Fethullah Gülen’in ayaklarına kapanan soytarılardan, cesur yürek gazetecilere

Fethullah Gülen’in ayaklarına kapanan soytarılardan, cesur yürek gazetecilere

1980’nin Aralık ayıydı…

Deniz Harp Okulu’nda bir gün sonra yapılacak ‘sonar’ dersinin sınavı için çalışıyorduk. Hocamız Yüzbaşı Kayhan Elitaş her sınıfta farklı problemler çözerek konuyu anlatırdı. Bu nedenle bütün sınıflarda çözülmüş soruları da dikkate alarak sınava hazırlanıyorduk.

Sınav günü geldi ve soru kâğıtları dağıtıldı. Hepimiz hayretler içerisinde kaldık. Soru bir taneydi ve çok kısaydı. Sınavda hepimiz döküldük.

Sınavdan sonra sorunun çözümünün ne kadar kolay olduğunu görünce de yıkıldık.

Sınav sonuçları açıklandıktan sonraki ilk dersinde hocamız kızgın bir şekilde sınıfa girdi ve neden bu kadar basit bir soruyu çözemediğimizi sordu. Hepimiz adeta koro halinde cevap verdik: “Efendim şimdiye kadar çözülen örneklere hiç benzemiyordu, kitapta anlatılanlarla da çözüm bulamadık”. Kayhan Yüzbaşı klasik siyah kalın çerçeveli gözlüğünü yukarı doğru ittirerek “Hayatta karşılaşacağınız sorunlar tabii ki öncekilerin tekrarı veya benzeri olmayacaktır. Böyle gerekçe mi olur?” diye tepki gösterdi. Başımızı önümüze eğdik.

* * *

Ülkemizde kumpasların çığlık çığlığa kutlandığı yıllardı…

30 Ağustos akşamı Zafer Bayramı resepsiyonuna gelenleri karşıladıktan sonra eşim ve bembeyaz üniformaları içerisindeki 15 erimiz ile masalara yöneldim. İlçemiz kaymakamı ve eşleri hanımefendi çok değerli ve vefakâr insanlardı. Masalarına yöneldiğimde kaymakamımız “Bu resepsiyonda erlerimizi görmek bizi çok mutlu etti” dedi. Resepsiyona katılan 15 er o gecenin yıldızlarıydı. Hangi masaya yönelsem ilk ifade edilen konu bu oluyordu.

2000’li yıllardan itibaren askere gelen gençlerin psikolojik dünyalarında olumsuz yönde ciddi değişimler olduğunu gözlemliyorduk.

Aile, mahalle, okul, iş ortamında çözülemeyen sorunlarla büyüyen gençler, askeri ortamda neticesi intihara kadar uzanan tepkiler gösterebiliyordu.

TSK bu değişimi oldukça öncesinde görerek tedbirler almaya çalışıyordu. Rehberlik merkezlerinin kurulması ve rütbeli personelin eğitimleri sayesinde acemi birliklerinden itibaren riskli grupta olan erlerin önemli bir kısmının yaşam kıvançları artırılmış, intihara kadar uzanan süreçlerin önüne kısmen de olsa geçilebilmişti.

Bu bilincin yansıması olarak resepsiyona katılan erlerimizin önemli bir kısmını sorunlu geçmişi olanlardan seçtirmiştim.

Denizaltı Filosundan yetişme Kurmay Başkanım Deniz Kurmay Albay Ergun Balaban çok çalışkan, dürüst ve güvenilir bir subaydı.

Erlerimizin yaşam kalitesinin artırılması için çok çaba gösterdi. Erlerimiz için giyim reyonu oluşturdu. Hafta sonu iznine çıkan erler şemsiye dahil ihtiyaç duydukları kıyafeti özgürce seçip kullanabiliyordu.

Kantinin bütün olanakları erlerimizin ihtiyaçlarına yönlendirerek maddi durumu kötü olanlara harçlık verilmesini sağladı.

Ödülü de balyoz kumpasından nasiplenmek oldu!

11 Şubat 2011’de sözde mahkeme salonunda üzerlerine kapılar kapatılarak tutuklananlar arasındaydı…

Tutuklandıktan sonra eşleri hanımefendi aracılığı ile küçük bir kâğıda yazdığı şu notu iletmişti: “Sayın Komutanım, sizinle yapacağımız daha çok işler vardı. Mümkün olmadı. Saygılarımla…”

Hayatta karşılaşacağımız sorunlar tabii ki öncekilerin tekrarı veya benzeri olmayacaktı…

* * *

30 Ağustos resepsiyonuna katılan erlerden birinin yaşam öyküsü çok ağırdı. Yürek dayanmazdı. Rehberlik merkezinden aldığım bilgiler doğrultunda 15-20 günde bir kendisiyle odamda baş başa sohbet ediyor, üzücü bir adım atıp atmayacağını bizzat değerlendirmek istiyordum. Maddi sıkıntısını asgari seviyede de olsa karşılıyorduk.

Erlere ilişkin sorunları atlamamak için kameraların görmediği yerlere şikâyet kutuları yerleştirmiştik. Düzenli olarak yazılanları okuyor tedbir almaya çalışıyorduk. İstismara çok açıktı ama tecrübe ile üstesinden geliyorduk.

Kurmay Başkanımın tutuklanmasının üstünden dört ay geçmişti. Emir astsubayım her hafta olduğu gibi yazılanları getirmişti. Mektuplardan biri doğrudan beni hedef almıştı. “(…) İnşallah sende tutuklanır cezaevini boylarsın. Anlarsın o zaman (…)” Detayları araştırınca yazanın ‘yaşam öyküsü çok ağır olan’ asker olduğunu tespit ettim. Komutanı disiplin cezası verince beni hedef almıştı. Çok üzülmüştüm…

O birlikten başka bir birliğe tayin olmuştum. Kısa bir süre sonra da tutuklanmaya gidecektim.

Yerime atanan değerli kardeşim Deniz Kıdemli Albay Yalçın Enç telefon ile beni aradı. “Komutanım burada bir askerimiz var. Teskere alıyor. Size bir hata yapmış. Özür dilemek istiyor. Bu nedenle aradım” dedi.

Yalçın vaktim az, malum gidiyorum, üzülmüştüm ama unuttum bile. Onun hayatı çok ağırdı. Söyle ona kaderi güzelliklerle dolu olsun. Özür dilemesine gerek yok!” dedim.

Hayatta karşılaşacağımız sorunlar tabii ki öncekilerin tekrarı veya benzeri olmayacaktı…

* * *

Kumpaslar sürecinde cezaevindeki genç arkadaşlar bana sık sık şu soruyu sorarlardı: “Bu filmin sonundan nasıl bu kadar eminsiniz? Bizi betona gömdüler. Umudunuzun kaynağı nedir?”

Onlara şu cevabı veriyordum. “İki dayanağım var. Birincisi sahadan. Ne demişti eski MİT mensubu ve şimdi Star Gazetesi yazarı Mahir Kaynak;

‘Silahlı Kuvvetlerdeki bazı dokümanlar ele geçirildi ve bunlar bir darbe hazırlığına uygun biçimde yeniden düzenlenerek kamuoyuna sunuldu ve darbe karşıtlığının yerleşmesi ve bu tavrın genelleşmesi sağlandı. (…) Medyanın durumu askerlerin yemin törenini andırıyordu. Herkes ne kadar demokrasiden yana olduğunu göstermek için kaleme sarıldı. Ancak bu meselenin birinci safhasıydı. (…) Kamuoyuna sunulan belgeler orijinal değildi ve elde edilen bazı bilgiler değiştirilmiş ve bir darbe planına uygun hale sokulmuştu. (…) Şimdi çok akıllı bir biçimde yürütülen projenin ikinci safhasındayız. Belgelerin değiştirilmiş olduğu ortaya çıkacak ve ne darbe kalacak, nede ordu düşmanlığı.’

Bu yarı resmi bir tebligattır. ‘Kusura bakmayın, bir proje var. Onu hayata geçiriyoruz. Sizleri seçtik. Merak etmeyin, biraz dayanın’ dendi. Bu bütün mahallenin bildiği bir sırdı.

İkincisi tarihsel süreç… Böyle gitmez… Tarihe bakın… Dışarının desteği ile en adi suçları işletirler. Verilen destek eroin etkisi yaratır, tatlı hayaller görülmeye başlanır. Ve kullanım ömrü dolunca da işlenen suçlar önlerine konur. Yeni bir süreç başlar. Ne kadar yatarız bilemem. Ama sürecin nasıl biteceğinden eminim.”

Şimdi her nedense hatırlanmaz ama o dönemde sık sık bir af çıkarılmasından bahsediliyordu. Hani PKK’ya çiçeklerin sunulduğu, karşılama törenlerinin yapıldığı dönemde.

Yani? PKK’ya af gerekiyordu. Çıkarılacak af askerleri de kapsayacağı için fazla tepki gösterilmeyecekti. Bir taşla iki kuş…

Sonuçta PKK affı hayata geçmediği gibi bu planı yapanlar başkalarının planına meze olmuştu… Hem de bütün uyarılara rağmen…

Hayatta karşılaşacağımız sorunlar tabii ki öncekilerin tekrarı veya benzeri olmayacaktı…

***

Tarih yaprakları 18 Şubat 2013’ü gösterdiğinde tutuklanalı yaklaşık 2 yıl olmuştu.  Ziyaret gününe Barış Terkoğlu gelmişti. Cezaevinden yeni çıkmış ve soluğu Hadımköy Askeri Cezaevinde almıştı. Kendisiyle o gün tanıştık.

Günlüğüme kendisini şöyle kaydetmişim: “Bugün Barış Terkoğlu ziyaretime geldi. Karşımda pırıl pırıl bir insan gördüm. Bir insanın kişiliği, tavrı ve yüz ifadesi bu kadar mı tertemiz olur? (…)”

Verilen süreyi çok verimli kullandık. Tabii bir İtalyan halk şarkısının sözlerini de birlikte dile getirdik.

Yıllar sonra tahliye olduk. Beşiktaş meydanında her hafta icra edilen Sessiz Çığlık eylemine eşi ve bebeği ile gelmişti. O gün de biraz sohbet etme imkânı bulmuştuk. Sonrasında onu Uğur Mumcu’nun yolunda birbirinden güzel yazıları ve kitaplarıyla izleyecektim.

*  *  *

 “Hayatta karşılaşacağımız sorunlar tabii ki öncekilerin tekrarı veya benzeri olmayacaktı…” diyecektim ki… Bu sefer şüpheye düştüm… Acaba bu sefer aynısı olmasa bile benzeri mi olacaktı?

Önce Barış Terkoğlu ve Hülya Kılınç, sonra da Barış Pehlivan tutuklandı. Murat Ağırel adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı ama itiraz üzerine tutuklandı. Odatv’ye yayın yasağı getirildi.

Şehit olan MİT personelinin deşifre olmaması için yapılması ve yapılmaması gerekenler temelinde hatalar vardır. Bu hatalar olduğu sürece konunun basına yansımasının çok önemi kalmadığı inancındayım.

Şehit olan MİT mensubu hakkında herhangi bir bilginin sızması istenmiyorsa alınması gereken tedbirlerin çok farklı olması gerekmez mi? Görüntülere baktığımda bu özeni göremedim. Her boyutu ile açık vardı. Bu açıklar olduğu sürece haberin yurt içinde kullanılmasına engel olunsa bile yurt dışında kullanılmasına nasıl engel olunacaktır? MİT’in konunun bu boyutu üzerine yoğunlaşması daha doğru olacaktır.

Odatv bu haberi özen ve hassasiyet göstererek vermişti.

Daha önce bir kısım basının MİT mensupları hakkında pervasızca yayın yaptığı ve haklarında hiçbir işlem yapılmadığı da ortada iken Odatv’nin göstermiş olduğu bu özen ve hassasiyete rağmen linç kampanyaları desteğinde gerçekleşen gözaltı yöntemleri, tutuklamalar ve yayın yasağı çok yanlış olmuştur. İnandırıcı da değildir.

Türkiye Barolar Birliği Başkanı ve 42 Baro bu uygulamaların hukuken yanlışlığına vurgu yaparken, büyük endişe duyduklarını da açıklamışlardır. Sayın Prof. Dr. Ümit Kocasakal’ın şu sözlerini dikkate almamak mümkün mü?

“Belirttiğim üzere bu yaşananlar, çok da üzerinden zaman geçmemiş acı hatıraları canlandırıyor, yeniden aynı ‘hortlakları’ çağrıştırıp, aynı ‘kâbusları’ görmemize neden olarak hukuk devletine olan inancı ve güveni sarsıyor. Kimse bir suç şüphesi varsa soruşturma yapılmasın demiyor. Ama bu şekilde hukuk çiğnenerek, amaca göre eğip bükülerek, usul kuralları bir ‘kamçı’ gibi kullanılarak değil. Nasıl ki Ergenekon ve Balyoz kumpaslarında amaç üzüm yemek değil, bağcı dövmek idiyse burada da aynı kuşku ister istemez insanın aklını kurcalıyor. Acaba yine mi… ?!”

Bu uygulamalara sosyal, görsel ve yazılı medyada alkış tutanların gerçeğini bilmeyen yok. Bunların bir kısmı devletine sahip çıktığına inanırken, büyük bir kısmının derdi devlet değil. Onlar yaralı… Yaraları ise FETÖ bağlantıları…

Onlar FETÖ’nün çeşitli kademelerindeki elemanlardı. Kendi söylemlerine göre artık değillermiş… Acaba onlar için hukuki süreç işletilse bugün alkış tutanlar arasında olurlar mıydı? Onların ipliklerini pazara çıkaran Odatv’ye düşmanlıklarının nedeni budur.

İşte devletin, hukuk sistemimizin, biz vatandaşların en güvenmemesi gereken kesim de bunlardır. Onlara ilişkin inkâr edilemeyecek bütün belge ve kayıtlar ortadadır. Koşullar biraz değişse, zemin biraz kaysa ve Fethullah Gülen denen şeytan Türkiye’ye dönse… Bunlar o şeytanın ayaklarını öpmek için hava limanında kuyruğa girerler… Türkiye’de bundan şüphesi olan var mıdır?

Devletine sahip çıkma adına tepki gösterenler ise konunun özünü kaçırmamalıdır. Bunun için de Prof. Dr. Sayın Ümit Kocasakal’ın yukarıdaki açıklamalarının yer aldığı Veryansıntv’deki yazısını ve gazetecilerin ifade tutanaklarını düşüncelerinin değişmesi korkusuna rağmen dikkatle okumalıdırlar. Sonra da FETÖ’nün yurt dışındaki üyelerinin paylaşımlarını…

Yargıdan muaf olunmayı savunan yoktur. Ancak yöntemi inandırıcı olmadığı için ciddi şüphe oluşturmaktadır. Sorun da budur. Suçlu olanlar yargıdan kaçar ve buna kendilerinin bile inanmayacağı gerekçeler (!) üretir. Örnekleri çoktur…

* * *

Günlük siyasi çalkantılar irademizi ve aklımızı yiyip bitiriyor. Olaylara, taraftarı olduğu takımın oyuncuları sahaya döner bıçakları ve baltalar ile çıksa bile bunu da savunacak kadar bilincini yitirmiş fanatikler düzeyinde bakmamalıyız.

Unutmayalım ki “İradesiz akıl değersiz, akılsız irade ise tehlikelidir” (*). Ülkemiz askeri, ekonomik ve siyasi olarak bu kadar tehlike altındayken Odatv ve benzeri olayların bir tesadüf olduğuna inanmıyorum. Sürekli dikkatlerimizi yoğunlaştıracağımız kurgular önümüze sürülüyor ve “cambaza bak” oyunu sergileniyor…

Göçmen sorununa bakalım…

Ekonomik sorunlara bakalım…

Suriye, Irak, Libya, Doğu Akdeniz’de yaşadığımız sorunlara bakalım…

Bakalım, bakalım, bakalım…

* * *

Doğu Akdeniz’de tansiyon her geçen gün yükselmektedir. Son olarak iki Rus firkateyni daha Akdeniz’e indi. Çeşitli ülkelerin denizaltılarının da sinsi sinsi dolaştığını vurgulayalım.

Suriye’deki gelişmeler Libya’yı unutturmasın.

Doğu Akdeniz’de bir gemimize ‘bir süre kimliği belirsiz kalacak’ bir denizaltıdan torpido atılabilir. TCG Muavenet olayını, çuval olayını unutmayalım…

Suriye’deki sahil bataryalarından, insansız hava aracından veya örneğin Mısır savaş gemisinden bir gemimize kazara(!) güdümlü mermi atılabilir. Akdeniz’deki Rus firkateynlerinden Suriye’de konuşlu birliklerimize kazayla(!) curiese füzesi atılabilir…

Böyle bir operasyonun yaratacağı etki kimlerin işine gelmez ki? Olmaz demeyelim…

Tehlikenin farkında olalım…

* * *

Biz vatandaşlar FETÖ ve 15 Temmuz kalkışmasının yargı sistemimize verdiği hasarın bilincindeyiz.

Ancak, yargı sistemimizin bir türlü normalleşememesinden de artık bıktık.

Yargı sistemimiz kendilerinin bir sopa ve tehdit unsuru olarak kullanılmasına veya böyle bir algının oluşmasına izin vermemelidir.

* * *

En azından gazetecilerin tutuksuz yargılanması aşamasına niye gelemiyoruz?

Odatv ile Barış Terkoğlu, Hülya Kılınç, Barış Pehlivan ve Murat Ağırel’e yönelik haksız ve tepkisel uygulamalar hukuki zeminde normalleştirilmelidir. Öncelikle tutuklu olanlar tahliye edilmeli, yargısal sürecin her aşaması saygın ve güvenilir bir şekilde tamamlanmalıdır.

 “(…) İnşallah sen de tutuklanır cezaevini boylarsın. Anlarsın o zaman (…)” diyen Mehmetçiğin yaşam öyküsü çok ağırdı. 21 yaşındaki bu delikanlının yaşam öyküsünün sorumlusu da kendisi değildi. Buna rağmen çok kısa bir süre zarfında yaptığı hatanın farkına varmıştı.

İyi de, yakın zamanda bunca yaşadığımız alçaklıklarda en önde mücadele eden ve bedel ödeyen bu “cesur yüreklerin” maruz kaldıkları hukuksuzluklara karşı bu pişmanlığı duymayacağınızı mı zannediyorsunuz? 

Hepimiz kendimize “Bu insanlar kadar FETÖ ile mücadele ettim mi, bedel ödedim mi” diye sormalıyız. “Hata yaptık” söylemlerinin tekrarlanmasına fırsat vermeyelim…

Yurt dışında keyif çatan FETÖ’nün elitleri bu süreci altın vuruş olarak görmüşler. Bir kısmı “Biz masumuz, geçmişte yaşananları biz yapmadık. Size yapılan haksızlıklarda biz sizin yanınızdayız” diyerek iyi polis rolü oynarken, bir kısmı da “Oh olsun! Beter olun! Bizim ipliğimizi pazara çıkarıp, engel olur musunuz? Görün gününüzü” diyerek buradaki güya kripto (!) elemanları ile birlikte kötü polis rolü oynamaktadır.

Bu durum da aklıma yakın bir dostumun geçenlerde Peru’da, Titicaca gölünden göndermiş olduğu bir videoyu hatırlattı. Bir köyde uzun kanatları olan bir kuş süzülerek yere doğru iniyordu. Ben kuşun bir atmaca olduğundan oldukça emindim. Ama yanılmıştım. Meğerse akbabaymış… Çok yakın plan çekimler sonrası ikna oldum… Aman dikkat…

Hayatta karşılaşacağımız sorunları kendi irademiz (!) ile öncekilerin tekrarı veya benzeri olacak şekilde yeniden kurgulamayı başarmayalım. Bu kapsamdaki sorular da cevapları da bellidir. Öyle değil mi?

Vatanını ve milletini gönülden sevdiğine inandığım cesur yürek gazeteciler Barış Terkoğlu, Barış Pehlivan, Murat Ağırel ve Hülya Kılınç’a, Barış Terkoğlu’nun hapishane ziyaretinde bana yazdıklarıyla seslenerek bitirelim;

“Zor günlerin hepimiz için güzel günlere döneceği inancıyla…”

 

(*) Hitler’in Generalleri Konuşuyor. B.H.Liddell Hart (Çeviri Selçuk Uygur-Kronik Kitap)