Donanma Karargâhı’na 6 Aralık baskını

Donanma Karargâhı’na 6 Aralık baskını

İnsanı, hangi zevkle günah işliyorsa o zevk öldürür.” İspanyol Atasözü

Türkiye’nin siyasi, askeri ve hukuki tarihinin kapkara bir lekesi olan Balyoz ve benzeri davalar, Türkiye’nin bekasını ve geleceğini yok etmeyi hedefleyen, hukuk kullanılarak kurgulanmış bir kumpaslar dizisidir.

Kumpas süreci, basın ve siyaset üzerinden kamuoyunun Türk Silahlı Kuvvetleri’ne karşı kışkırtılarak saygınlığının ayaklar altına alınması, gerçek belge ve kayıtların sahte dijital ürünlerle karıştırılarak ‘karanlık kurgular’ haline dönüştürülmesi ve nihayetinde tamamına yakını muharip kadrolardaki ve ağırlıklı olarak Deniz Kuvvetleri üzerinden tasfiye operasyonunun hukuk eliyle başarılması olarak özetlenebilir.

Ülkemizin o karanlık döneminde yaşanan ve halen yaşanmakta olan olumsuzluklar ile 15 Temmuz kalkışmasına uzanan trajik gelişmeler işte bu kumpasların neticesidir.

Balyoz kumpası kurgusu aşağıdaki şekilden de anlaşılacağı üzere sadece bir hard disk, üç CD ve bir flash bellek ile hayata geçirilmiştir.

Kumpaslar dizisinin en önemli kilometre taşlarından birisi 6 Aralık 2010 tarihinde FETÖ’cü sözde savcılar tarafından Donanma Komutanlığı Karargâhının basılarak aranması ve sonrasında büyük çoğunluğu denizci olan yüzlerce askerin tutuklanmasıdır.

Donanma baskınını iyi anlamak için biraz öncesini yeniden anımsamakta fayda var.

* * *

DONANMA BASKINI ÖNCESİ NELER OLDU? 

6 Aralık 2010 tarihinde gerçekleşen Donanma’ya FETÖ kumpas baskını öncesinde;

Kuzey Irak’taki Özel Kuvvetler Komutanlığı unsurları karargâhı ABD ordusu tarafından basıldı ve 11 askerimiz gözaltına alındı…

27 Nisan e-muhtırası verildi…

Atabeyler, Şemdinli, Ergenekon ve Poyrazköy kumpasları hayata geçirildi…

FETÖ’nün gazetesi Taraf yayın hayatına başladı…

Donanmaya yapılacak kirli operasyon öncesi FETÖ’nün ve çıkarları gereği onlarla iş birliği içinde olanların medyası, Taraf ve Zaman Gazeteleri organizatörlüğünde Türk Silahlı Kuvvetleri’ni itibarsızlaştırma ve kamuoyunu kışkırtma görevlerini başarıyla yerine getirirdiler…

Örgütün sosyal medya kolu (www.yolsuzluk.org, www.aloihbar.org, www.yeşil.org, vd.) yurtdışında hizmet veren sunucular üzerinden TSK personeline ahlaksızca iftiralar yağdırdılar…

Ergenekon ve Poyrazköy kumpasları ile denizcilere adeta “teslim olun!” çağrıları yapılmaya başlandı…

Bu süreçte dikkati çeken 3 FETÖ operasyonu daha oldu:

Bunlardan ilki 4 Nisan 2009 tarihinde Gölcük Deniz Üssü içerisinde bulunan Harp Filosu Karargâhının aranmasıdır.

Donanma Komutanlığı tarafından bu aramaya uzunca bir süre izin verilmedi. Ancak bir süre sonra, Genelkurmay Başkanlığı tarafından uygun görülmesi üzerine, aramaya izin verildi. Aramada, Harp Filosu Kurmay Başkanı çalışma odasındaki buzdolabının arkasında, bir adet CD bulundu(!).

Bu arama girişiminin hedefi çok açıktır. Arama gerçekleştirilerek Gölcük Deniz Üssü’ne giriş test edilmiş, komutanların karar verebilme süreci analiz edilmiş, parlak bir geleceğe sahip Kurmay Başkanı tasfiye sürecine alınmış ve bu gelişmeler üzerinden kamuoyu algısı yönlendirilmiştir.

İkinci operasyon 20 Ocak 2010 tarihli Balyoz-1 kumpasıdır. 1’inci Ordu Komutanlığı’nda 2003 yılında yapılan plan semineri, 7 yıl sonra örgütün yayın organı Taraf’ın koordinatörlüğünde üç sahte CD ile “Balyoz Semineri”ne dönüştürülmüştür. Seminere katılan 162 kişidir ama sadece 52 kişi sanık olmuş, diğerleri ifadeye bile çağrılmamıştır. Sanıklar arasında yer alan denizcilerden bu seminere katılan yoktur. FETÖ tarafından hazırlanmış bu üç CD’deki listelerde yer alan 1800 denizcinin hedefte olduğu pervasızca kamuoyuna ilan edilmiştir. Ne yazık ki, FETÖ bu hedefine ulaşmasında bir engelle karşılaşmadığı gibi, ‘buyurun istediğinizi yapın’ muamelesi görmüştür.

Üçüncü operasyon ise 6 Şubat 2010 tarihinde gerçekleşmiştir. Merkez üssü 6 Aralık 2010 tarihinde Donanma baskınının kurgulandığı İstihbarat, İKK ve Güvenlik Şube Müdürlüğü’dür.

İstihbarat, İKK ve Güvenlik Şube Müdürlüğü’nün EMASYA (Emniyet, Asayiş ve Yardımlaşma) Planının kaybolduğu(!) anlaşılır. Planın kaybolması bir anlamda 6 Aralık 2010 tarihinde yaşanacakların da adeta bir habercisi niteliğindedir. Olay Donanma Komutanlığı Askeri Savcılığına intikal ettirilir. Savcılık soruşturma neticesinde 5 yıllık zaman aşımını gerekçe göstererek “Kovuşturmaya Yer Yoktur” kararı verir. Böylece FETÖ’cüler için ‘Bu şubede ne yapılırsa yapılsın istediğimiz sonucu alırız’ düşüncesi ağırlık kazanır. Sonra kesin sonuç alınacak aşamaya geçilir.

* * * 

DONANMA BASKINI

O yıllarda Beşiktaş Adliyesi FETÖ’nün operasyon merkezidir. Örgüt bütün hazırlıklarını tamamlamıştır. Sorun çıksa da hiçbir önemi yoktur. Sözde savcı, hâkim, polis, TÜBİTAK, bürokrasi, medya ve elbette Donanma Karargâhındaki işbirlikçileri ile çözemeyecekleri sorun yoktur.

Balyoz-3 kumpası operasyonu için düğmeye basılır.

6 Aralık 2010, saat 11.03’de İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne bir e-posta ihbarı gelir. Pervasızlık o kadar zirve yapmıştır ki, e-postanın gönderilmesi için Beşiktaş Adliyesi’nin karşısındaki internet kafe kullanılır. (İhbar e-postasının adliyenin karşısındaki internet kafeden gönderildiği bilgisi kolay elde edilmiş bir bilgi değildir. Verdiğimiz büyük mücadeleye rağmen bu bilgiye ulaşmamız 5 yıl sürmüştür.)

İhbara ilişkin e-postada “Balyoz” soruşturmasına yönelik herhangi bir ifade geçmemekte, “Casusluk” soruşturması ve 5 denizci ile ilgili ile ilgili iddialar yer almaktadır. Bu e-postaya istinaden “İstanbul Casusluk” soruşturması temelinde sözde Organize Suçla Mücadele Şube Müdürü Nazmi Ardıç İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’ndan “Arama, el koyma ve inceleme kararı” talep eder.

Saat 15.00’da, 13’üncü Ağır Ceza Mahkemesi tarafından “Arama, El Koyma ve İnceleme Kararı” çıkarılır. Bu kararla birlikte sahneye –sözde hâkim, şimdi FETÖ’den tutuklu- Ömer Diken çıkar. Çünkü kararın altında Ömer Diken’in imzası vardır. Bu kişi daha sonra kamuoyunda “Balyoz” olarak bilinen davanın görüldüğü 10’uncu Ağır Ceza Mahkemesinin başkanlığına (doğal olarak!) atanacaktır.

Arama kararında Donanma karargâhında aranacak yer “İstihbarat Şube Müdürlüğünün bulunduğu kat” olarak tanımlanır. Arama talebindeki bu kadar ağır ithamlara(!) rağmen Ömer Diken, 5 denizcinin ev ve araçlarının aranmasına gerek duymaz. Nedense bir şekilde kendinden emindir!

Saat 15.30’da Fikret Seçen, dönemin Donanma Kurmay Başkanı Tümamiral Semih Çetin’i arayarak Donanma Komutanlığı’na geleceklerini bildirir. Fakat bu denizciler de bir tuhaftır. Fikret Seçen’in Donanma Karargâhında purosunu zevkle tüttürmesi için daha 3 saat varken bütün delilleri(!) ortadan kaldırmak yerine, onlar çalışma odalarının tertipli görünmesiyle meşgul olurlar.

Fikret Seçen, Ali Haydar ve Donanma Komutanlığı Askeri Savcısı gözetiminde aralarında Donanma Komutanlığı Adli Müşavirinin de bulunduğu diğer ilgililer ile birlikte 18.30’da başlayan aramalar gece saat 00.40’da sona erer.

Aslında arama yaklaşık 30 dakikada bitmiştir. Gece yarısı saat 00.40’a kadar süren işlemler ise aramada bulunanların tutanaklara dökülmesidir.

Aramanın 30 dakikada bitme gerekçesi, ekibin başındaki Fikret Seçen’in, Gülen Hocası tarafından kendisine bahşedilen(!) insanüstü niteliklerdir.

Fikret Seçen ihbarda mahaller somut olarak belirtilmemesine rağmen, hedef alınan katta hangi odada delil(!) olduğunu öngörebilmekte, bir bakışta duvarların arkasını, zemin altlarını görebilmekte, hard disklere uzaktan bakarak içlerinde suç unsuru olup olmadığı bir yana, hard disklerin içinde kimlerin isminin yer aldığını bile bilebilmektedir. Bu niteliklerini kameraların ve personelin önünde sergileyebilecek kadar da çok zeki bir abidir!

Fikret Seçen, ihbar mektubunda açık olarak yazılmamasına rağmen aranacak ofisi ilk tahmininde doğru olarak bulur! Daha Donanma karargâhına ayak basmadan yer kaplamalarının nasıl bir şey olduğunu da doğru olarak öngörür ve yanında kaplamayı kaldırıp yukarı çekebilmek maksadıyla bir vantuz da getirir!

İhbar mektubunda ismi geçen denizcilerin odaları çok süratli, bir kısmı da askeri savcıya bırakılarak güya aranır. Aramaların niteliği kesinlikle ilk aranan oda gibi olmaz. Arama kararında arama mahalli olarak “Donanma Komutanlığı’nda bulunan İstihbarat Şube Müdürlüğünün bulunduğu kat” olarak belirtilmiş olmasına rağmen diğer birçok ofisin, bu ofislerin zemin altlarının ve duvarların aranmasına ise gerek bile duymazlar. Soruşturma konusu; “Şantaj ve tehdit amaçlı suç örgütü kurmak, örgüte üye olmak, devlet güvenliğine ilişkin bilgileri temin etme, casusluk faaliyetlerinde bulunmak, özel hayatın gizliliğini ihlal, kişisel verilerin hukuka aykırı olarak kaydedilmesi” olarak belirtilmesine rağmen hiçbir personelin araç ve evlerinin aranmasına, kişisel bilgisayarlarına el konulmasına da gerek duyulmaz!

Ve Fikret Seçen gece yarısı karargâhın önüne çıkar, karanlığa huşu içerisinde bakar, 20 santimlik purosunu yakar ve keyifle tüttürmeye başlar…

Nasıl keyiflenmesin Fikret Seçen… Bu baskın sayesinde 11 Şubat 2011 günü 10’uncu Ağır Ceza Mahkemesi tarafından 163 şerefli asker topluca tutuklanır. Şerefli askerler duruşma salonunda başları dimdik, marşlar söyleyerek, cezaevlerine giderken atıkları adımlarının her biri FETÖ’nün kiralık elemanlarının yüzünde şamar gibi patlar…

SÖYLENECEK ÇOK AMA…

Üzerinden 9 yıl geçti. Donanma Komutanlığı Karargâhı baskını ile ilgili olarak söylenecek çok şey var.

Bir zamanlar, Ahmet Altan’ın ekran ekran gezerek kendinden çok emin bir şekilde sarf ettiği “Genelkurmay, Donanma’ya gömüleri kimin gömdüğünü bulsun!” sözlerini kimlere güvenerek sarf etmiş olabileceğini de tahmin etmemiz zor değil. Belli ki çok güvenmiş onlara. İleride buna ilişkin de duygu yüklü bir masal yazarsa şaşırtıcı olmayacaktır.

Burada yazılanlar buzdağının su üzerinde kalan kısmı sayılır. Buzdağının altında olanlar ise İstanbul Cumhuriyet Savcılığı’nın önündedir. Donanma Karargâhı baskını ile ilgili tüm tespitler belgeleri ile birlikte açılan soruşturma dosyasında yer almaktadır. Elbette bu yazıda onlara değinilmemiştir. Ancak mahkeme tutanaklarına defalarca geçmiş bazı hususların yukarıda anlatılanlarla birlikte ele alınıp değerlendirilmesi doğru olacaktır.

Fikret Seçen ısrarlı talepler üzerine hard diskler üzerinde parmak izi araması yapılmasına ve imajlarının alınmasına bir süre sonra lütfen(!) izin vermiştir. Parmak izleri ile 3 ve 5 numaralı hard disklerin imajları çok kısa bir sürede kumpasın her boyutu ile ortaya çıkmasını sağlayacaktı. Ancak parmak izlerinin kimlere ait olduğu bütün ısrarlı taleplere rağmen tespit edilmemiştir. Daha sonra da sözde dava konusu dosyaların, 5 numaralı hard diske FETÖ’nün 2003 yılı olarak belirlediği darbe kurgusuna aykırı olarak 28 Temmuz 2009 tarihinden sonra yüklendiği ve sahte dosyalarda 2003 yılında icat edilmemiş yazı tipinin kullanıldığı bilimsel olarak ispat edildi.

Böylece TÜBİTAK’a sızan, halen firardaki FETÖ elemanlarının kıt zekâları ile yazdıkları rapor daha yazıldığında çöp olmuştu. Belgelenen sahtelikler Washington / ABD’de düzenlenen Birleşik Devletler Siber Suçlar Konferansı’nda bile “Balyoz sunumu, şeytanlığı çok yakından görmemize olanak sağlıyor(…), Balyoz sunumu muhteşem. Gerçek şu ki niyeti bozuk ve teknik olarak yetkin düşmanlar, delillerle oynayarak ulusların güç yapılarını değiştirebiliyor” yorumları yapılmasına neden oldu.

Baskından çok kısa bir süre önce 1 Kasım 2010 günü 3 numaralı hard disk döşeme altındaki yerinden alınarak, sahte word belgeleri bu hard diske yüklenmeye çalışılmış. Ancak kapasitesinin düşük olması ve formatlanmış olması nedenleri ile bu işlemden vazgeçilmiş. Kapasitesi daha büyük ve silinmiş bilgilerin menü yapısı ile daha uyumlu olacağı düşünülen 5 numaralı hard diske anılan yüklemeler yapılmış. Bu işlemin korunaklı bir mahalde nasıl yapıldığı ise elbette gelecekte ayrıntıları ile ortaya çıkarılacaktır.

Pusuyu kurgulayanların asıl arzu ettiği ise hard disklerin imha edilmesiydi. Hard diskler imha edilseydi, imha görüntüleri / ses kayıtları medyaya servis edilecek, aynı belgeler flash bellek veya SD kart içine kaydedilerek o tarihte tutuklu olan bir subayın evine yerleştirilecek, böylece daha da ses getirecek bir operasyon hayata geçirilecekti.

Donanma Kurmay Başkanı Tümamiral Semih Çetin’in kısa bir süre önce cezaevinden çıkmış olması nedeniyle, panik yaparak imha emri vereceğine emindiler. Ancak düşündükleri gibi olmadı. Bu FETÖ’nün A Planı idi.

Tümamiral Semih Çetin bu oyuna gelmeyince B Planı kendiliğinden hayata geçecek, 18 Ocak 2011’de tutuklu bir subayın evine giren ve evden hiçbir şey almayan hırsız(!), muhtemelen mevcut delili de yok edecektir. Bu hırsız(!) öyle bir hırsızdır ki, kapıdan değil, balkona tırmanarak, balkon kapısından eve girecek, giriş kapısının hırsız kilidini de içeriden kilitleyecek, oldukça pahalı olanlar da dâhil evden hiçbir şey almayacaktır!

Gölcük’te hayata geçirilemeyen A Planı ise, kısa bir süre sonra 21 Şubat 2011’de Eskişehir’de hayata geçirilecek, Emekli Hava Albay Hakan Büyük’ün çocuğunun kaldığı eve yerleştirilen flash bellek ile Balyoz-2 operasyonları başlatılacaktır.

***

Dava dosyalarında yer alan arama görüntülerinin düzensiz ve ses kayıtlarının silinmiş olması nedeniyle yıllarca orijinalinin izi sürülmüş, bulunmuş ancak, orijinal kayıtların verilmesi Ömer Diken tarafından engellenmiştir. Yıllar sonra yeniden yargılama sürecinde bu kayıtlara ulaşılabilmiştir. Elbette bu orijinal görüntülerde çok değerli deliller ve bilgiler vardır.

Kumpaslar sürecinde ne yazık ki, askeri yargıda da korku iklimi hâkim olmuş, baskın sonrası Donanma Komutanlığı Askeri Savcılığı, verilen soruşturma emirlerine sürekli “Kovuşturmaya Yer Yoktur” kararları vermişlerdir. Sadece Donanma Komutanı Oramiral Nusret GÜNER, “karargâhın güvenliğine ilişkin tespit edilen zafiyetlerin sorumlularının bulunması maksadıyla” 2012 yılında 3 ayrı soruşturma talimatı vermiş, ancak netice değişmemiştir. Askeri savcıların cesaretlendirilmesi için tarafımızdan Milli Savunma Bakanlığı’na yapılan itirazlar, dönemin MSB tarafından “Verilen karar hukuka uygundur” diyerek reddedilmiştir.

Baskın tarihinde karargâhta görevli Donanma Komutanı Genel Sekreteri, Harekât Başkanı, Konsept Şube Müdürü, Tatbikat Kısım Amiri ve Güvenlik Şube Müdürü ile kritik görevdeki 2 astsubay 15 Temmuz sonrası ihraç edilmiş, büyük kısmı tutuklanmıştır.

SONUÇ

Bu kurgunun, kurgulayanların bile şaşıracağı ölçüde başarıya ulaşması sayesinde çete 15 Temmuz kalkışması yolunda şu hedeflerine ulaşmıştır;

Kendilerine engel olacak TSK personeli, listeler halinde kamuoyuna da ilan edilerek pervasızca tasfiye edilmiştir.

Özgüvenini yitiren Türk Silahlı Kuvvetleri komuta kademesinin süreci doğru yönetme ve doğru kararlar verebilme iradesi çökertilmiştir.

Vatanlarına ihanet eden askerler hakkında hiçbir hukuki-idari işlem yapılamamış, bu konuda gösterilen çabalara sürekli ‘Belge yok, bulgu yok’ denilerek ve ‘Hiçbir şey yapmayarak / yapıyor gibi görünerek’, ‘korku’, ‘çaresizlik’ ve ‘durumu idare etmek’ iklimi teşvik edilmiştir.

TSK itibarı ve disiplini Cumhuriyet tarihinde olmadığı kadar sarsılmıştır.

Askeri vesayet kaldırılıyor görüntüsü altında milli değerlerimiz ayaklar altına alınarak, Türk Milletinin, bağrından çıkardığı Türk Silahlı Kuvvetleri’ne yabancılaşması yolunda önemli mesafe alınmıştır.

Hayati önemi haiz bazı harekât planları, bunlara istinaden hazırlanan detaylı hal tarzları, sorun alanları basına, kamuoyuna ve doğal olarak ilgili ülkelere normal(!) bir işlemmiş gibi servis edilmiş, mahkeme salonlarında alay konusu yapılacak kadar utanç verici seviyelere inilmiştir. Böylece “Bu vatan için bir şey yapmaya değmez” yaklaşımı askerlerin ve bireylerin düşünce dünyasına kazınmaya çalışılmıştır.

Denizcilere “teslim olun” çağrıları yapanlara gelince…

15 Temmuz’da halkına, askerine, polisine bomba ve kurşun yağdırmışlar, lider(!) kadroları mahiyetindekilere ihanet ederek ve onları yüzüstü bırakarak, duvarlardan ve tel örgülerin üstünden atlayarak kaçmış, bir kısmı kafaları önde, ellerini kelepçeye uzatarak teslim olmuş, bir kısmı yurt dışına firar etmiştir.

Bunların aralarında kimler yok ki…

15 Temmuz günü rugan ayakkabılarını gıcırtada gıcırtada koridorlarda çifte tabanca ile gezenler… Önce kaçıp sonra eşini de koluna takıp karargâha dönüp safa yatanlar… “Beni yanınıza almıyorsunuz ha!” diyerek ekibi ile birlikte kendisini ihbar edenler…

Bu hainler, ne denizcileri ne de vatanımızı teslim alabilmişlerdir.

Bugün Mavi Vatanımız emin ellerdedir. Deniz Kuvvetlerimizin kumpas davalar dönemi ve sonrasında yaşadığı büyük kan kaybına rağmen gösterdiği büyük başarılarla gurur duymaktayız. FETÖ’cülerden arındıkça bu başarıları taçlanarak sonsuza kadar devam edecektir. Bundan hiçbir şüphemiz yoktur.

FETÖ’nün, buradakileri yüzüstü bırakıp yurtdışına kaçan elitlerinin, batının ışıltılar altındaki şehirlerini arka fonlarına alarak çektirdikleri fotoğraflardan keyifli bir hayat sürdükleri bellidir.

Batı medyasına verdikleri ruhsuz mülakatlarda, yüzüstü bıraktıklarına “Olan oldu, kusura bakmayın” deme cesaretini gösteremedikleri, surat ifadelerinden ve tavırlarından kolaylıkla anlaşılmaktadır.

Sosyal medya üzerinden ahlaksızlık yapmaktan zevk alma alışkanlıklarını da sürdürmektedirler.

Şerefsizce bir yaşamı tercih etmenin “yaşamak olmadığını” anladıkları “Zaman”, seçecekleri “Taraf“ gelecek kuşaklar için ibretlik olacaktır.

Yakındır…