Dönüşü olmayan nehir

Dönüşü olmayan nehir

İnsan zihni bazen tuhaf çağrışımlar yapıyor. Geçen gün bisiklet sürerken ıslığıma eski bir kovboy şarkısı takıldı: “River of No Return” (Dönüşü Olmayan Nehir). 1954 yapımı bir filmin şarkısı. Marilyn Monroe bir piyanonun üzerine yan yatarak baygın bir sesle şarkıyı söyler: “Dinlersen eğer işitirsin onun çağrısını / Dönüşü olmayan bir nehir vardır / Bazen sakin, bazen vahşi ve özgür /Aşk bir gezgindir dönüşü olmayan nehirde / Fırtınalı denizde kaybolup gider sürüklenerek”

Bu çağrışım ıslığıma nereden gelmiş olabilir diye düşünürken, birkaç saat önce seyrettiğim bir Nagehan Alçı videosunu hatırladım. Kendisi güzel bir kardeşimiz olduğu için Marilyn Monroe çağrışımı sebepsiz değil. Benzerlik aşikâr… Peki ya şarkının sözleri? Monroe’nun pek çok şarkısı var. Belleğimi biraz yoklasam hepsini hatırlarım. “Dönüşü Olmayan Nehir,” ne alâka?

Nagehan kardeşimiz videoda şöyle diyor: “Özünde Batıcı ve Batılılaşmacı bir ideoloji olan Atatürkçülüğün ruhuna El Fatiha okuyabiliriz. Bu gelenek adeta öldü…”

Dönüşü olmayan bir durum: Kemalist gelenek “adeta” öldü… Çok güzel! Nehir, Kemalizm’i geride bıraktı, akmaya devam ediyor.

Peki, nereye doğru akıyor? Sayın Alçı onu da söylüyor: “Ben 2020 itibariyle Türkiye’de üç siyaset tarzından Batıcılık ve İslamcılık akımlarının tamamen kaybettiği ve kesin olarak kazanan siyasi cereyanın Türkçülük olduğu kanaatindeyim.” Bak sen şu işe! Tek başına İslamcılığın tutmadığını, hegemon ideolojiye Türkçülüğün de eklenmekte olduğunu fark etmiş en azından. Siyasî İslâm, iktidarını sürdürmek için kendisini kaba milliyetçilikle melezleştirmeye çalışıyor ve bunu, geçmişin “Türk-İslam sentezi”nden çok daha ilkel bir tarzda, yani teorik değil pratik-politik olarak yapıyor.

Değerli tv yorumcusu, Yusuf Akçura’nın Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülük olarak tanımladığı “Üç Tarz-ı Siyaset”e gönderme yapıyor. Aslında üçüncüsü 1920’lerde Aydınlanma düşüncesiyle birleşerek “kazanan siyasî akım” olmuştu fakat 2000’lerde ikincisi (İslamcılık) birincisiyle (Osmanlıcılık) birleşerek bir sentez denemesine girişti ve şimdi işler zora girince, üçüncüsünün (Türkçülük) kaba bir versiyonuyla birleşmeye çalışıyor.

İkibinli yıllarda başlayan İslamcılık tarz-ı siyasetinin dönüştürücü etkileri oldu. Cumhuriyet’in bütün iktisadî, idarî ve sosyal kurumları yıkıldı. “Medine Vesikası”ndan demokrasi manifestosu çıkaran geri zekâlı sol liberallerin “sivil toplum” olarak tanımladıkları cemaatler ve tarikatlar sınırsız bir örgütlenme özgürlüğü edindiler, vakıflar ve holdingler kurarak kendi kültürlerini toplumun alt sınıflarına yaydılar, etraflarına para saçtılar. Yeni ideolojik iklim, başta üniversiteler olmak üzere bütün eğitim kurumlarını, sendikaları, siyasî partileri, silahlı kuvvetleri, akla gelebilecek bütün kurumları ve örgütleri böldü, “adeta” öldürdü.

Fakat ortaya çıkan boşluğu dolduramadılar, yarattıkları kargaşaya düzen veremediler. Yıktıkları yapıların, yok ettikleri kurumların yerine yenisini koyamadılar. Şimdi iktisadî kriz ile kovid-19 felaketi birleşince yarattıkları vahim boşluğu fark ettiler ve çarkları parayla yağlanan kaos sisteminin durmaya yüz tuttuğunu, hoşnutsuz seçmenlerin üstlerine üstlerine gelmekte olduğunu görüp çözüm aramaya başladılar.

Peki nasıl bir çözüm bulacaklar? Nasıl bir tarz-ı siyaset izleyecekler? Nasıl bir model uygulayacaklar? Liberal serbest piyasa sistemini mi sürdürecekler, yoksa özelleştirdikleri varlıkları kamulaştırıp korumacı bir model mi geliştirecekler? Toplumsal kalkınmadan, sosyal adaletten vazgeçtik, önümüzdeki aylarda yurttaşları açlıktan, sefaletten, hastalıktan nasıl koruyacaklar? Hızla yoksullaşan, borçlarını ödeyemeyen, ruam hastalığı girmiş sığır sürüsü gibi bağışıklık geliştirip hayatta kalmayı uman kitleleri nasıl yatıştıracaklar?

Hangi kurumları kullanacaklar? 2011’de kapısına kilit vurdukları Devlet Planlama Teşkilatı’nı yeniden faaliyete mi geçirecekler? 1952’den itibaren birikimli bir kamu yönetimi kültürü geliştiren, 2018’de bir kararnameyle kapattıkları Türkiye ve Ortadoğu Amme İdaresi Enstitüsü’nü (TODAİE) yeniden mi açacaklar? Refik Saydam Hıfsızssıhha Enstitüsü’nü yeniden mi kuracaklar? Etibank, Sümerbank gibi kurumları yeniden mi açacaklar? Devlet Malzeme Ofisi’ni, Toprak Mahsulleri Ofisi’ni, Et Balık Kurumu’nu, bu kurumların kuruluş kanunlarına uygun biçimde yeniden faaliyete mi geçirecekler? Toprak reformu mu yapacaklar? Üretimden kopmuş kitleleri işçi taburları hâlinde örgütleyip tarlalara fabrikalara mı sevk edecekler? TOKİ binalarını yıkıp, tütün ekim alanlarını yeniden kuracakları TEKEL’e iade mi edecekler?

Bunların hiçbirini yapamayacaklar. Peki ne yapacaklar? Ayasofya’yı ibadete açacaklar! Mustafa Kemal’in 1934’te attığı imza sahte mi, diye tartışacaklar. O zamanlar devletimiz güçlü değildi, ama şimdi çok güçlü; Ayasofya’yı açarız, kılıç hakkımızı alırız, ne istersek yaparız diyecekler. Bu arada laik-İslamcı çatışmasını körükleyerek muhalefete bindirecek, böylece kendi tabanlarını sağlam tutmaya çalışacaklar. Eleştirilere AKP Sözcüsü Ömer Çelik’in ağzıyla şöyle karşılık verdiler mesela: “Eski laikçi anlayış yine bulunduğu yerden kafasını uzatıyor. Bu anlayış Türkiye’ye çok ağır bedeller ödetmiştir. Türkiye’deki siyasi hayatı sabote etmek için kullanılmış bu zihniyet yabancıların işine yaramıştır” (veryansın.com, 15.06.20). Yani diyor ki kıdem tazminatı çalınan emekçiler Ayasofya’ya gidip ibadet edecekler, Saray’la gurur duyacaklar, eski laikçi anlayışın kafasına kafasına vuracaklar! Öyle mi?

Yine de Saray’ın hakkını teslim edelim. Bir model ve kurum arayışı var. Nitekim Sayın Cumhurbaşkanı geçenlerde şöyle dedi: “İslam iktisadı krizden çıkışın anahtarıdır.” Ardından şu çarpıcı açıklamayı yaptı: “Aşırı finanslaşma toplumsal ve insanî maliyetlerin dikkate alınmadığı, sadece rant kaygısıyla hareket eden obez bir ekonomik model ortaya çıkarmıştır. Uzun vadeli büyük altyapı yatırımlarının finansmanı için sukuk gibi ürünlerin kullanımının yaygınlaştırılması gerekiyor” (odatv, 18.06.20).

Yani diyor ki model olarak bizi kurtaracak olan İslam iktisadı ve sukuk kurumudur. Yani demiş oluyor ki Varlık Fonu’yla ekonominin açıklarını kapatmaya çalışıp beni destekleyen avantacı sınıfı beslemeye devam ederken, büyük altyapı yatırımlarını sürdüreceğim ve bunları şeriata uygun helâl tahviller çıkarıp satarak finanse edeceğim.

Çöküş sürecine giren iddialı iktidarların tabanlarını tutmak ve zorluklardan bir şekilde sıyrılıp yeniden vaziyete hâkim olmak için gösterdikleri çaba çok acıklıdır. Bunların ortak özelliği gerçeklikten kopmuş olmalarıdır. Başarısızlıklarını asla kabul etmezler, uğradıkları yenilgiyi algılayamazlar. Bu yüzden kendilerini ve bütün toplumu felakete sürükleyene kadar iktidar makamlarına sıkıca tutunurlar. Servetlerini ve güçlerini saray asilzâdeleri gibi gururla değil, gecekondusu yıkılan cahil varoş insanları gibi yırtınarak, umutsuz bir çabayla korumaya çalışacaklardır.

Neyse, konuyu dağıtmayalım. “Konu” diyorum ama bu yazının aslında konusu yok. Alt-kültürün istila ettiği, günü hatta saatleri kurtarma kaygısının hâkim olduğu demagojik bir siyaset ortamının konusu ne olabilir? Dikkatleri dağıtmak için sürekli gündem yaratan bir iktidar ve iktidarın yarattığı gündemin ardından çaresizce sürüklenen muhalif siyaset erbabı, laf yetiştirmekten, lafı gediğine oturtmaktan başka ne yapabilir?

Önümüzdeki dönemde yaşanacak heyelan siyasî toplumun önemli bir bölümünü de beraberinde sürükleyecektir. İşte o zaman tarz-ı siyasetin ne olduğunu, halkın kimin ruhuna El Fatiha dediğini, Mustafa Kemal’in, Devrim Kanunları’nın, Kuruluş İlkeleri’nin “Adeta” ölüp ölmediğini hep birlikte göreceksiniz.

Bu nehrin geri dönüşü yok gerçekten. Birkaç şelâleden geçip hem yatağını hem de yönünü değiştirecek. yalogan@gmail.com