Dünyaya kahrolası ölümleri ekenler, hani nerede sizin uzun menzilli füzeleriniz?

Dünyaya kahrolası ölümleri ekenler, hani nerede sizin uzun menzilli füzeleriniz?

Kovid-19 salgını ülkemiz dâhil tüm dünyada devam ediyor. Özellikle çok gelişmiş zengin batılı ülkeler, şu an için Almanya’yı dışarıda tutabiliriz, tek kelimeyle sınıfta kaldılar ve hem kendi halkları hem dünya nezdinde ciddi itibar kaybettiler.

Görüldü ki dünyayı sömüren ve bu sayede zenginleşen, refah toplumu yaratan batılı toplumlar aslında halklarını yeterince düşünmemişler, bir virüs karşısında yerle yeksan oldular.

Hele de ABD.

Şu anda virüsün en yaygın olduğu ve en fazla insanın yaşamını kaybettiği yer “dünyanın ağası” ABD gözüküyor.

***

Bunun yanı sıra batılı toplumların zor durumda kaldıklarında nasıl birbirlerinin haklarını tanımadıklarını gördük.

ABD, Almanya’nın; Almanya Fransa’nın; Fransa, İtalya ve İspanya’nın parası verilmiş maskelerine el koydu. Şaka gibi değil mi?

Normal zamanlarda diğer ülkelerin haklarını güç kullanarak yiyorlardı. Ama birbirlerini, hem de bir maske için, hem de bu kadar gözünü oyucu biçimde yediklerinin ilk defa tanığı olduk.

Demek ki bu ülkeler sömürdükleri ülkeler gibi yoksul olsalar neler yapar, ne vahşi eylemlere imza atarlar. Bu davranışlar bunun işaretleri.

***

Dünya kamuoyu, bir virüsün yarattığı kargaşa ortamında üstün teknolojilere sahip ülkelerin yaptığı saçmalıkları gördü.

Pek çok insan; basit bir maske için birbirinin hakkına tecavüz eden tüm zengin, güçlü ve elinde nükleer silah bulunduran ülkelere sanırım şöyle diyordur; “Hadi şu virüse atın bakalım, bilmem kaç bin kilometre ötedeki hedefi vuran uzun menzilli füzelerinizi. Yetmezse bir de atom bombası gönderin, olmadı hidrojen o da olmadı nötron.”

Evet, bunca gelişmiş silah üreten, pek çok teknolojik gelişmeye imza atanlar, gözle görülmeyen, başlangıçta canlı bile olmayan bir virüsle yeterince başa çıkamıyor değil mi?

Bu satırlar yazılırken ABD’de Kovid-19’dan ölenlerinin sayısı 60 bini aşmıştı. Şimdi hem oradakiler, hem de orayı demokrasinin beşiği, mutlu insanların yaşadığı bir yer zanneden dünyanın diğer bölgelerinde yaşayanlar ABD sisteminin çürüklüğünü görmeyecek mi?

Örneğin başka ülkelerin zenginliğini çalmak için dünyaya kahrolası ölümleri eken bir ülkede, sağlık sisteminin ne kadar halktan uzak olduğunu, sadece Kovid-19’un bulaştığı bir insanın tedavi olması için tamamen özelleştirilen sağlık sisteminde en az 30 bin dolar ödemesi gerektiğini, birçok insanın böyle bir paraya sahip olmadığı için öldüğünü bilmeyecek mi?

Buradan hareketle kamuculuğun hele de sağlık, güvenlik ve de eğitimde olmazsa olmaz olduğunu düşünmeye başlamayacak mı?

Evet, sözünü ettiğimiz virüs, insanoğlunun kafasına vura vura, yıllarca tartışılan ve algılarla kabul ettirilmeye çalışılan küreselleşme dedikleri sömürü düzeninin artık geçer akçe olmadığını gösteriyor, öğretiyor.

***

Bu arada ulusüstü küresel çatı örgütlerde bu salgın karşısında edilgen kaldı. İşte Dünya Sağlık Örgütü’nün durumu? Hangi etkinliğini gördük?

Ya diğerleri? BM, AB, NATO?

Mesela Avrupa’da salgının ilk vurduğu ülke olan İtalya’ya AB el uzatmadı, uzatamadı. İtalyanlar köpürdü. AB’nin artık eskiden olduğu gibi, prestijli bir şekilde yoluna devam edemeyeceği ortada.

İspanya’da salgının önüne geçemeyince AB’de de umut görmeyince, NATO’dan yardım istedi. Haliyle NATO kılını kımıldatmadı. Gerçi bu konudaki yeteneklerini tam bilmiyorum ama neticede İspanya çatı örgütlerin hiçbirinden destek bulamadı. Çaresizlik içinde vatandaşlarının evlerinde hatta sokaklarda çırpına çırpına ölümünü seyretti.

Aynı şeyler Asya’daki bir başka çatı örgüt olan Şanghay İşbirliği Örgütü için de geçerli.

Buradan alınacak ders, olağanüstü durumlarla karşılaşıldığında mevcut ulusüstü organizasyonlar edilgen durumdadır. Çünkü uluslardan tamamen bağımsız değildirler. Buralarda daha çok güçlü olanın borusu ötmektedir.

Bu süreçte görüldü ki her ülke, salgın kendi sınırlarının içine nüfuz edinceye kadar salgınla boğuşan ülkeleri seyretti. Bütün ülkeler virüsle tanışınca da herkes kendi salgınıyla uğraşmaya başladı. Olan yardımlaşmaların da çok kayda değer olmadığını ifade edeyim.

Sonuçta genelde her ülke kendi yağıyla kavruldu, kavruluyor. Bu nedenle salgının verdiği zarar ülkeden ülkeye değişti, değişecek…

Kıssadan hisse, ulusüstü örgütler çok kötü sınav verdi, küresel bir dayanışmanın olmadığı görüldü. İnsanlığın geldiği aşama açısından büyük hayal kırıklığı.

Bu anlamda da maalesef küresel sistem çökmüştür!

Yazdıklarımdan bu tür çatı örgütler olmasın dediğim anlaşılmasın. Aksine insanlığın geleceği açısından bu tür çatı örgütler olmalı ki, uluslar, en azından dünyayı etkileyen sınır aşan sorunlar konusunda, bir çatı altında, bir masa etrafında toplanabilsin ve ortak çıkarlar için ortak kararlar alabilsin.

Benim vurgulamak istediğim mevcut çatı örgütlerin, kuruluşlarındaki sorunlar nedeniyle artık bunu sağlayamayacağıdır.

Yeni ve sağlıklı, hem bölgesel hem de küresel ölçekli çatı örgütlerin kurulması veya olanların revize edilerek, yeni bir anlayış içerisinde hareket etmesi şarttır. Ancak bunların da tüm sorunları çözemeyeceğini de bir gerçeklik olarak ortaya koyalım.

***

Önceki bir yazımızda Kovid-19 sonrası, dünyada küreselciler mi, içe kapanmacılar mı öne çıkacak sorusunu sormuş, bir başka yol yok mu demiştim.

Görünen daha çok içe kapanmacıların öne çıkacağıdır. Ancak içe kapanmacılık otoriter bir yöne evrilirse, bunun da insanlık için hayırlı olmayacağı ortadadır. Sadece benim ülkem diyen, dünyayı umursamayan, ülkesi dışında yaşananlara bigâne olan anlayış, ülke içinde ise otoriter bir yönetim çok sürdürülebilir olmayacaktır.

Asgari iki sebeple. İlki, böylesi kendi dışındakileri önemsemeyen bir yaklaşımın; özünü vicdan ve sevginin oluşturduğu insanın doğasına aykırı oluşudur. Örneğin Afrika’da meydana gelen yaygın açlık, diğer ülke kamuoyunu vicdanen etkileyecek, kendi hükümetlerinden buna da çare üretmesini isteyebilecek, baskı oluşturacaktır.

İkincisi; küresel ölçekli, çevre sorunları, bugün olduğu gibi bir salgın, sınır aşan sığınmacı sorunu ve nükleer sızıntı vd. sorunları sadece içe kapanarak çözmek mümkün değildir. Çernobil nükleer santralinde meydana gelen patlamanın ülkemizi ne kadar etkilediği hepimizin malumu.

Uzakdoğu’da ortaya çıkan salgının bir süre sonra tüm dünya ülkelerine nasıl yayıldığını gördük, halen de yaşıyoruz.

Sığınmacılarla ilgili sorunlar da herkesin bildiği bir konu.

Tüm dünyayı etkileyen çevresel sorunlarla ilgili alınması gereken bir tedbiri, sizin tek başına almanızın çok fazla bir anlamı olmayacağını da görebiliyoruz.

Demek ki sert içe kapanmacı, doğası gereği otoriter bir yönetim anlayışının da insanlığı çıkmaza götüreceği ortadadır.

***

Daha kötüsü de olabilir elbette. Örneğin küreselcilerin güdümünde otoriter devletler…

Küreselcilerin kontrolündeki otoriter bir devlet en kötü olasılıktır! Ve küçümsenmeyecek olasılıktır.

Bakmayın siz küreselcilerin demokrasi filan dediğine, sömürü düzenlerini, gerçek demokrasinin değil oligarşik küçük bir grubun ya da tek adamın yönettiği diktatöryal ülkeler üzerinden daha kolay yürütürler.

Birçok aktörle uğraşmak varken küçük bir grubu ya da tek adamı kontrol altına alarak hedef ülkede istediğini yapmak kesinlikle onlar için daha caziptir. Örnek Suudi Arabistan.

Krallıkla yönetilen ve kadınların araba kullanmasının dahi yasak olduğu bu ülkede, emperyalizmin demokrasiden bahsettiğini gördünüz mü?

Sonuç olarak…

Yapılması gereken orta yolu bulmaktır.

Yani kendi ayakları üzerinde durabilen -ki bu konuda dünyadaki en şanslı ülkelerden biri Türkiye’dir- sağlam iç dinamiklere, güçlü bir demokrasiye sahip ulus devletlerin çok şanslı olabileceğini düşünüyorum.

Böylesi ülkeler, hem bölgelerindeki ülkelerle, hem diğer dünya ülkeleriyle daha sağlıklı ilişkiler geliştirebileceklerdir. Yani içerde milli, halkından yana politika; küresel ölçekte ise diğer ülkelerle dayanışma içinde olan bir anlayış…

Mevcut küresel sistemde ulusüstü yapıları, örgütleri; bu salgından sonra gelişecek sistem tartışmaları sonucu ortaya çıkacak yeni yaklaşımları da değerlendirerek, yeniden revize etmek; yoksa yeniden kurulacak çatı örgütleri, belli ülkelerin hegemonyasından çıkartmak elzemdir.

Bu örgütleri oluştururken bunların ilgili sektöre ilişkin alacakları kararlarda ve uygulamalarda -Dünya Sağlık Örgütü gibi- ülkelerden bağımsız, ciddi yaptırım güçlerinin olmasını sağlamak gerekir.

Yazdıklarımın gerçekleştirilmesinin elbette kolay olmadığını, hatta çok zor olduğunu, büyük bir emek ve mücadele gerektirdiğini biliyorum. Ancak insanlık bunu başarmak zorunda.

Mücadele yaşamımızın esasını oluşturmuyor mu? Devam edecek…