Düşmek için akşamı bekleyen yapraklar

Düşmek için akşamı bekleyen yapraklar

(HİKAYE) 

Düşmek için... Akşamı bekleyen yapraklar...

...her biri başka bir kadının yüzüne benziyor!

(Doktor)- Ne zamandan beri benzetme yapamıyorsun?

-Üç ayı geçti, basiret bağlanması, yoğun stress, bu yaz bitmek bilmedi, Ekim'in sonuna kadar yaz mı olur, sıcaklar ha bugün bitti ha yarın. Uzun yürüyüşleri hep erteledim, insan iki ayda yedi kilo verir mi, şu parmağımdaki yüzük sabunla dahi çıkmıyordu şimdi aşağı yere elimi bırakayım durduk yere parmağımdan düşüyor.

-Önceki kontrolleriniz?

-Hepsi pandemiden önce, bütün kan değerleri normal, ne olduysa, şu son iki ayda oldu, kendime fazla güvendim bir şey olmaz diye, beni tanıyan güler doktor bey, hayatta schweppes içtiğim mi var, sabah akşam öyle su içiyorum ki, manyaklar gibi.

-Durum çok feci, değerler çok yüksek, hemen yatıracağız, değerlerin normale dönmesi zaman alacak, artık çok dikkatli başka bir hayatın olacak? Hızla kilo verdiğini nasıl anlamadın?

-Yolda gören zayıflıktan ölüyorsun diyordu hiç oralı olmadım, üç-beş kilo vermek hoşuma da gidiyordu, değilmiş, yedi kilo vermişim, aynaya bakıyordum ama olup biteni görmüyormuşum. Kilo kaybından önce farkettim, tuhaftır,  beynim iddiasız argümansız kaldı. Ölümün sanki bir vakumu var, yer çekimi gibi, beni yorgunluk ikna etti, yorgunluğa teslim oldum. Kimseyi görmek istemedim, canım hiç bir şey istemiyor, ne iç çekiş, ne şikayet ne bir derin nefes alış, ne bir şöyle kalkıp birkaç adım yürüme isteği, ne kitap karıştırma bir film izleme. Sadece su içmek ve tuvalete gitmek, bir saatten sonra suyun ilaçsı bir tadı oluyor, tuhaf bir maden gibi kokuyor, ama çok vahşi içtim, koca sürahileri tek dikişte, bitiriyorsun yenisi, delirmiş gibi. Sidiğimi göreceksin, on dakika bir çişe çıkıyorsun gecede on defa, çiş tutkal gibi yapışkan.

-Başka hastalığın var mıydı?

-Bugüne kadar hastalık bilmem, sadece çıban gibi basit yaralar bile yıllarca kapanmazdı oradan çakızlayıp uyanmalıydım. Kilo verdiğimi anlamadım çünkü aynaya gözlerime bakacak cesaretim kalmadı. Başka bir formata girmiş gibiyim. Müzik, film, sanatçıların yarattığı ikinci doğadır, birden kendimi sahici hayatın içinde buldum. O kadar sahici ki nefes kesici, hayatın ikinci yüzünde yaşamaktan birinci gerçek yüzüne geçiş bu halsizlik yorgunluk inanmayacaksın çok coşturdu beni.. İkinci doğa, müzik, film, başkalarının hayatını izlemekten kendi yorgunluğumu bile özlemiş unutmuşum.

-Neyi unutmuşum?

-Mesela yara, insan yarayı ciddiye almaz mı, sanki o yara makyaj yarası rol icabı yaraymış gibi, değil gerçek yara. İçimde oramı buramı yoklayan özel bir detektif vardı, bir çıban niye çıkar bugün ne kadar yürüdün diye sorup araştıran, işte o detektif öldü, ölünce vücudumda hiç bir sorunu sorun etmemeye başladım, sanki yaralarımın iyileşmesini istemeyen birisi irademi alıp detektifimin yerine geçti.

-Neyi sorun etmemeye başladın?

Dirseğim içine baktım, bir insan derisi zayıflıktan bu kadar buruşuk olabilir mi, hayatta kocakarılarda dahi görmedim buruş buruş, kendimden korktum, ve ama bu korkmayı çok sevdim.

-Doktora gitmek aklınıza gelmedi mi?

-Yastık, minder gibi keyifliyim niye gideyim, şu köşede bin yıl uyurum öyle rahatım, uyumaktan başka oyalanmak bilmiyorum. Aslında işkillendim. Bir zaman sonra ben neden düşünemiyorum, dedim. Beynim eski bir kaç fotoğraf yolluyor, insan o eşyaya bakınca bir hatırası canlanmaz mı, canlanmıyor, geçmişteki acılar korkular derin üzüntüler her birini aklıma getiriyorum hiç biri beni etkilemiyor. Sanki aklıma birşey gelmemesi beni rahatlattı?

-Hiç bir duygu yok yani?

-Yarışın bitmesi ne büyük huzur. Saksıdan düşen sararmış yaprağa bir daha baktım, ağacını dalını hiç özlemiyor oluşu, ne büyük huzur, hırs bitince sadece acılar korkular değil hayat da bitiyormuş.

-Aşırı kilo kaybını ne zaman farkettin?

-Eşofmanın içinde bacaklarım cımbız gibi kalmış, götüm klozetten taşıyordu sonra birden içine düşmeye başladım. Pasta tadında bir yorgunluk. O kadar tatlı bir yorgunluk ki kendimi kahraman hissediyorum, Olimpiya dağındaki tanrılar gibiyim. Konuyu değiştirecek gücüm yok, ne kadar güzel, aklım bir fikirle hiç uğraşmasın ne kadar güzel. Zihnime bir fotoğraf gelince albümün diğer sayfasına geçecek gücüm yok, anladım ki merak da güç istiyor, güçsüzlük ne güzel şeymiş, akıntının sürüklediği sarı yapraklar ne güzelmiş.

-Kan değerleri çok yüksek, hemen serum takacağız!

-Boğa'nın kırmızı görünce nevri dönmesinden anlamalıydım kanın kırmızısı kudurtuyor, insanı delirten coşturan heyecanlandıran beyin değil, beyin depo yeri, üzülen dertlenen şekerle debisi hızlanan akışkan kanın hücreye saldırıp yağ parçaları hafriyat kamyonlarıyla damarlarda taşıması.

En önemlisi her lafa her olaya bir karşılık verirdim, her gördüğüm resmi manzarayı şekli bir şeye yorardım, işte o çağrıştıran şey neyse beynimde onların ipleri kopmuş. Beynim öldüğümü benden önce görmüş devreden çıkmış. Tek yaptığı fotoğraf yollamak. Yorum hatıra bu fotoğraf ne anlatıyor altına iki satır mecalim yok. Hep ölmüş arkadaşlarım ve yakınlarımın fotoğraflarını, hiç sebep yokken gözümün önüne getiriyor. Sanki beynin pes etmiş, hazırlan, attaya gidiyoruz, diyor. Sanki hafızanın deposunda bulduğu ölmüş arkadaşların resimleriyle seni dürtmek uyandırmak sana ulaşmak istiyor, Allahım, neler oluyor, beynimin gördüğü bu seyahat hazırlığını ben göremiyorum..

(Doktor)-Hemşire hanım, (elindeki kağıtları uzatır) şu değerlere inene kadar serumla vereceksin. (Refakatçim arkadaşıma dönüp) Siz de şu reçeteyi alın. ilk bir iki hafta hergün takip edeceğiz,  telefonda görüşeceğiz, geçmiş olsun.

-Ağbi geçmiş, olsun.

-Senin de işin vardır, bir saat kadar başımdan ayrılma, sonra eczaneden şu ilaçları al, işine dön, problem çıkarsa telefonlaşırız.

-Ağbi, Trabzon'dan biri ısrarla seni arıyor randevu istiyor?

-Görmüyor musun kimseyle görüşecek halim mi var, sonra, de, sonra!

Kolumu kaldıramıyorum, feri gitmiş feri sönmüş derler ya.. Hadi beni yalnız bırakın. Tam iki ay kulaklarımda sirenlerin yükselen sesi değil.. Sirenlerin bitişine doğru tınlayarak uzaklaşan sesi bir hissizliğe taşıdı beni. Mutsuz dondurma. Bu kadar dondurma yenir mi, delirmişsin, hayatında bu kadar dondurma yediğin mi olmuş, bu dondurma su manyaklığı nerden çıktı? Bitap düşmüş su bardağı sürahi. Şu su bardağını kaldırın katil gibi gözlerime bakıyor. Şu tatlı kaşıkları aptal aptal yüzüme bakıyorlar, ne kadar aptal, kaldırın şunları gözlerimin önünden. Ne sıcaklık ne yazmış ne stresmiş arkadaş. Ekim'in sonuna kadar yaz mı olur. Mecal kalmadı, ölmüş kokmuş balık gibi kaldık ya. Bilgisayarın cep telefonun zerre neşesi kalmamış, çöp hepsi. Özleyecek yerim kalmadı.  Hiç bir şeyin tuşuna basacak halim yok -Hemşire hanım, size de böyle oluyor mu, şu Azerbaycan savaşı yüzünden sürekli Kafkas ülkelerini arıyor tarihlerini nüfuslarını öğreniyorum, kaç gündür telefonuma 'kalpak' reklamları geliyor. Yani yaz ayında sayılırız bu kalpak reklamları, nedir? Hemşire duymadı galiba. Dünya dışındayım sanki sesim de mi gitti. Seyahat eder gibi pencereden bakıyorum boş boş. Bu hangi seyahat? Ne derdine yanıyor ne çare arıyorsun. İçimdeki ses benim adıma konuşmuyor artık beni korumuyor, bedenime neler oluyor merak etmiyor. İçimdeki ses de uzaktan çaresiz yankısı uzaklaşarak sönerek. Tuhaf olan benim için bu halimde yeni olan, seslerin uzaklaşmasından derdinden o kadar memnunum ki, bana acıyan o sese acıyorum, hamur gibi ağırlaştıkça ruhuma bir sevinç geliyor, bu sokaklar artık başkasının derdi..

-Ağbi, rahatsız etmiyorum ya.

-Hadi söyle..

-O Trabzon'dan arayan arkadaş çok ısrarcı, bir görüşsek diyor.

-Söyle rahatsız, de, bir iki hafta sonra, yine arasın..

-Yüz yüze görüşsek daha iyi olur, diyor.

-Yüz yüze görüşecek halim mi var, ne adamsın, kapat telefonu, açma bir daha.

Ne acaip bir hissizlik. Takıntılarımı iddialarımı bilmişliğimi haklılığımı kaybetmek ne kadar güzel bir duygu. İnce bir sevinç gibi tek bir duygum kalmış: içimde tahliye olan mahküm gibi. Gidiyor olmak, değişiklik ne kadar güzel. Son dalganın kumdaki şekli sessizce bozması. Yaşanmış binlerce kötülüğü suçu günahı sıfırlaması, ne güzel? Ebediyyen karartısını dağıtması, gölgem kayboldukça gökler hiç görmediğim kadar berrak işte ben ruh temizliği buna derim. Dalgaların silemeyeceği bir heykel bir anıt olma hırsı ne saçma sapan birşeymiş. Hayatımda ilk defa korkularımdan da derin bir kuyuya düştüm, ay'ın düşmesi gibi, kuyunun diplerinden sesinin duyulmaması, ne güzel. Sonbahar gelmiş merak etmiyorsun, olacak şey mi? Ağaçlara parklara koşmak hiç istemiyorsun, olacak şey mi? Sapsarı yaprakların çekiciliği hiç kalmamış, olacak şey mi? Sokakların cilvesi edası çağrısı hiç kalmamış, olacak şey mi? Şu dışardan alarmı takılı kalmış arabanın gıcık sinir eden sesi bile rahatsız  etmiyor, olacak şey mi. Çalsın istediğin kadar. Neyin öldürdüğünü biliyorum, güneş, ağzıma sıçtı, güneş'e yenildim, kuruttu beni, kudurttu, stresi, susuzluğu, eve tıkması, kaçacak yer bırakmaması, ah kendime beyhude ne çok güvendim. Bana birşey olmaz dedim, yenildiysem güneşe yenildik. Ne hayıflanma ne hayal kırıklığı hiç duymuyorum, hiç değilse harbiydi dürüstçe, susattı kuruttu yaktı bitirdi işimi. Tam teşekküllü bir felaket. Kendime en güvendiğim çağımda. Devam etmeye hevesin kalmıyor, bütün canlıların içindeki o iradenin kuruduğunu hissediyorsun ve çatırdamak kırılmak düşmek ayrılmak dalından, bir köşede kurumak, ne kadar güzel.

-Ağbi, o arkadaş, Trabzon'dan bir daha aradı...

-Telefonunu .kiyim, oğlum burada ölüyorum, dıngılında değil, telefonunun da .mına koyum, ararsa açma..

Vay be sen bu hasta yataklarında yatacak adam mıydın, nasıl geldim buraya, ne beklemek ne merak etmek ne heyecan duymak, olacak şey mi, heyecansızlıktan neşesizlikten iştahsızlıktan hiç rahatsızlık duymamak, yorgunluk seni hazırlıyor. Hep kanını coşturan o berrak havalardaki cam göbeği masmavi gökyüzü, işte yine orada, neden hiç bir şey ifade etmiyor, geride kalmanın, yenilmenin, duyguları tutkuları iddianı kaybetmenin, zırnık telaşı korkusu dahi yok, olacak şey değil, ne kadar muhteşem!

Önce korku çekiliyor, çekilirken vücudu teslim ediyor. Hadi doktora dediklerinde, şimdi hastane ilaç muayene kim uğraşacak, diyorsun. Bıraksalar da şöyle süzülüp incelip iliklerime kadar içimin çekilmesini, dalgaların çekilmesi gibi boş sahilde doya doya izlesem. Çekilirken hisler üzüntü sevinç ağrı sızı hiç yok. Hepsi anlamsız, uyuşturucu bir iğne yemiş gibi, mutlu mutlu gidiyorsun. Oysa sabah akşam doymak bilmeden tepelere dumana kuşlara ufuklara neye baksam ağlayan zıplayan şarkılar  söyleyen kelimeler içinde bulurdum kendimi. Şimdi zırnık ıstırabı yok üzüntünün zehri kalmamış kederin. Vücut ekmek hamuru gibi, hantallaşıp hissizleştikçe bir gölgeye dönüşmek ne güzel. Dünya yıkılsa sessiz ve hareketsiz kalmak, bir bitki gibi, ne güzel. Boş ve uzun uykulara dalmak, ne güzel. Yumruklarımı sıkamıyorum, niye sıkıyım ki. Ucundan bir şey tutamıyorum, neyi tutayım ki niye tutayım ki. Dışarının ışıltısı cıvıltısı donuk gölgelerle boğuluyor, kepenk kapanıyor!

-Ağbi rahatsız etmek istemiyorum ama, telefonda da görüşebiliriz, diyor.

-Telefonunu .kiyim, bir kaç gün sonra arasın, halim yok.

Gün boyu sabit bir noktaya bomboş bakıyorum ve bundan rahatsız olmuyorum, oysa neye baksam sineğin kanadından yağ çıkartır gibi o baktığım yerin çağrışımıyla kelimesiyle rengiyle duruşuyla bir fikir çıkartırdım hayata yazılarıma. Şimdi, o çıkaran, yerim yok. Niye aklıma hiçbir şey gelmiyor. Hayatı anlamlayan o enerji mi tükendi yoksa o enerjiye artık inancım mı kalmadı. Allahım, neden aklıma hiç bir şey gelmiyor, gelen varsa da onları tutup bir fikrin bir cümlenin içine neden koyamıyorum. Uçuşan fikirler yok. Kum çölü renginde gibi bütün eşyalar, toz renginde. Unutkanlık tonlarca ağırlığıyla oturuyor üstüme. Beynim benden izinsiz irade dışı anlamsız fotoğraflar gönderiyor, hiç biri ne düşünceme ne iddialarıma uyan fotoğraflar değil, ölmüş arkadaşlarımın yakınların fotoğrafları burnumun ucundan ayrılmıyor. Beynim ateşten bir fırındı, şimdi ayağımdan yarısı çıkmış çorabımla beynim aynı şey. Hiç bir skandal haber beni gömüldüğüm yerden uyandıramaz, bir esneyebilsem, bir kedi gibi bir gerilebilsem.

Okuduğum gazete ya da duvar kağıdı fark etmiyor, Tayyip Erdoğan'ın ekrandaki ses tonu ya da duvardaki çivi boşluğu. Hiç bir bağırtı çağırtı, ses, koku, işaret hiç bir şey hiç bir yeri göstermiyor. Acı bir frene benzetirdim, değilmiş, ölüm camın buğulanmasına mı benziyor.  Etin kasların kolların süzüm süzüm kırışıp buruşup incelirken, bu ne güzel doyumsuz ilahi içkidir, harbiden zaman işlemeyince hiç acı çekmiyorsun. Ritüel-alışkanlıklar için günlük komutlar, ayağa kalk tuvalete git, robot gibi, ama bu günlük alışkanlıklar hiç bir şeye başlangıç hiç bir şeye hazırlık hiç değil.

Güzel bir manzara neşeli bir şarkı, beni uyandırmıyor, oysa daha iki ay öncesine kadar her günümde bedenimde İzmir'e giren Türk Ordusu gibi bir neşe vardı. Hissiz kalınca anlıyor insan, iyi ki zamanında öpeceğim kadınları öpmüş çekeceğim filmleri çekmişim, öyle bir hissizlik hali ki hayal kırıklığı hiç yok.

İyi ki o yüksek tepelere çıkmış bağıra çağıra şehre meydan okuyan o şiirleri okumuşum çok doymuşum, yoksa şu bulaşık suyu göz bebeklerim şu çul çaput halsiz halim böyle güzel oturmazdı üstüme. Sessizce çekilmek öyle güzel oturdu ki kalıbıma insanın gözü iğne deliği kadarcık arkada kalmamalı, bir yer geliyor o an, insan, yeter, tamam, insin perdeler, diyor.

Mumun fitili gibi milim milim bitişi, ne silkinmek ne ayağa kalkmak ne iddialı cümleler kurmak ne çaba gayret, canım hiç birini istemiyor. Yetti artık der gibi belki canım canımı da istemiyor. Beklemenin içinden zaman suyunu emip çekiliyor. Pencereden dışarıya, beklemek size kalsın, sizin olsun beklemek diye iddiasız bir fısıltıyla son cümlelerini bırakıyorsun. Ne akan suyu şelalesini ne limana yanaşan gemiyi, zaman geçirmek size kalsın. Dışardaki kaosun çaresizliğin bunalımın sesleri ne güzel birden bıçak gibi kesildi, varolmayı beceremedik, hadi Nihat, ağını atmışken büyük balıkçı, kayıtsız kal, kapına kadar gelmişken huzurun ağları, bir daha kaçacak delik arama.

Kayalar, bitkiler gibi, tepeler bulutlar gibi toz gibi çakıl taşı gibi, kuşlar gibi ebedi bir kayıtsızlık. Ha bir milyar yıl sonrası ha milyar yıl öncesi, ha insansın ha değilsin, ha irade ha değil. Sokaktan kahveden gençliğimden kitaplarımdan seyrettiğim fimlerden hiç kimsenin siması gözümde canlanmıyor. İnsanın en kolay yapabildiği: bırakmak kendini. Gölgelerin karartıların içinde bir salıncaktasın. Bir öte dünyaya bir bu dünyaya, ve salıncak öne yukarı doğru yükselirken hız ivme alsın diye ayaklarını öne doğru kürek çeker gibi, kürek kürek çekip uzaklaşmayı sen de çok istiyorsun.

-Nasılsın ağbi, biraz kendine gelebildin mi?

-Günlerdir bir salıncaktayım, Tanrıların sıçmadan yaşadığı Olimpios dağına gittim geldim. O elindeki torba ne?

-Bir okuyucun bir kese kağıdı dolusu kurumuş sarı yaprak gönderdi, Nihat Ağbi, bu sonbahar parka hiç gelmedi, dedi.

-Ver bakiyim, (elime alıyorum kurumuş yaprakları) ne güzel, her biri, hüzünlü bir kadının yüzüne benziyor..

-Ağbi, ne güzel işte, benzetme yapabiliyorsun, artık yazını da yazarsın.

-Kese kağıdına bir not iliştirmemiş mi?

-Şurada bir yerde olacak, 'üstüne düşen yapraklar', mı, hayır, şunu yazmış: Nihat ağbinin 'üstünden düşen yapraklar...

-Vayyy, pek güzelmiş.

-Yok ağbi, üstüne düşen yapraklar, yazıyor sanki.

 -İyice bak şu not'a, ikisi arasında iki ayrı dünya kadar fark var, 'üstünden düşen yapraklar', şiir cümlesidir, sana hayat verecek bu dünyada yüzünü güldürecek hayatı anlamlandıracak  kadar büyük bir zeka taşır, üstüne düşen yapraklar'ı ise herkes söyleyebilir.

-Ağbi, hazır kendine gelmişken, seninki zırt pırt arıyor.

-Benim ki?

-Şu Trabzon'dan arayan..

-Ver bakiyim...

-Bir dakika ağbi, bekle...

-Alooo, Necati bey, Nihat Genç'i arıyordunuz, telefonda, şimdi, veriyorum..

(Avuç içimde sarı yaprakları okşuyorum)- Buyrun Necati Bey..

-Nihat Genç, değil mi...

-Evet, Genç...

-Ağbi, sizin (Trabzon) Bostancı'da aile mezarlığınız var..

-Evet, aile mezarlığımızın bır kısmı...

-Nihat bey, aile mezarlığınız dolmuş. hatta en son ağbinizi dışarı duvarın dibine gömmek zorunda kaldınız.

-Evet, doğru. Bi saniye, siz telefonumu nereden aldınız?

-Nihat bey, mezar yerinde sülale adınız soyadınız var, önce yeğeninize ulaştım, yeğeninizden aldım, en son onlarla görüştüm..

-Eee, neymiş mesele, ne istiyorsunuz?

-Nihat Bey, elimde iki tane boş mezar yeri var.

(Avcumda yaprakların hışırtısı)-Eee, bana ne?

-Nihat bey, mezar yeriniz yok, ailede biri ölünce illa bir boş yer arayacaksınız, şimdiden alırsanız, çok ucuza verebilirim.

-(içimden: şaka mı lan bu adam, ne diyor .mına koduğumun salağı...) Şimdi siz bana mezar yeri mi pazarlıyorsunuz?

-Nihat Bey, Bostancı mezarlığı küçük bir yer, sizin aile dışındaki mezarlıklar henüz dolmamış.

(Sarı yapraklar bıçak ucu gibi ellerimi parmaklarımı ince ince çiziyor). (İçimden: bela mısın .mına koduğumun çocuğu, hayatta duymadım görmedim, herifçioğlu bizi hasta yatağımızda yakalamış mezar yeri satıyor, olacak iş değil..) Afedersiniz, isminiz neydi?

-Necati...

(Telefonu elimle kapatıp)-Ne diyor bu adam, mezar yeri satıyormuş, nereden buluyor beni, şaka mı lan bu, dalga mı geçiyor, hastalığımı nereden biliyor?

(-Ağbi, ben, okuyucu falan sandım.)

(-ne okuyucusu mezar yeri varmış iki tane, mezar satıyor, nereden biliyor benim hasta yatağında olduğumu... )

(-Valla millet geçmiş olsun diye arayıp rahatsız etmesin diye kimseye de söylemedik...

(-Tamam neyse, şimdi yüzüne kapatacağım telefonu...)

-Necati bey, teşekkür ederim, ihtiyacımız olursa yeğenimden size ulaşırız, sağolun..

-Siz de sağolun Nihat Bey..

-(telefonu kapatmadan, içimden: daha öpmediğim kadınlar, çekmediğim filmler var..) -Hemşire hanım, şu yaprakları şöyle görebileceğim bir yere gözümün önüne, dokunabileceğim bir tabağa bir yere, koyar mısın?