Durun siz kardeşsiniz!

Durun siz kardeşsiniz!

15 Temmuz darbesini gerçekleştiren NATO’yu dün Savunma Bakanlığı sitesi Sevgililer Günü tadıyla kucaklayıp selamladı: 68 Yıldır Dayanışma ve Birlik İçindeyiz.

İnsan içine çıkacak yüzü olmayan ‘müslüman’ cumhurbaşkanı utanmadan hâlâ siyasete kafa uzatıyor. Kullanışlı aptalların toplaştığı Karar gazetesi yine şarap tadında yine çok bilmiş yine keyifle darbe-marbe yazıları yazıyor. Darbeler konuşulduğu günden beri yine Koç en çok kazanan şirket, yine iktidarın patates tarlası medyasında kırk yıldır aynı isimler. Yine namazını FETÖ’cüler gibi gizli kılan genelkurmay başkanları konuşuyor. Soysuzların nağmeleri, sonu gelmeyen teraneler, sonsuz zırvalar… Yine ne iş yaptıklarını kim olduklarını nerede çalıştıklarını bilmediğim ama her taşın altına konulan ‘Kemalistler’ lafı.

Hem CHP’liler hem Davutoğlu ekibi hem müslüman Cumhurbaşkanı Gül, hem TÜSİAD başkanı, hem Meral Akşener, hem Halk TV, Tele 1, hem liberaller, hem Chattam House’u ziyaret eden büyükşehir belediye başkanları, hepsi Türkiye’ye ‘sıcak para’ vaadi veriyorlar, son günlerde hepsi aynı cümleleri kullanıyor: Hukuk olmadan sıcak para gelmez.

Özal’dan beri sıcak paraya vatanı satan satana. Hepsi aynı ana-babanın çocukları. Hepsi istisnasız açılımcı, federasyoncu. Hepsi Emevi Camii’nde namaz kılacak ya da Batılılar rahatsız olmasın diye Suriye savaşına sessiz kalanlar. Ne diyelim, hepsi harıl harıl çalışıyor hepsi aşkla şevkle konuşuyor, kalbimiz neşe doluyor, mutluluktan bayılıp öleceğiz.

Bir topluluğun, millet ve organizesi devlet olabilmesi için dost-düşman ayrımını yapabilmesi gerekir. Şu eski-yeni bilumum zevat birbirleriyle güya kavga ediyor da soralım, dostu-düşmanı neden hiç değişmiyor, yeni CHP dahil hepsinin ortak düşmanları niye Kemalistler!

İlkel bir topluluk düşünün, sırtlan, domuz ve gergedanlar saldırıyor, topluluk ellerine kalkan ya da mızrak alarak su sızdırmaz şekilde bitişik hale gelip düşmana karşı tek bir organizma haline geliyor.

Bu birlikte karşı koyma, savunma cephesi insanlığın bildiği ilk uygarlıkları ilk millet ve devletlerin ortaya çıkmasını sağlamıştır. Düşmana karşı yanyana gelmiş bu cephenin adı Falanj’dır.

Yüzyılımızdaki İspanya (Franko) ve Lübnan’da (Maruniler) aşırı milliyetçi partilerin adıdır, ancak kelimenin kökeni çok eski çağlardaki ‘savaş düzenine’ uzanır. Falanj düzeni askeri bir tabirdir. Çok sonra “cephe, savunma, birlik” anlamlarında kullanılmıştır. Bugün metaforik olarak Çanakkale Savaşı, Majina Hattı vs. milli savunma çizgileridir.

Fransa’nın aşırı sağcı, ki ikinci büyük partisi, Le Pen’in 2002’deki seçim sloganı: ‘Martel 732, Le Pen 2002’. Anlamı şu, Fransa 732’de Emevi emiri I. Abdurrahman’ı yendi. Avrupa coğrafyasının şekillenmesinde dönüm tarihi. Bu sloganla Le Pen “müslüman göçü durduracağız” demek istiyor. Ve Avrupa Kartacılıları, Persleri, Atilla’yı, I. Abdurrahman’ı, Moğolları ve Osmanlı’yı durdurdukları yerler ve coğrafya, Avrupa’nın falanjı milli sınırlarıdır.

Bizim de Plevne, Sarıkamış, Sakarya ve Çanakkale, bin yıllık tarih içinde, Haçlıları Rusları ve I. Dünya Savaşı’nda İngiliz ve Yunanlıları durdurduğumuz milli sınırlarımızdır.

Yukarıda kırk yıldır aynı teraneyi okuyan dost-düşman zevatın her biri her partisi milli düşmanını tayin edemeyecek bir yere sürüklendi.

Sadece ‘sıcak para’ yüzünden mi? Milli düşmanı tayin edemeyen ülkelerin egemenliği paramparçadır, tartışmaya açıktır.

Milli kimliği parçalanmaktan kurtarmanın tek yolu, ‘milli hattı’ kararlı şekilde savunan milli bir politikanın var olması şartıdır. Şu yukardaki partileri milli politikalar mı yanyana getirip ittifaklaştırıyor yoksa ‘sıcak para’ ve kaynakları mı?

Siyaset biliminin arkeolojisi antropolojidir. Devlet-millet hayatının başlangıç noktası, insan topluluklarının topraklarını düşmana karşı korumak için, filmlerde gördüğünüz ve askerlikte eğitimini aldığınız üzere, tek bir çizgi halinde yanyana gelmesidir.

Tek bir asker düşse falanjda gedik açılır. Bu yüzden gerideki ‘ihtiyat’ birliği hemen düşen askerin yerini alır. Falanj ne kadar sağlamsa o kadar geçilmez sarsılmaz yıkılmaz olur, eski Yunan tarihi ta Miken uygarlığından beri varlığını güçlü mızrak ve kalkanlarla oluşturmuş falanjlara borçludur.

İlkel toplulukların mızrak ya da kalkanlarıyla falanj oluşturması bugünkü millet ve devletlerin ilkel biçimidir. Sonra mızrak ve kalkanların alaşımları ve teknikleri güçlenip, askerler zırhlanıp daha da sağlamlaştıkça, yerinden zırnık oynamayan, ölse de tek bir geri adım atmayan yiğit askerleriyle falanj yenilmez geçilmez ünvanlarıyla kahramanlaşıp milletlerin tarihini yazıyor.

Bizim milletimizin tarihini de kırk uzun yıldır falanj değil ‘sıcak para’ yazıyor.

Carl Schmitt Nazileri desteklemiş ünlü Alman hukukçudur. Fikirleri hâlâ siyaset teorilerinde baş köşede okutulur tartışılır, siyaset ‘karar alma gücü’dür ve kararı alınacak ilk şeyin dost-düşman ayrımı olduğunu söyler. Dost-düşman ayrımını ‘egemen güç’ yapar. Gedik vermez, geçilmez, sarsılmaz yer artık ‘devlettir’.

Yani muhalefet ve iktidarın yerlerini de koyalım… İlkel toplulukta falanja katılanlardan bir kısmı “arkadaşlar mızraklar yetersiz daha dayanıklı kalkanlara ihtiyacımız var” derse, bu “muhalefettir”. “Arkadaşlar artık mızrak değil kalkan tutacağız” derse, bu ‘karar’ iktidardır. Ancak her iki görüş de falanjın içindedir. Ülkemizde ise her iki görüş de falanjı terk etmiş ‘sıcak paranın’ yanaşık gücü olmuşlar.

Şayet kalkıp arkadaşlar bize saldıran bu sırtlanlar, domuzlar, gergedanlar (Yeni CHP, Abdullah Gül, Davutoğlu, bir zamanlar Tayyip gibi) bizi havaya uçurup öldüren PKK haklı olabilir milli hattı yeniden çizmeliyiz, falanjda yerimizi almıyoruz” derseniz, İngiliz İşçi Partisi’nin Jeremy Corby’si gibi olursunuz. İnatçı, nostaljik, aşırı solcu, yeri gelir IŞİD’çi yeri gelir PKK’lı yeri gelir İngilizlerin “katil terörist” dediklerini ağırlar, överseniz, çok marjinal çok hasta bir kitle sizi destekler ama, İngiliz halkı iktidarı size hiç bir zaman vermez. Çünkü İngiltere’nin İskoç ve İrlanda politikaları bellidir. Haklılardır, yanlışlardır ayrı tartışma. Falanj İngiltere’nin dağılmama-varolma kavgası haline çoktan gelmiştir. (Ayrıca Corby’nin de hakkını verelim, İngiliz milli politikalarının düşmanıdır ama sıcak parayla işi hiç olmaz. Ülkemizde Jeremy Corby’e özenenlerin alayı ise ‘sıcak paracı’. Yeni CHP’nin teröristlerle kucak kucağa Corby’le uyum içindeki diğer tarafı ise neler yapmayacağını (Ona karşı buna karşı) söyleyip program proje olarak neler yapabileceğini bir türlü söyleyip İngilizler’i ikna edememesi.)

AKP ve Yeni CHP ve İyi Parti ve MHP, vs. dost-düşman ayrımı noktasında, aynı savunma hattındalar mı?

FETÖ, Rusya, Yunanistan, Kıbrıs, NATO, PKK vs. gibi bir milletin hayati varoluş savaşında bu partiler aynı milli hatta, hiç değiller.

Biri, düne kadar sırtlan, domuz, gergedanların yanında ama şimdi karşısında, diğeri dün karşısında ama bugün yanında. Dün ve bugünü toplarsak, milli savunma hattı düşman FETÖ’yle biri dün biri bugün içiçe siyaset yaptı, yapmış, yapıyor.

Aynı hattın Rusya’ya ya da NATO’ya ya da Suriye’ye tavrını ele alırsak, milli birlik ve çıkarları aynı çizgide değişmeden koruyabilen karar alıcı egemen bir güç yok. Saat başı değişiyor, aha işte Esad’la savaşa başlayınca bir saat içinde uçup anında Amerikalılar destek olmaya geldi, tarihimizin en vahşi ve sinsi darbesini yapan NATO’yla sevgililer gibi sarılmaya başladık.

Bin yıldır, binlerce yıldır hiç değişmeyen savunma hattı (falanj) ülkemizde son yıllarda neler oldu da bir kaç yılda hatta saatte bir değişir hale geldi?

Bir, AB’ye gireceğiz politikaları; iki, soğuk savaş sonrası NATO ilişkilerimiz; üç, BOP başkanlığı, yani Batı’nın Orta-Doğu coğrafyasını patlatma imha politikaları…

Bu üç büyük gelişme yanına sıcak parayı da alıp siyasetimizi ayarttı, kararsızlaştırdı ve sıcak para bu ülkede kendine pek kullanışlı liberal islamcı dümbelekler buluverdi. Mesela çok değil beş-altı sene önce bu üç politikada da çok kararlıydık. Şimdi AB’ye girme ortadan kalktı, NATO’yla ilişkilerimiz çok karanlık ve artık kesinlikle BOP başkanı hiç değiliz.

AB’ye girme, Soğuk Savaş sonrası hâlâ NATO’nun karakolluğunu yapma ve BOP başkanlığı Türk Milleti’nin ayarlarını köklerinden bozdu. Yani Özal politikaları ve sonrası ılımlı İslam ve cemaatleşmeyle Türkiye, tarihinin en büyük türbülansına girdi ve ‘hatları’ ‘sınırları’ ‘milli çizgileri’ ‘milli anayasası’ paramparça hale geliverdi.

Öyle ki AKP iktidarı PKK’yla açılıma ve FETÖ’yle kucak kucağa iktidar günleri yaşadı. Falanjın ayarları öyle bozuldu ki, Atatürk’ün kurduğu parti bugün FETÖ’yle PKK’yla koyun koyuna ve dış politikada Amerika tezlerini dillendiriyor, o da bugün itibariyle ‘sıcak paracı’ oluverdi.

Yani bin yıllık savunma hattı son on beş yılda kararsız rüzgarlarla bolca değişti, o kucaktan bu kucağa hoppa bir siyaset, dansöze dönüverdik. Çok uzun bir dönem AKP’si şimdi Yeni CHP’si, toplamı bir şekilde hepsi MİLLİ SİYASET mevzisini terk etti.

Ülke, anayasa, milli sınırlar, cumhuriyetin varlığı, sıcak parayla, sağı da solu da muhalefeti de iktidarı da satan satana!

Nedir bu saçma sapan darbe söylentileri, iki yıl önce, Nagehan Alçı, fol yok yumurta yok, birden Kemalistler darbe yapacak demedi mi? “Kimdir bu Kemalistler” diye birden mahkemeye ifadeye çağrılmadı mı? Sonuç, FETÖ’cü tasfiyeden kim rahatsızsa darbe söylentilerini çıkartıp Nagehan Alçılar’a fısıldayanlar da onlar.

Ya ‘cumhuriyetçiler’, biz nerdeyiz?

Bu siyasetin hiç bir yerinde yokuz.

Oscar almış bir belgesel, Kalküta’nın Çocukları. Kalküta’da bir genelevinde fahişelerin çocuklarını anlatıyor. Yapımcı uyanık bir yol bulmuş, fahişelerin çocuklarına fotoğrafçılık dersleri veriyorum ayağına çocuklara birer fotoğraf makinesi veriyor ve onlara ne görüyor ne düşünüyorlarsa fotoğraflarını çekmelerini söylüyor. Dağılmış ahlaksız ailelerin muhteşem sefalet görüntüleri. Yemek tabağı yanında eski bir ayakkabı görüntüsü. Dünyanın hiç bir yerinde böyle sefil pis bir manzara göremezsiniz diyor. Türkiye devleti soyulur işgal edilirken Abdullah Güllerin, Davutoğullarının, Erdoğanların, liberallerin şimdi Yeni CHP’nin fotoğrafları FETÖ’nün köpek suratı, sümüğü, ayakları, ayakkabıları aynı yemek sofrasında!

Fahişelerin küçücük çocukları daha üç-beş yaşında annelerinin bulaşıklarını yıkıyor, yerleri temizliyor, yemeklerini yapıyor ve anneleri müşteri gelince çocukları terasa çıkarıyor ya da araya bir ‘perde’ koyuyor, perdeyi geçmek yasak.

Bizim de ‘perdeyi’ geçip kim kimle yatıp kalkıyor öğrenmemiz yasak.

Anneler, kerhane mahallesinin komşuları bu fotoğrafları çekmesinler diye çocukları dövüyor. Bizi de dövüyorlar.

Kalküta Genelevi Kalküta’dan ayrı bir toplum, biz de çoktandır ayrı bir toplumuz… Yoksulluk, sefalet, açlık, pislik, rezillikler içinde siyaset, artık ‘toplum’un dışında uzağında başka bir yerde.

Ne feci sahneler, fuhuşa zorlanan küçük kızlardan biri kameraya korkuyla konuşuyor, “babam bizi satacak” diyor, ağlıyor.

Biz de bizi yine satacaklar diye korkuyoruz.

Küçücük kız (annesi gibi) “onlardan biri olmaktan çok endişeleniyorum” diyor.

Tıpkı bizim gibi şu an medyada baş köşedeki siyasetçilerden olmaktan çok endişeleniyor, korkudan ağlıyoruz.

Fuhuşa sürüklenmiş küçük fahişeye soruyorlar, “Bütün bu çürümüşlük içinde kaçıp kurtulacak kendine yeni bir hayat kuracak bir umudun var mı” diyorlar, küçük kızın cevabı: Hayır.

Tıpkı bizim gibi, biz cumhuriyetçilerin sığınacağı bir parti bir kurum var mı? Hayır!

Sıcak paranın siyasi figürleri, Kalküta Genelevi gibi hergün gençleri fuhuşa zorluyor, bu ahlaksız siyasetin siyasilerin kucağına itiyor, çaresiz elimizden bir şey gelmiyor.

Mesela, belgesel şu temayı işliyor: 14 yaşında çocukların fahişeliğe başlatılmasını neden kimse durduramıyor? Tıpkı bizim gibi. Sosyal medyayı açıyorsun gencecik çocuklar, sıcak para için ülkelerini satan, ahlakını satan, çocuklarını satan bu ailelerin, bu siyasilerin esrarkeş ahlaksız annelerini babalarını hararetle savunuyor ve hâlâ bizi linç edip dövüyorlar.

Hepsine meydan okuyarak söylüyorum:

Bizim de Günümüz Gelecek!

Sizinle hiç işimiz olmaz.

Size yanaşan ellerimiz kavrulsun.

Adınızı ananın dili kopsun.

Size siyasi şans verenlerin evi ocağı kül olsun.

(Kasas suresinde geçer, Hazreti Musa’nın lafıdır, ne zaman kendimi çaresiz kirlenmiş hissetsem, içimden hep aynı ‘ayet’ geçer: ‘Siz burada kalın. Ben bir ateş gördüm. Oraya gidiyorum.’

Aşk, uçurum gibidir, gözü açık bakmaya cesaret edeni, hızlandırır!

Oralar, Türk Milleti’nin tarihinin kalbinin nabzının ordularının en hızlı attığı yerlerdir, orası Sakarya, orası Dumlupınar, orası Duatepe’dir.

Orada milli çizgilerimizi ‘sıcak para’ değil, sıcacık kanımız, yazdı.

Kansızların sata sata bitiremediği!