimizin doğal işlevleri hakkında bir kaç hatırlatma yapalım.

Mesela sevdiğiniz kızın yüzü zihninize yapışır on yıllar geçse unutmazsınız, mesela ilkokul öğretmeninizin söylediği bir sözü on yıllar geçse unutmazsınız, mesela izlediğiniz bir filmi yıllar geçse unutmazsınız, mesela gördüğünüz iyilikleri, yaşadığınız trajedileri beyin unutmaz, mesela yakınlarının ölümü ve çok feci ölüm haberlerini unutmazsınız.

Yani beyninize hiçbir ezber ve zorlama yapmadan beyniniz hayatta olup biten değerli-trajik şeyleri toplar ayıklar biriktirir unutmaz, bu bir insanın beyninin doğal yaşamıdır.

Mesela milletler milli bayramları kutlar çünkü tekrarıyla yeni nesillere milli kahramanları ve gurur dolu günleri hatırlatır.

Ayrıntılarına girmek vakit alır ancak Hint tarikatları her insanın doğallığı içinde yaşayıp gayet iyi bilip tekrarladığı diyelim düzgün nefes almak, düzgün oturmak vs. gibi eylemleri dahi gizemli-derin bir sanat-felsefe haline getirmişlerdir, bu üç kağıt piyasasını ayrıca tartışırız.

Bizi ilgilendiren Nakşi tarikatımız Hint'ten rabıtayı, yani tefekkürü bir 'kurum' olarak bünyesine katmıştır.

Oysa hiç bir tarikatın müridi olmasak da hepimiz bazen 'dalıp' gideriz. Bir manzara karşısında tefekküre dalarız. Bir camiiye girdiğimizde namaz dışında bir köşeye çekilir sessizlik içinde kendimizi dinleriz. Bir kahramanın resmini görünce kendimizi huşu içinde buluruz. Ya da kendimizle başbaşa kalmak için yürüyüşe çıkarız, yalnız kalırız. Güzel etkileyici filmler romanlar okuruz, resimlere bakarız, bunların hepsi 'dalıp' gitmemize 'tefekkür' etmemize sebep olur, bunların hepsi 'rabıta'dır.

Kısaca bu tefekkür anları hayat ve ölüm ve güzellikler ve iyilikler ve sağlık ve can ve tabiat ve dostluk ve vefa ve dünya hayatı üzerinde 'düşünmemizi' sağlarlar.

Ancak tarikatlar bu doğal hallerimizi suistimal ve iğdiş eder, hatta beynimizin doğal düşünme, doğal büyülenme, şaşırma, hayret, doğal etkilenme vs. gibi hallerini 'hadım' ederler. Beynimizin bütün bu mucizevi özelliklerini kaybedip insanlıktan çıkmamız için güya bizlere ilahi bir ruh sağlığına ulaşmamız için 'ev ödevleri' verir gibi şeyhin suratıyla rabıtaya girmemizi şart koşarlar. Tüm dünyayı unut sadece şeyh kalsın. Dünyanın bütün iyiliklerini kötülüklerini güzelliklerini unut, sadece şeyh kalsın.

Neymiş efendim, şeyhin resmini elimize alıp zihnimizde canlandıracağız.

Şeyhin suretini zihnimizde canlandırdığımız bu ritüelin de kurumsal adı 'rabıta' ve derin ulvi ilahi ruhani manevi bir şeymiş diye şeyhin suratını size kakalayacaklar.

Bu ne büyük bir hiledir, koskoca dünyanın bütün güzelliklerini hayretlerini çocuğun elinden al yerine cahil cühela şeyhin resmini koy.

Rabıta her mürid için şarttır.

Daha da fecisi 13-14 yaşında çocuklar ellerine şeyhin resimleri verilip rabıtaya sokulur, 2020 Türkiyesi'nde.

Hatırlayın FETÖ de öğrenci evlerinde kendinden başka resim kitap tv sinema izlemeyi yasaklamıştı, neden, o genç beyinler kendinden başkasını düşünmesinler.

Bir beyin yıkama, bir şartlandırma.

Bu yaşlarda yıkanan beyinlerden bu zehirli kıymıklar bir ömür çıkmaz.

Bir robotlaştırma eğitimi!

Allah devreden çıkar, bir insanın başka bir insana tapınmasıdır bu.

Allah'a şirk koşmadır.

Köle eğitimidir.

Bir de 'ölüm rabıtası' vardır, ölümü düşünme.

Her insan normal hayatta zaten yüzlerce hayvan bitki insan ölümüyle doğal olarak zaten ölümü düşünür, ancak, ille de özel olarak 'ölüm rabıtası' nedir?

Genç beyinlere 'hayatın değersizliğini' anlatmak, Genç beyinlere 'kendi yaşamlarının değersizliğini' anlatmak. Güya dünya hayatının gelip-geçiciliğini öğretmek. Sonra, bu hayatta yapılacak tek şey, şeyhin yüzüne bakmak, mahşere değin bir şeyhe bağlı kalmak. Şeyhinin yüzü ve götü bütün alemleri doldurur. Nereye baksa artık şeyhini görür. Bu yüzden yürürken konuşurken gezerken eğlenirken otururken uyurken rüya görürken her yerde müridin şeyhin yüzüyle rabıtaya girmesini şart koşarlar.

Yani hayatı aşağılanan ve hayatları değersizleştirilen çocuklara tek bir amaç bırakılır, o da, heybetli resmine ilahi gücüne odaklandıkları şeyhleri. Biz çocukken lunaparklarda akşamları satılan peri kartları vardı, bir müddet periye sonra birden karanlık göklere bakınca göklerde resim kartındaki periyi görürdük.

İşte hayatın tek amacı varsa o da şeyhin bu çocuklara yaşattığı ilahi alemlerin lezzetler(?!).

Hayatın anlamı: Şeyhleri. Hayatın amacı şeyhe bağlanmak. Dünya dediğin: Şeyh. Bu dünya öte dünya öbür dünya kıyamet mahşer gaipler kainat, hepsi şeyhin yüzü.

Bu rabıta eğitiminden geçip beynini onlarca yıl tıka basa tek bu suratla dolduran bir insandan ne olur?

Rabıtaya girerken size telkin edilen hasletler de şunlardır: samimiyetle bağlanacaksınız. Tam teslim olacaksınız. Tevazuyu elden bırakmayacaksınız. Şeyhinize büyük bir hasret duyacaksınız. Şeyhinize aşkla kendinizden geçercesine bağlanacaksınız. Şeyhinizin suretiyle her daim muhabbet içinde olacaksınız. Ve şeyhiniz vasıtasıyla ilahi alemlere (vuslat) kavuşacak iki cihan melekler alemine karışacaksınız.

Ve tarikat hocaları 'kiminle rabıta kurarsanız onun halleri size sirayet eder' diye de telkin de bulunur, doğrudur, mesela, gençken Nihat Genç, dünyanın büyük romancıları, ahlak ve felsefe adamları ve onurlu kahraman büyük devlet adamlarıyla 'rabıta' kurdu, onları anlamaya onlar gibi olmaya, onların yazıp-çizdikleriyle ya da hayatlarıyla 'empati' kurmaya çalıştı, ki, her dünyalının yaptığı budur. Sorumuz, neden sadece cahil bir şeyhle rabıta kuralım, dünyanın diğer yarısı tüm güzelliklerine bilimine mucizelerine hayretine manzaralarına müziğine büyük sanatçılarına vs. kapanalım.

Mesela, bir insan tarlaya girer toprakla da rabıta kurabilir.

Mesela toprağı tohumlar buğdayla da rabıtaya girebilir.

Mesela bir meslek öğrenirken ustasıyla da rabıtaya girebilir.

Mesela hayatı öğrenirken ustaları tanır ve onların mahir sanatlarının sırrıyla da rabıtaya girebilir, neden, sadece bir şeyhe odaklanıyor.

İnsan sömürüsüdür ve insan beyninin hadım edilmesidir, çocuklarınızın beyni 'patates püresi' haline böyle getirilir.

İnsanları şeyhin talimatları karşısında köpekleştirmektir bu.

Kuran'da rabıta yoktur. Sünnette de yoktur.

Rabıta tarikatlarca dine dışardan (bidat) sokulmuştur. Yani dinde olmayan bir şeydir. Bir çok İslam bilgini korkusundan bu dışardan dine sokulan bidata, tarikatların afarozundan korkup 'bidatı hasene' (güzel adet) demek zorunda kalmıştır.

Çünkü kendileri de insana tapınmanın şirk olduğunu bilir ama tarikatların siyasi ve sosyal gücünden korkar.

Üstelik, bugün Diyanet bu tarikat okullarına resmi onay veriyor.

Diyanet tabelası altında 13-14 yaşında çocuklar rabıta derslerinden geçerek devlet kadrolarına taşınıyor.

Yani, trajik gerçeğimiz, insanın insana tapınmasını Diyanet resmi olarak onaylıyor.

FETÖ döneminde bu çocukların sayısı iki milyondu, şimdi Nakşi tarikatlarında rabıta eğitimi alan çocukların sayısı bir milyonun üstünde.

Beyinleri yıkanan çocuklar çok geçmeden şeyhlerinin su üstünde yürüdüğüne şeyhin her gece rüyasında peygamberle halvet olduğuna ve türlü türlü uydurma keramet ve mucizelerine inandılar, oysa gerçek, şeyhleri dilenci kılığında cahil, sinsi ikiyüzlü, kurnaz ve şarlatan bir adamdır.

Mesela şeyhlerinin bu dünyada kafa patlattıkları bir eserleri yoktur, çözdükleri bir bilmece, üstesinden geldikleri bir kördüğüm olmamıştır, doğaya, bilime ya da edebiyata hatta kendi tarikat geleneklerinin birikimine katkıları, diyelim bir özlü sözleri, menkıbeleri, vs. gibi eserleri hiç yoktur.

Keşke bu şeyhlerin günümüz romancıları şairleri sinemacıları ya da bilim adamları gibi etkileyici şaşırtıcı büyüleyici bir eserleri olsa da biz de bu şeyhlerle bir anlık rabıtaya girebilsek.

Yoksul sahipsiz çocuklarımızı tarikatlar bu rabıtalarla robot orduları-askerleri haline getirir.

Diyanet ve iktidarımız bu köleleştirme derslerine-törenlerine ses çıkarmaz, 'köklü geleneğimizdir' diyerek resmi olarak onaylar.

İşin daha köklü budaklı bela tarafı, muhalif partiler dahi Süleymancısı FETÖ'cüsü vs ile oy-destek ilişkisine girdiği için insanı insana köle eden bu yapılara karşı tek laf edemezler!