Fener’e yolculuk: Bandırma

Kerem Han yazdı...

Fener’e yolculuk: Bandırma

Mendireğin en ucunda memleketin yüz akı gibi duran beyaz fener insanın içini açıyor. İstersen yürüyelim... Âşık olunca burada yürürsen dalgalar rengarenk bir duygu sağanağı, haşin kayalar köpükten yumuşak olur. En uca, fenere doğru giderken firuze gibi bir deniz ve saksağan mavisi gökyüzü eşlik edecek bize, dönüşte ise o güzelliklere sırt çevireceğiz ve gürz kadar ağır, ölgün bir şehrin ezasını çekeceğiz. Aşk, fenere gidişse aşk acısı fenerden dönüş yoludur Ayaz. Ne yapalım, döneceğimizi bile bile o yolculuğa çıkıyoruz, öleceğimizi bile bile yaşamak gibi.

Ayaz, giderken ben anlatayım sen dinle, dönüşte sen anlat, olur mu? Hadi kalk… Şu ağaçlar sahile vuran poyrazın gadrine nasıl dayanıyor? Her biri altmış derece eğilmiş. Dallar gövdenin hayırlı evlatları gibi, onlar elini bıraksa gövde yere kapaklanacak.

Rüzgârın, kasvetli akşamları süzüp şerbetleştiren çok güzel bir kızı vardı hem de gözleri bal. O, zırhı andıran sert kabuklarımı sıyırıp tatlı bir ben keşfetmişti içimde. Öpüşleri flüt kadar hafif flüt kadar masalsıydı. İncecik hücre tabakamda ne fırtınalar kopardı. Yapraklarıma özsuyu yaptım ondan. Doldurup doldurup içtim. İçip içip sarhoş oldum. Eteklerimde güvercinler uçuştu. Atmosferimi kanatlandırdı o ve o istese ben gökyüzünü som maviye boyayıp dokunabilirdim, yeryüzündeki hayatın surlarına sığamıyordum artık. Portakal çiçeklerinin kokusuyla gelip, sevdaya hükmeylediğini zanneden bir yüzü öpüp okşadı. Hangi renk fistan giyse yakışırdı. Sonra gitti. Sonsuz gibi gelen rüya alacakaranlıkta bitti. Ağaç gibi konuşmadım. Ağaç gibi bir tek yerde, aynı sevdada sabit kaldım. Ben sahilin deli rüzgârıyla devrilmiş ve elinden tutanı olmayan bir ağaç gibi hissediyorum kendimi. Onu öyle özlüyorum ki. Şairin dediği gibi: Böyle bir özlemek görülmemiştir. Bilenmiş bir balta kılığında bir kez daha gelse, ben de şu kurak ve kımıltısız boynu seve seve uzatsam. Vurup geçse! Ya da ince bir toz bulutunun arkasından gelip yanaklarımda esse, kat kat boğum yarayı bir tükürükle iyileştirse.

Yarım kaldı aşkımız denir ya şarkılarda, şiirlerde. Orada bir hüzün madeni aranır. Aslında yarım, ilkokul öğrencilerine öğretilen bir kesir kavramı, bütünün yarısı, hüzün nerede? Hatta yarım kalmak, yaşanabilecek bütünün en az yarısının yaşanmış olması demektir ki, bu bir lütuftur. Bizimkisi birinci sayfada serap gibi yaşanmış, ikinci sayfayı ise hiç görememiş buruk bir hikâyenin başlarken son bulmasıydı. İkinci nefesi alamadı. Bir kere güneş doğdu günüme, sonrası hep güz. Yutkunamadığım kocaman yumru, bir yanım öyle eksik. Dedim ya, poyraz etkisiyle altmış derece eğilmiş ağaç, benim hikayem beyaz sayfada devrik cümle, ellerim ellerine ölesiye muhtaç… Kiraz kuşu kadar küçük elleri, yeniden okşar mı dallarımı?

Hayır Demirkan, hayır. Deyimler, yüzlerce yıllık gözlemlerin ardından dilimize yerleşmiş. Onlardan biri: umudun yeşermesi. Sadece bitkiler yeşerir, unutma. Umudun yeşermesi, hercai bir saksıda kuruyup gitti diye üzüldüğün orkidenin aniden patlayan tomurcuklarıdır. İnsanın bahçesinden, toprağından öte bir umudu olmamalı. Sen, o kiraz kuşunun kumda bıraktığı ayak izini bir ömür unutmazsın da; o, senin titrek dalını tanımak şöyle dursun, havalandığında bütün ağaçları aynı görür. Ve senin içindeki orman, harlayıp sönmeden sonsuza kadar yanar.

Dalıp gittin, başını öne eğme silkelen. Fener’in ışığına güven Demirkan, güzel günler göreceğine inan. Karanlık koridorlarda yürüyüp bastığı yeri bilmeyen bir adam gibisin şu an. İnsan, sütliman dalgalarla değil, hakikat buzuluyla çarpıştığı zaman alabora olur: eğer kendiyle dürüstçe yüzleşemiyorsa. Yelkenin parçalanmış senin. Etrafta kayalar yanında ben olmasam denize düşeceksin. Gerçi çoktan düşmüşsün, kalbin okyanuslar kadar derin, heyhat, girdabına kapıldığın deniz çok sığ be kardeşim.

Mevzu sığlık derinlik değil Ayaz. Alaska’da yan yana duran iki ayrı deniz var, neden birbirine karışmıyor? Mineral farkından. Bizim de kavuşmamızı engelleyen bazı farklılıklarımız vardı belki. Üç metrelik dalgalarda keyifle sörf yapacak bir maceracı değilim ben, kemiklerimde bir damlacık iz kalmış, onu bile kurutamıyorum. Aç kollarını ve şu yosunlardan yükselen melankolik havayı içine çek. Keşke şu mendireğin öbür ucunu İstanbul’a bağlasalardı da tabanlarımız soyulana, düşüp bayılana kadar yürüseydik. İnsana yürümek kadar iyi gelen bir ilaç görmedim. Fener gittikçe büyüyor, dönüş yolu yakın. Hah ufukta bir deniz otobüsü gözüktü! Deniz otobüslerinin oluşturduğu trafiğe, kirliliğe, yığdığı insan kalabalığına belki daha duygusuz bakabilirdim, ama benim için İstanbul Deniz Otobüsü, on bir yaşındaki bir çocuğun aylardır görmediği ailesine kavuşması demektir. İstanbul nüfusunun yarısı buraya doluşacak ama olsun, içi hasret dolu bir tek çocuğun ailesiyle kucaklaşması, her şeye değer…

Bak, sana ne anlatacağım Demirkan. Yıllar önce bir arkadaşımın dedesi vefat etti. Cenazesine gittik. Namaz, dua faslından sonra ölüyü mezara yerleştirdiler. Ben de toprak attım, yorulunca küreği bıraktım ve iki adım geri çekildim. Başkasının mezar taşına çivilendi bakışlarım. İçimde bir bora aniden bastırdı! Gözlerimi taştan ayıramıyordum. Sonra, hüngür sepelek ağladığımı söylediler, dediklerinden bir şey anlamıyordum, çünkü gözyaşım dudaklarımdan sızıp ağzıma girene kadar ağladığımın farkında bile değildim. Gözyaşının kusma isteği uyandıran yağmur suyu gibi bir tadı var. O anda berbat hissettim kendimi. Torunu, çocukları hiç kimse benim kadar ağlamıyordu. Sarıldılar, teselli ettiler beni. Beni yakından tanıyan arkadaşlarım, kendi ölülerimi hatırladığım için ağladığımı düşündü. Benim kafamda hâlâ yandaki mezar taşının tarihi vardı: 24 Ağustos 2005. O tarih cennetin kapı aralığıydı. Yıllar önce terk eden Bandırmalı sevgili, yıllar sonra o mezar taşında hatırlattı bana kendini. Sabahı ayrı güzeldi akşamı ayrı. Bizim böylesine mutlu olduğumuz bir günde ölmek nasıl olur? İnsanın ölesi varsa bile yarına bırakır, değil mi? O kızı, Nehir’i, bütün arkadaşlarım unutmuştu. Ben de Nehir’e toprak attım yıllar sonra. Kürekle paldır küldür değil; bir kum saati gibi avcumdan ağır ağır döktüğüm toprakla örtmeye çalıştım gönül mezarını. Örtmeyip eşeleseydim toprağı, kemiği etinden çoktan ayrılmış geçmişin hatıraları yüzükoyun dökülecekti önüme. Ne var ne yoksa dökülsün istiyordum bir yandan. Ben o günden sonra mezarlığa hep gittim Demirkan. Mezarlıklardaki ağaçlar en sessiz notalardan en güzel besteler yapar, ben dinlerdim. İkindi vakti guguk kuşları bir nefescik terennüm eder, ben eşlik ederdim. Çamların göğsünden reçine kokuları yükselir, ben duyardım. Geceye kadar kalırdım bazen. Gecenin rengi mezarlıklara bir başka yayılır, ben görürdüm. Orada zaman, ruha sarılan bir kefen. Gitmek durumunda kalırdım hep, bir gün beni dört kolluda getirecekleri bu yerden. Gitmek istemeyişime de üzülürdüm; çünkü bu, ölüme yaklaşmak ve yaşama git gide yabancılaşmaktı. Yaşamak, kulaklarımın devamlı olarak bir vapur düdüğü işkencesine maruz kalması demekti, en tenhadaki fısıldaşmalarda bile. Ölünün en geç çürüyen organı neresidir, biliyor musun? Kalbi. Suyla yuğulan bir kalp taşıyan insanların orası devamlı kanıyorsa da hiç çürümüyor, onu anladım. Ama kalbinin bozulmayan hassasiyeti her tarafını çürütüyor hayattayken. Bu yüzden çürümeyen tek sevgiye daha sıkı sarılıyoruz: pastoral sevgi. Bu yüzden mendireğin tam ortasında, dipsiz maviliklerin kucağında, deryada oynaşan kayıkların şırıl şırıl sesinde, Bandırma sahilinden güneye göç eden kuşların ılık nefesinde çok mutlu oluyoruz. Minik bir arının saniyede yüz defa kanat çırpışı gibi delice mutlu oluyoruz.

Nehir’e dair o kadar az görüntü kaldı ki aklımda. Avcunu çenesine alıp bana baktığında yay çizerdi taze dudakları ve ışıldayan cam yeşili gözleri, bir bahar yangını gibi gülümserdi. Ölçüsüz hayaller kurduran o bahar yangınından sarhoş bir yolcu gibi vurdumduymaz bir unutuşla çıkmayı nasıl isterdim! Oysa huyumu biliyordum, yanacaktım… Şu sinemdeki kor bir gün kül olursa, güneşli ekin tarlası küllerim burcu burcu savrulsun Marmara Denizi’ne.

 

 

Demirkan, yanında yürüdüğün bu adam, taştaki soluk bir tarih için yıllarca mezarlıklarda yatıp kalkmış bir adam. Üstelik mezarda yatan kim, hiç tanımadan. Söz meclisten dışarı, bence dünya tarihinin en ilginç aşığı benim. En büyüğü demiyorum, vardır benden daha delileri. Daha Mecnun’ları, daha Kerem’leri… O, beni bıraktıktan sonra neler yaptı, değişti mi, yaşlandı mı, Cemal Süreya’nın deyimiyle, her telinin içinde ayrı bir kalp çarpan canlı saçları, şimdiden kuruyup ağardı mı, bilmiyorum. Esas olan suret değil ki, mânâ. Benim yanımda sigaraya başlamıştı, belki içiyorsa hâlâ bisküvi kadar yumuşak sesi çatallaşmıştır biraz. Yaşadığını biliyorum ve yaşadığını bilmek, onun hakkında bilmek istediğim tek şey. Bunca yıl örtmeye çalışırken bir yandan eşelemişim, topraktan öte, papatya tozu kadar küçük bir umuda bağlanmışım, hani bir gün gelir de beni bulursa diye. Bir yanım da şöyle diyor: Düşgücünün mutlak egemenliğinde süren bir aşkın sıradışı güzelliği, gerçeklikte asla karşılık bulmaz. Kendime bunu kabul ettirdiğimden beri pek acı çekmiyorum.

Yaman âşıksın Ayaz, ama âşığın gönlünde sabır durmaz, korkunç bir sabır bu. Dervişlik yolunda ecel dikenli bir tevekkül seninki. Tek kanadı kırık… Bir de bugün hava açık olacaktı! Güneş de vakitsiz devrildi. Bulutlar ağlamaklı olup birbirinin üstüne yığıldı, kirpikleri nasıl da ıslak, göğe baksana. Seni evine bırakayım. Burada yolculuğa çıkmadan önce leylaki, pırıl pırıl bir aydınlık vardı. Bir fırtına kopardık dönüyoruz. Şimdi deniz coşup çatlıyor, dalgalar köpük köpük vuruyor sağdan, Bandırma’nın serin dağlarına konuşlanmış rüzgâr türbinlerinden gedikler açılmış sanki ateş ediyor bize. “Yatağından edilince bir yenisini kazıp akmaya devam eden bir nehir” olamadık biz Ayaz. Çünkü sarıldığımız yatağı çok sevdik, pınar çekilince hatıralarımızın toprağıyla teyemmüm ettik de yine vazgeçmedik, ince hicazkâr ruhumuz yeni yollar açıp oradan akmayı reddetti. Karanlık kuytularda taş gibi sessizliğimizle kurumadan önce; kalemimizin ucunu divane rüzgâra batırdık, dağa bayıra, çayıra çimene, inciye mercana yazdık, yazdık, yazdık.

Hadi gidelim.