Filolog ve Ansiklopedist Filozof Kaşgarlı Mahmud

Filolog ve Ansiklopedist Filozof  Kaşgarlı Mahmud

Divanü Lügati-t Türk gibi bir şaheserle anılan ve asla unutulmayacak olan bir Türk filozofudur. Ölümü 1090 yani 11. Yüzyıl’dır. Kaşgarlı Mahmud büyük bir filologdur, dil felsefecisidir. Divanü Lügati-t Türk sadece bazılarının yapmış çok yüzeysel yorumlara bakarak Araplara Türkçe öğretmek amacıyla yazılmış değildir, çok daha derin nedenleri vardır. Dönemin siyasi, sosyal, kültürel ve dini itkileri Kaşgarlı Mahmud’un Divanü Lügati-t Türk’ü yazmaya yöneltmiştir.

Doğu Türkistan sınırlarında buluna Bargsan’da doğmuştur. Daha sonra bütün Türk boyları ve illerinde günlerce, aylarca gezerek Türk ağızlarını, Türk lehçelerini, Türkçenin farklı Türk halklarına göre gramatik yapısı, ses benzeşimi ve harfleriyle ilgili genel olarak Türk dilin temel ilkeleriyle ilgili pek çok araştırmalar yapmış. Ve yapmış olduğu bu araştırmalar sadece dilsel açıdan sözlük oluşturmak değil, aynı zamanda çok önemli bir kültür tarihine de imza atmış olmaktadır.

İlk Türk sözlükçüsü, etnologu, etnografyacısı, halkıyatçısı, toponomıstı ve coğrafyacısı olması dolayısıyla, topladığı malzeme üzerinde adeta titremiş, en derin noktalarına temas ederek onları değerlendirmiştir.[1]

Kaşgarlı Mahmud gerçekten de Divanü Lügati-t Türk ile modern anlamda Türkoloji’nin ilk temellerini atmıştır. Türkoloji, Türklerin dili, kültürü, dini, yaşayış biçimleri ile ilgili her türlü kültürel veriyi toplayıp getiren ve bu bakımdan da çalışma alanları olarak Türklerin bütün yaşam hikâyelerini, öykülerini, yaşam biçimlerini ele alan bir bilimdir. Bu nedenle Kaşgarlı Mahmud modern anlamda ilk Türkolog olarak anılmaktadır. Divanü Lügati-t Türk müthiş bir dil ve filoloji eseridir. Aynı zamanda Kaşgarlı Mahmud iyi bir ediptir. Bundan dolayı ona biz Türk filozofu diyoruz. Eğer Wittgenstein Kaşgarlı Mahmud’un yazdığı bu eseri okusaydı ilk önce Felsefi Soruşturmaları yazardı. Yani önce Tractatus’u yazmaktan vazgeçerdi. Wittgenstein, Tractatus eserinde “Benim dünyam dilimin ifade ettiği kadardır” der. Oysa Divanü Lügati-t Türk sözcüklerin bile erişemediği Türk halklarının ananelerini, kültürlerini, yaşam biçimlerini, jest ve mimiklerini dil ile ifade etmeye çalışmıştır. Yani dil bütün kültürel unsurlara, kılcal damarlarına kadar girmeye çalışmıştır. Bunu önce sözcüğü vererek sonrada sözcüğün arka planındaki anlam evrenini şiirlerle, olaylarla, öykülerle anlatarak yapıyor. Demek ki Türkçe aslında keşfedilemediğinde dolayı kudreti ortaya çıkamayan bir dildir. İşte bu kudreti Divan-ı Lügati-t Türk ortaya çıkarıyor.

Yayın tarihinden itibaren, dünya Türkologları Divan’dan çok yararlanmışlardır. İlk olarak eserden faydalanan Batı bilginlerinden ünlü dilci Fritz Hommel olmuştur. Sümerceyi Altay dil ailesinden sayan bu bilgin, 1915 yılında yayınladığı “Zweihundert Sumero-Türkische Wort-vergleichungen” adlı eserinde, Türk ve Sümer sözcükleri arasında bir karşılaştırma yapmıştır. Bu suretle Sümer ve Türk dilleri karşılaştırılmasında Kaşgarlı Mahmud’un da verimli bir payı olmuştur. Batı bilginleri arasında Divan’ı en iyi işleyen Alman Carl Brockelmann olmuştur. Divan’ın Türk dili ve kültürü araştırmalarındaki değerini en iyi sezen bu bilgin, Divan’daki atasözlerini, halk edebiyatı örneklerini ve Türk edebiyatı ve dili ile ilgili bulunan bütün kısımları Almanca yayınlamak suretiyle, dünya ilim âleminin dikkatini bu esere çekmiştir.[2]

Kaşgarlı Mahmud bu eserini Bağdat’ta bitiriyor. O zamanlar henüz daha irade Araplardadır. Fakat Türkler hemen hemen 9. Yüzyıl sonlarından itibaren görünüşte Arapların ama fiiliyatta kendilerinin hâkim olduğu büyük bir coğrafyadalar. Türklere yakın olan işini kolaylaştırabiliyor, kolay yaşayabiliyor. Divanü Lügati-t Türk’ün yazıldığı zamanlarda Türk yöneticilere yakın olmak için insanları adeta yarıştıkları bir dönemdir. Ve Türklerle iyi geçinmenin kendi hayırlarına olacağını düşünen diğer bütün kavimlerde Türkçe öğrenme hareketi başlamaktadır. Fakat diğer taraftan genellikle Türklerin yönetici olduğu saraylarda, dergâhlarda, devlet birimlerinde hala bilim dili Arapça, resmi dil Farsça olmaya devam ediyor. Kaşgarlı Mahmud da diyor ki: O kadar yönetimdeyiz, Türk halkları her yere yayılmış durumda ve Türkçenin genel geçer bazı ilkeleri var. Ve bu Türkçe pek çok Türk halkının çok zengin kültürünü, siyasetini, yaşam biçimlerini yansıtıyor. Nasıl olurda Arapça ve farsça gibi kullanabilecek dili olmaz. En az Arapça ve farsça kadar Türkçenin de kudretli olduğunu ve egemenliğin Türklerin elindeyken hala Farsçanın bir dil olarak kullanılmasının doğru olmadığını ve Türkçeyi mutlaka Araplara ve Farslara da öğretmemiz gerekiyor demektedir. İşte Divanü Lügati-t Türk’ü bu sebepten yazmaya karar veriyor. Sadece Türkçeyi öğretmemiştir, Türk halklarının İslam öncesinden gelen sözcük hazinelerini, kültürünü, geçmişini, siyaset felsefesini de beraberinde getirmiştir.

Başlangıçta İslamiyeti yeni bir din olarak kabul eden Türkler, daha sonraları gösterdikleri yararlılıklar karşılığı olarak Türk dilinin öğrenilmesini, adeta dini bir vecibe haline getirmişlerdir. İşte bu dil öğretimi vecibesini üzerine alanların başı Kaşgarlı Mahmud’dur.[3]

 Aslında doğrudan doğruya Divan İslam öncesi Türk kültürü ile İslamlaşma ve İslamdan sonra ortaya çıkan Türk kültür ve geleneğinin de temel yol haritalarını çizmiştir. Fakat başka bir noktaya daha değinmemiz gerekirse Kaşgarlı Mahmud iki uydurma hadisten söz eder. Hz. Muhammed’e nispet edilen hadislerden bir tanesi; başka kavimlere kızdığım zaman üzerlerine Türkleri saldırtırım, Türkler benim askerimdir. Bir diğeri ise; Türk dilini öğreniniz, çünkü onların egemenliği uzun sürecektir. Bunlar uydurma hadislerdir ve Kaşgarlı Mahmud bunları kullanmaktadır. Gerçi önsözde ben bu hadisleri başkasından aldım demiştir. Fakat bildiğimiz gibi emevileri öven hadisler, Türkleri öven hadisler, başka milletleri yeren hadisler buna benzer bir kavmi veya topluluğu leh ya da aleyhte kullanılan hadislerin hiçbir geçerliği yoktur. Aslında Kaşgarlı Mahmud, Türkçenin kudretini o kadar güzel ortaya koymuştur ki bu uydurma hadisleri söylenmesine bile gerek yoktu. Biz 20. Yy. da dil felsefesiyle boğuşurken, Divanü Lügati-t Türk’ün nasıl da dil felsefesi yapılmak için elverişli bir ansiklopedi, Türk halkları, kültürleri ve dilleri, bir filoloji ansiklopedisi olduğunu hep ihmal ederiz. Bunu özellikle dile getirmemiz gerektiğini düşünmekteyiz. Böyle bir eserin yazılmasında Kaşgarlı Mahmud’u teşvik eden şey Kaşgar’da ve diğer Uygur bölgelerinde ve pek çok Türk illerindeki medreselerde eğitim öğretim dilinin Arapça olmasıydı. Ve insanlar Müslüman olmak için ancak Arapça eğitim öğretimle mümkün olabileceğine inanmaya o zaman başlamışlardır. Ve İslam adı altında Arap kültürünün nasıl o medreselerde boca edildiğini görmekteyiz. Çünkü dil sadece bir taşıyıcı değildir. Dil, bize bir dünyayı resmeder, dünyanın tablosunu gösterir. Sözcük, bize dilde bir anlam evreni gösterir. Zaten Divanda da bu söylenmektedir. Bir şeyin altını daha çizmek gerekirse Türkçe sözcükler, isimler, adlar, eylemler, kiplikler, belirli köklerden türeyen ve Türkçenin kendi gramatik kurallarına uygun olarak gelişen bir süreci gösteriyorlar. Ama Arapçadan veya bir yabancı dilden bir sözcük alındığı zaman olduğu gibi alıyoruz yani adeta bir ağacı kendi ormanından söküp kendi ormanınıza dikiyorsunuz, o ağacı kendi ormanından ettiğiniz gibi getirdiğiniz ağaç sizin ormanınıza da uymuyor. Çünkü onun kökü, türeyişi kendi dilinde, anlam evreninde mümkündür. Basit bir örnek vermek gerekirse müsaade istiyoruz deriz. Müsaade kelimesi Arapça kökenlidir. Müsaade kavramı müşareket bildiren yani karşılıklı yapılan bir işi bildiren mefail vezninde bir Arapça kelimedir. Müsaade dediğimiz zaman bir Arap yardımlaşabilir miyiz dediğimizi anlamaktadır. Türkçede kullandığımız anlama gelmez. Hem Arapçadan kelimeyi alıyoruz, yabancılaştırıyoruz hem de Türkçeye getirip dondurulmuş bir buz kalıbı gibi koyuyoruz, onu Türkçeye kazandırmak içinde Türkçe bir fiil koymuşuz. Bu da Türk insanının anlam evreninin daraltılmasına sebep olmaktadır. Çünkü sözcükler anlamlarıyla birlikte gelmezlerse, kullandığımız o sözcük bizim anlam evrenimizi temsil etmemiş oluyor. Düşüncede, duyguda, ahlakta, dinde, bilimde ve siyasette ki kısırlık buradan gelmektedir. İşte Divan-ı Lügati-t Türk diyor ki: Türkçe var. Tekrar önemini belirtmemiz gerekirse Divan-ı Lügati-t Türk filolojik, kültür antropolojisi, siyaset felsefesi, dil felsefesi ve dilin bir takım gramatik yapılarıyla ilgili bir edebiyat şaheserdir. Gerçekten de her sözcüğün arka planını örneklerle vermesi hem de çok anlaşılır bir üslupla ve yöntemle vermesi Kaşgarlı Mahmud’un çok önemli bir marifetidir.

Bu şaheserin bulunması şöyle olmuştur: 1920’ler de bir hanımefendi sahafa kitap götürür. Elinde Divanü Lügati-t Türk vardır. Ziya Gökalp’in dikkatini çeker. Bu eserin değerini Ziya Gökalp çok iyi bilir ve bastırmak ister. Fakat onu ele geçiren ve değerini bilen başka birisi hayır ben bastıracağım der. Zaten Divan 1920’ler den sonra basılır ve Türkiye’de öyle tanır. 11. Yüzyıldan ta bugüne kadar Divanü Lügati-t Türk bütün gücüyle geliyor. Türkçenin felsefe dili olamayacağını, bilim ve kültür dili olamayacağını söyleyen dünyanın en cahil en geri kalmış insanlarıdır. Bir takım örnekler vermemiz gerekirse, Arapçada Kıtal olarak kullanılan karşılıklı vuruşmak anlamına gelen bu sözcüğü, Türkçede böyle bir anlama gelen bir kelime olmadığını söyleyip kullanıyoruz denmektedir. Ancak Kaşgalı Mahmud Divanü Lügati-t Türk’te Ölüt kavramını kullanarak bunun karşılığını vermektedir. Ölütçi de katil anlamına gelmektedir. Biz adam öldürene katil deniyor demekteyiz. Katil zaten Arapçadan katil ismi fail vezninden gelir adam öldüren anlamıyla kullanılır. Yani biz adam öldürene, ‘adam öldüren’ deriz. Gördüğümüz gibi yabancı bir dilden alınan bir sözcüğü, istediğimiz gibi kendi dilimizde kullanamamaktayız. Divanü Lügati-t Türk’te bir diğer sözcüğü incelememiz gerekirse Ulasköz sözcüğünün anlamı olarak bunlar mini ulasköz, kara mengiz, kızılyüz, andın tamar tükel tüz, bulnap yola ol kaçar. Yani şunu söylemektedir; baygın göz, esmer beniz, pembe yüz beni tutsak eder o çehreden bütün güzellikleri damlar beni tutsak ettikten sonrada kaçar demek istenmektedir. Ulasköz sözcüğü baygın ve sarhoş bakan göz anlamına gelmektedir ama arkasında koskoca bir şiir olarak açıklanmaktadır. Bugün İslam dinini Türklere yarım yamalak Arapça ve Farsça sözcüklerle anlatamaya çalışan bazı cahiller de Türkçe kavramları kullanmamak için ellerinden geleni yapmaktadırlar. Türkçeyi katlettikleri gibi Arapçayı da katletmişlerdir.

Kaşgarlı, Türk dilinin kaynağına, Türk halklarına inmiştir. Dilin kaynağının ‘halkın tümel ruhu’[4] olduğunu fark etmiştir.

Dil beğenisi ve yetisi yüksek tekil kişilerin dilin yetkinleşmesine katkıları açıktır. Örneğin Sophokles, Platon ve Demosthenes gibi tekil bireyler “Yunan dilini”; Dante ve Aristoteles “İtalyan dilini” ve Haller, Klopstuck ve Goethe “Alman dilini” geliştirmişlerdir. Kaşgarlı Mahmud da Türk dilini işte bu Divan’ı ile geliştirmiş; hatta adeta yeniden yaratmıştır. Çünkü dilin güvencesi ve geleceğinin ‘halk’ ve halkın arasından çıkan ‘büyük tekil tinler’ olduğunun bilincindedir. O, dili halktan koparmadan soylulaştıran bir Türk filoloğudur. [5]

Divanü Lügati-t Türk’te Türk kim diye soruluyor ve Türk Nuh’un oğludur, Türkün kökü çok eskilere dayanmaktadır diye cevaplanıyor. Türk kimdir diye sorulduğu zaman yanıt olarak Türkün temel özellikleri sayılmaktadır. Güzellik, görgülü, sevimli, tatlı, büyükleri ağırlayan ve saygı gösteren, sözünü yerine getiren, sadelik özelliğini taşıyanlar diye yanıtlamaktadır. Ve bizlerinde bu güzel Türkçemizin farkında olarak Türkçeyle kendimizi sağaltmamız gerekmektedir.

[1] Ahmet Caferoğlu, Kaşgarlı Mahmud, MEBY., İst. 1999, s. 32-33.

[2] Ahmet Caferoğlu, Kaşgarlı Mahmud, MEBY., İst. 1999, s. 14.

[3]Ahmet Caferoğlu, A.g.e., s. 10.

[4] Onur Bilge Kula, Dil Felsefesi Edebiyat Kuramı-I, Türkiye İş Bankası, İst. 2012, s. 35, 38, 58, 69.

[5] Onur Bilge Kula, A.g.e., s. 85, 88.