Egemenliğin kaydı ve şartı kuruluştadır

Egemenliğin kaydı ve şartı kuruluştadır

Hâkimiyetin millete geçişinin sembolü olan yüce Meclis’in açılışının 100. Yılını idrak ederken, sahip olduğu zenginliği unutanlarla karşı karşıyayız. Belirli bir kesim egemenlik kavramının bilincinde bile değil. Egemenlik haklarını bir kişiye devretmenin sevinciyle yaşayan da az sayılmaz. Hatta o mücadeleden alnının akıyla çıkan, vatanı kurtaran ve Meclis’i kuran ulu öndere saygı sınırını zorlayan bile çıkıyor. Ancak işi hafife almaya hakkımız yok. Yok, çünkü “hâkimiyeti kayıtsız şartsız” üzerine alan bir milletin tavrı bu olamaz. 

Sorun sadece bununla sınırlı da değil. Meclis’in işlevi de olumsuz anlamda dönüşüme uğradı.

Bir de işin ideolojik kökenli başka bir boyutu var. Türkiye’de küçük bir azınlık olsa da “Kurtuluş” ile sorunu olanlar var. Siyasi iktidardan da himaye görüyorlar. Mesela fesli efendi, “Yunan kazansa daha iyi olurdu” diyebilmiş; genelkurmay başkanının ziyaretine bile mazhar olmuştu. Ancak daha geniş bir kesimin “Kuruluşa”  ilişkin karşı duruşları açık ve nettir.

2017 Anayasa değişikliğine ilişkin halk oylaması öncesi Cumhurbaşkanlığı başdanışmanlarından Mehmet Uçum, “Kurtuluşa evet Kuruluşa hayır” olarak özetlenecek bir ideolojik duruş sergilemişti. Şimdi de farklı düşündüğünü sanmıyorum. Maalesef kimi yerli ve milliler de hiç ses çıkarmamışlardı.

Şimdi gelelim esas konumuza. Yarın 23 Nisan’ı kutlayacağız. Ne için? Hâkimiyeti kayıtsız şartsız millete aktaran bir yüce Meclis’in açılması münasebetiyle. Çocuklara emanet edilmesi anlamlı ama bayramın esas anlamı egemenliğin millete geçmesine ilişkindir.

Egemenlik halka elbette bir günde geçmedi. Ama o gün egemenliği ele geçirenler, emperyalizme ve onunla işbirliği yapan her kimse, onlara karşı açık savaş veriyorlardı. Halkın desteği de Meclis’in arkasındaydı. Böyle olmasaydı, Tekâlif-i Milliye emirleri hayata geçmez ve 1921’de Sakarya’daki 100 bin kişilik ordu, 1922’de Afyon’da 200 bin kişilik güce ulaşamaz ve işgalci de denize dökülemezdi. Sorun tam olarak çözülebildi mi? Hayır, geride kalan yüz yıla rağmen hayır.

Meclis’in açılması Cumhuriyet’e giden yolun ilk adımıydı. Esas büyük adım 1921 Anayasasının kabulüyle atıldı. Çünkü yeni Anayasa’nın ilk maddesi, “Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir” hükmünü içeriyordu. Cumhuriyet’in 1923’te ilânı, nihai kayıt aşamasıdır.

Bu maddenin ruhu, iktidar erkinin ortağı olarak ne saltanatı ne de hilafeti içinde barındırmıyordu. Egemenlik hem millete ait olacak hem de birileri doğuştan elde edilmiş bir hak olarak millet adına karar verici ya da karara ortak olacaktı! Olacak iş değildi…

“Kuruluşa” karşı olanlar, eğer savundukları sistem yürürlükte olsaydı, bugün sahip oldukları temsil hakkını aynı genişlikte kullanamayacaklardı. Aslında itirazın temelinde “Türk” kimliğine karşıtlık vardı. Yerine ne istediklerini de açıkça telaffuz edebilmiş değiller. Din işleriyle devlet işlerini birbirinden ayırması münasebetiyle de “laiklik” ilkesine karşı çıktılar.

Günümüzün en muteber deyimi “yerli ve milli” ifadesidir. Türk kimliğine karşıt konum alarak nasıl “yerli ve milli” olunabileceğinin izahını size bırakıyorum. Gelelim laikliğin kaynağına…

Geçenlerde Anıtkabir Derneği tarafından bastırılan 24 ciltlik Atatürk’ün Okuduğu Kitaplar adlı yapıtı taradım. Kitap, Atatürk tarafından okunan ve altını çizdiği bölümlerden oluşturulmuş. Çok zengin bir veri sunuyor. Konular tarih, coğrafya, siyaset, özellikle İslam olmak üzere din, sosyoloji, felsefe, harp tarihi konuları ağırlıklı olmak üzere hayatın hemen bütün alanlarını kapsıyor.

İlginç bir bölümü sizlere aktarmak istedim. Çünkü egemenliğin paylaşımıyla ilgili…

Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey, Bağdat’ı 1050’li yıllarda ele geçirmişti. Orada yeni bir düzen kurdu.

Törende, kendisine biri Acemistan, diğeri Arabistan için iki ayrı taç giydirmişlerdi. Böylece, Doğu’nun ve Batı’nın imparatoru ilan edilmişti.

Atatürk’ün altını çizdiği metinlerden biri, bu konuya ilişkindir.

Okuyalım: “ (…) Bir ferman okundu. Halife, bununla Tuğrul Bey’i, Allah’ın ona bahşetmiş olduğu bütün ülkelerin sahibi ve bütün Müslümanların hâkimi olarak tanıyordu. (…) Halife böylece kendisine bir otorite tanımış oluyordu. Bu Emirlerin Emiri atanmış olduğu tarihten beri halifeler bu makama gelen sultanlar lehine olmak üzere nüfuzlarından arınırlardı. Adeta bütün önemleri bir maaş almayla sınırlanmış gibiydi. İslam dininin halifesi sıfatıyla, halkın kendisine gösterdiği saygı ile yetinirlerdi. Tuğrul Bey, El-Büveyhi’yi mahvederek onların yerini almıştı.”

Bu kural, hem din ile devletin işlerini birbirinden ayırmaya hem de egemenliğin kullanımına ilişkindi. Yani açıkça laiklikle ilgiliydi.

Cengiz Özakıncı, 2014 yılında verdiği bir konferansta anılan kitabın yazarı De Guignes’in Fransız Devriminin öncülerinden olduğunu, kitabını 1700’lerde yazdığını, fikirleriyle Voltaire’i etkilendiğini ve onun da bu fikirleri yaydığını ifade etmektedir. Anlatımına göre kitap, Dünya Tarihi adıyla 1876’da tercüme edilip askeri liselerde ders olarak okutulmuştur. Atatürk’ün de laikliği Fransızlardan değil ama Tuğrul Bey’in uygulamalarından öğrendiğini haklı olarak iddia etmektedir.

O zaman Tuğrul Bey’in tercihinde dönemin aydınlarıyla bir etkileşim olmuş muydu? Mesela Batı biliminin ataları olarak gördüğümüz İbn-i Sina, Birûnî, Fârâbi gibi düşünürlerin etkisi var mıydı? Ya da Türklerin İslam öncesi yönetsel geleneklerinin ağır basmasının etkisi miydi? Bunların cevabı uzmanlardadır. Ancak aklın özgürleştiği her yerde ve dönemde, bilimin önünün açıldığı ve toplumların gelişmesinde önemli rol oynadığı hususu, genel kabul görmektedir. Bu, böyle bir etkileşimin varsayılması gerektiğini anlatıyor.

Görüldüğü gibi, hem “yerli ve milli” diye tutturmak hem de “Türk kimliği” ve “laiklik” ilkelerine karşı olmak yan yana durmuyor. Egemenlik de yerli yerine oturmuyor…

Şimdi birileri çıkıp İngiltere’de de krallık var ama demokrasinin beşiği diyecektir. Her ülke kendi tarihiyle egemenlik kullanımına ilişkin usuller geliştirir. Ayakta tutar. Üstelik orada ne kimse kendi kimliğini tartıştırıyor ne de adına ister seküler ister laik deyin, dinî esaslara göre yönetilme iradesi sergileyemiyor. Adama gülerler. O sadece Londra’daki Hyde Park’ta mümkün…

Eğer, “Yerli ve milli” olmaktan kasıt tam bağımsızlık ise ki, öyle olmalıdır; onu yaratan da yaşatan bu topraklarda sadece Atatürk olmuştur. Yerli ve milli olmak bir Atatürk mirasıdır. Neye taraf olduğunu bilmek kadar neye karşı olduğunu da bilmek gerekir. Yoksa yürümez. Zaten kullanılan söylemle eylem arasında uyumsuzluk var…

Bunlar bir yana, eğri oturup doğru konuşacaksak…

Yüz yıl önce kurulan Meclis, yüz yıl sonra egemenliğin merkezi olmaktan uzaktır. Bu sadece referandum sonrası ortaya çıkan yeni işlevinden dolayı değil, içinde halkın temsilcilerinin yer bulma imkânı açısından da böyledir. Parti başkanına rağmen milletvekili seçilmenin olanaksız olduğu bir yapıdan bahsediyoruz. Gerçek işlevine kavuşturulmadan ve halkın özgürce seçtiği temsilcilerini çatısı altında barındırmadan, egemenlik bayramı kutlamak kendimizi kandırmaktır. Evet, kutlayalım. Ama sadece bir çocuk bayramı olmadığını bilerek ve halkın egemenliğini koşulsuz kullanmasının yollarını bulmak için çalışarak…

Bu konuda ümidimizi koruyoruz çünkü yüz yıl öncesinden çok daha donanımlıyız. Ayrıca biriken sorunlar yeni sorun çözücüleri arıyor…