Diyanet’e ‘Türkçe Ezan ve Türkçe Kuran’ cevabı

Şahin Filiz yazdı...

Diyanet’e ‘Türkçe Ezan ve Türkçe Kuran’ cevabı

İstanbul Büyükşehir Belediyesi 17 Aralık 2020’de Mevlana’nın 747. Vuslat yıldönümünde Muhsin Ertuğrul Sahnesi’nde Şeb-i Arus töreni düzenlemişti.

Başta Diyanet İşleri Başkanlığı olmak üzere bir kısım medyada törenin gerçekleştirilme biçimi, yöntemi ve kullanılan Türkçe ‘skandal’, ‘rezalet’, ‘din-dışı’, ‘ eskiye öykünmek’ ve ‘ihanet’ gibi holiganik, suçlayıcı, küçültücü ve tehdit edici açıklamalarla eleştirildi, daha doğrusu yerden yere vuruldu.

Gizli ya da açık nedenleri nelerdir, bu soruların yanıtlarını kestirmekle birlikte, südurlardakini (niyetlerdekini) değil satırlardakini (yazılanları) göz önüne alarak cevabımı vereceğim. Başka bir deyişle, niyetleri değil, söylenenleri inceleyeceğim.

Şeb-i Arus’un şu ya da bu belediye tarafından kutlanması, büyük olasılıkla eleştirideki ayarın bozulmasına yol açmış; töreni düzenleyen kurumun siyasal farklılığı, neredeyse din ve inanç farklılığına vardırılan dinsel bölünmelerin ve mezhepsel çekişmelerin ‘ifşa olmuş’ kaynağı olarak abartılı bir şekilde başka bir jargonla vurgulanmış oldu.

Yazımın gerekçesi, töreni düzenleyen belediyenin hangi siyasi partiye veya görüşe mensup olduğu meselesine bağlı değildir. Politik çekişmelerin din, inanç ve mezhep tartışmalarını, daha da beteri, dil ve kültür kavgalarını yeniden gün yüzüne çıkaran söylemler ve yargılar, asıl üzerinde durmak istediğim konular olacaktır. Hiç bir siyasi parti lehinde ya da aleyhinde düzenlemiş bir yazı benim tarzım olamaz. Yazılarım akademik ve bilimsel nesnelliği temel alma kaygısı taşır.

Şeb-i Arus törenine yönelik eleştirileri, Diyanet’in açıklamalarını esas alarak iki noktada toplayabiliriz:

Birincisi, dinle ilgili olanlardır.

Diyanet şu temelsiz eleştiri ve savları öne sürüyor: “Kur’an’ın tercümesine Kur’an denilemez.”

Cevap: Tarihte hiç kimse "Kur’an’ın tercümesi Kur’an’dır" dememiştir. Böyle bir iddia ortaya atılmış gibi, ‘aba altından sopa gösteren’ bir ön tedbir olarak bu baskıyı kuruyor. Kaldı ki, Kur’an pek çok dünya diline tercüme edilmiştir ve dünyanın çok farklı bölgelerinde insanlar Kitab’ı kendi dilleri yoluyla anlamaya çalışmaktadır. Bir buçuk milyar Müslüman nüfusun kaçta kaçı Arapça biliyor, hem bilmek zorunda mıdır? Arapçası okunmadan ibadet olmuyorsa, Arapça bilmeyenler yalnız ezberlediği Arapça ayetleri okuyarak, hem de ne dediğini anlamadan, gerçekten ibadet etmiş sayılıyorlar mı? Ayrıca Tanrı, tıpkı Diyanet gibi, ‘bana sizin bilmediğiniz dilden, Arapça’dan seslenip dua edin, ibadet edin; böylesi makbuldür; başka hiçbir dille seslenmeyin’ diyor mu?

Eğer diyorsa,

Ya Tanrı, Arapça dışında herhangi bir dilde yapılan ibadeti ve duayı anlamıyor, ya da Arap dili ve kültürü dışında hiçbir dili ve kültürü meşru, makbul ve kutsal görmüyor.

Eğer birincisi geçerliyse, Tanrı’ya acizlik ve zaaf isnat ediliyor demektir ki bu küfür ve şirktir.

Eğer ikincisi geçerliyse, Tanrı ayrımcı, bölücü, hatta ırkçı sayılır ki, bu da, ‘Tanrı’nın, dinlerin havsalasından daha yüce ve aşkın olduğu’ hakikatini inkar etmek, O’na, insanlar arasındaki anlamsız kavgaların tarafı iftirasını atfetmek olur. Üstelik Yahudilere pozitif ayrımcılık yapan Yahve veya Eloah ile aynı düzeye indirilmiş olur. Evrensel, aşkın, bütün alemlerin Rabbi olan Tanrı, ‘Arapça tapınıp Arapça seslenenlerin tanrısı’ olur, çıkar. Bu ise İslam dininin evrensel ve mükemmel din olduğu savını boşa çıkarır.

Bırakın meali, yazdıkları kitapları Kur’an sayan ‘İslam içinden ve dışından dinci şarlatanlara nedense sessiz kalan Diyanet, konu Türk halkı olunca İslam’ı bile kendinden şüphe ettirecek seri fetvalar üretmekten geri durmuyor.

1964 yılında, ‘Nurculuk’ un, din ve toplum düzeni, devlet ve milletimizin istikbali-istiklali açısından eleştirisini yapan kurumla bu günkü kurum aynı değil mi?

Demek ki Diyanet’in bu savı, dinsel açıdan savunulamaz. Türk milletinin çıkarı, aydınlanması ve istikbali açılarından da savunulamaz; temelsiz, yararsız bir polemiktir.

İkinci sav: ‘Kur’an tercümesinin Kur’an hükmünde olmadığı konusunda İslam alimleri görüş birliği içindedir.’

Cevap: Görüşler değişir. Dünün alimleri bu görüşte, yarının alimleri başka görüşte olabilir. Eğer alimlerin görüş birliği, Kur’an’ın hangi koşullarda ‘kutsal’, hangi koşullarda ‘din-dışı’ bir pozisyona düşeceğini belirleyebiliyorsa, başka bir gurup alim de farklı bir görüş birliği oluşturabilirler. Oysa her biri görüştür. Karardır; sosyal ve siyasal düzen kaygısı ile kurulmuştur. Farklı koşullar, farklı görüşleri doğurabilir. Nihayetinde Kur’an’dan bir hüküm değildir. Zaten Diyanet bu peşin ve öznel yargısına ne ayet ne de ayet gücünde bir nass gösteremiyor. Mugalata ile din algısı yarattığını anlıyoruz.

Üstelik bu yargı cemaat ve tarikatlere, İslam hakkında istedikleri ‘görüş birliği’ni oluşturabilme yetkisi ve cüreti vermektedir.

Şimdi Said-i Nursi’den başlayarak soralım: Kendilerini, ‘din büyükleri ve tarikat uluları’ diye Türk milletine doğrudan veya dolaylı baskı ile kabul ettirmeye çalışan bu şarlatanların, Türk düşmanlarının yazdıkları akla ve dine zarar kitapları, ‘Kur’an’la eşdeğer, onu açıklayan, Allah’tan kendilerine ilham edilen’ kutsal vahiy olarak ilan edip yayınlarken, eyy Diyanet, hangi alimlerin ‘görüş birliği’ni dikkate aldınız?

Eğer ‘kutsiyet’ görüş birliğiyle sağlanıyorsa, 325’teki İznik Konsili’nde ‘Dört İncil’in ve Kutsal Üçlemenin iman esası’ olduğuna dair Hıristiyan alimlerin ‘görüş birliği’ni neden eleştiriyoruz? Tanrı, Kitap ve kutsallar hakkında oturup karar veriliyorsa, o partiden şu ideolojiden ayrımı yapmadan hadi bakalım, bütün Türk alimlerini toplayıp istediğinizi din, istemediğinizi din-dışı kabul ettireceğiniz bir görüş birliği sağlayabilecek misiniz?

O halde, dünün İslam alimleri ‘Kur’an tercümesinin Kur’an hükmünde olmadığı’ konusunda görüş birliği sağlayabildilerse ve bu görüş birliği meşru ise, tersi bir görüş birliği yani, ‘Kur’an tercümesi-hangi dilde olursa olsun-Kur’an hükmündedir” de meşrudur ve geçerlidir.

Oysa manevi bir hüküm yani ancak Tanrı’nın son sözü söyleyeceği bir ilahi karar, hiçbir görüş birliği ile red ya da kabul edilemez. Çünkü bu kararı ancak bireysel vicdanlar duyumsayabilir; kamusal olamaz. Yoksa İznik Konsil’inden bu güne yedi konsille bile kendine gelemeyen Hıristiyanlık’tan ve Eloah’ı yani Allah’ı ırklarına ve bölgelerine bekçilik yaptıran Yahudilik’ten farkımız kalmaz; yoksa özentinin ucu buralara kadar geldi de biz yeni mi uyanıyoruz? Yahudileşme ve Hıristiyanlaşma temayülü bizi yel gibi savuruyor mu?

Üçüncüsü: ‘Kur’an hem yazılışı hem de anlamı bakımından Kur’an’dır. Arapça indirildiği için tercüme ve mealler onun yerine geçmez.’

Diyanet, sanki birileri ‘Kur’an’ın şu ya da bu meali veya tercümesi Kur’an’ın aynısıdır’ savında bulunmuş gibi, kendince açıklama yapmıştır. “Arapça olarak indirildiği’ (Yusuf, 12/2; Zuhruf, 43/3)ne dair ayetlerden söz ederek Kur’an’ın herhangi bir meal veya tercüme ile eşdeğer görülmemesi gerektiğini vurguluyor. Evet, zaten kimse böyle bir iddiada bulunmuyor. Ancak Kur’an’ın Türkçe okunması Diyanet’in asıl sorun olarak gördüğü noktadır. Türkçeye çevrilip günlük, sıradan okumalarda Kitap’tan yararlanılmasına ilkece olur vermekle birlikte, duada ve ibadette kesin bir yasaklama getiriyor. Yasaklayan kim? Tanrı mı? Hz. Muhammed mi? Yoksa resmi veya gayri resmi din görevlileri mi ? Yoksa İslam’da digital bir din adamları kurumu mu oluştu? Cemaat ve tarikat liderlerine ve onların Kuran adına, din adına işledikleri her türlü cürüme karşı bir türlü ‘görüş birliği’nden söz etmezken, Türk halkının uyanmaması, aydınlanmaması konusunda ne de çabuk ‘görüş birliği’ oluşabiliyor?

Arapça, kuşkusuz dünyadaki güçlü dillerden biridir. Türkçe ise en az onun kadar güçlüdür. Kaşgarlı Mahmut, ‘Divanü Lügat-it-Türk’ adlı filolojik şaheserinde Türkçenin Arapça ve Farsçadan daha güçlü olduğunu vurgular. Ama gel gör ki bu gün her iki dilin de Türkçeden daha üstün, ayrıcalıklı ve ‘mübarek’ olduğunu tüm güçleriyle kanıtlamaya çalışan dinsel ve politik bir sürecin özneleri var. Ama zayıf yanları, bu savlarını dilbilimsel ve Türk kültür felsefesi açısından güçlendirecek zihinsel, bilişsel ve milli refleksleri yok. Mevlana Farisi, dili Farsça, kültürü Farsi ama Türklükten hiçbir iz taşımıyor, öyle mi?

Hem, hangi Mevlana?

Cevabını başka bir yazıda vereceğim.

İkinci yazımda Türkçe Kur’an ve Türkçe ibadet konusunu tartışacağım ve bizim Afyonkarahisar’ın deyimiyle, ‘kızım sana söylüyorum, gelinim sen işit’ hesabı, ‘Türkçe din ve dindarlık zinhar olmaz’ kılıfıyla Atatürk’e, Türk milletine ve Türk kültürüne yönelik saldırıların dinsel makyajını kazıyıp altındaki gayrı milli nedenler üzerinde duracağım.