Fransız natüralist: Guy De Maupassant

featured

Ali Yıldız yazdı

Guy de Maupassant, 5 Ağustos 1850 tarihinde Dieppe yakınlarındaki Miromesnli şatosunda dünyaya geldi. Ailesinin zenginliği, anne tarafından geliyordu. Annesi, babasıyla anlaşamayınca boşanmış; iki oğlunu da yanına almıştı. Maupassant için, her şey kilisenin okuluna yazdırılmasıyla başladı. Dini eğitime ayak uyduramadığı gibi, tanrıyla da hesaplaşmaya girişmişti. Sonunda kendini okuldan kovdurmayı başarmış, rahata ererek geçiş yaptığı Rouen Lisesi’ni bitirdi. Paris’te Hukuk eğitimi almaya başlamıştı ki, Almanya ile tutuşulan savaş yüzünden, üniversite eğitimine ara vermek zorunda kaldı. Gönüllü olarak savaşa katılmıştı.

Savaş sonrası, Normandiya’dan ayrılarak Paris’e yerleşti. On yıl boyunca Denizcilik Bakanlığı’nda çalışan Guy de Maupassant, şiir sevdasının ardından, savaş yıllarında tanıklık ettiği anılarını, öykülerine yansıtmayı deneyecekti. Ne de olsa, edebiyat eleştirmenleri tarafından modern romanın kurucusu ve dünyaca ünlü Madam Bovary kitabıyla tanınan natüralizmin (doğalcılığın) öncüsü Gustave Flaubert, anne tarafından akrabası sayılırdı. Onun desteğiyle, 19. yüzyılın önemli yazarları Emil Zola, İvan Sergeyeviç Turgenyev, Edmond de Goncurt ve Henry James’la tanışıyor, yayın dünyasına adım atıyordu.

Evlenmemiş olsa da, birlikte yaşadığı kadından üç çocuğu olmuştu. Ancak gençliğinde yakalandığı frengi hastalığı, akıl sağlığını bozmaya başlamıştı. 1887 yılında yayınlanan Le Horla öyküsünde, delirmesinin ilk belirtilerini yazdı. Peşini bırakmayan ikinci kişiliğinden kurtulabilmek amacıyla, Bel Ami adını verdiği yatığıyla uzun yolculuklara çıktı. Kendinden kaçabilecek miydi, bunu zaman gösterecekti.

Geri dönmüştü, çalışma masasının başındaydı. Yazım biçemi gitgide, yaşadıklarını aktarmaya evrilmişti. Günlük biçiminde kaleme aldığı Le Horla, Bir Deliden Mektup ile O mu? öyküleri, fantastik ögelerle doluydu ve gotik yazın tutkunları tarafından, ileriki yıllarda baş tacı edilerek, korku antolojilerine alınacaktı. Guy de Maupassant’ın gücü, hem Gustave Flaubert, Emil Zola gibi klasik yazın ustaları, hem de hafife alınan gotik yazın gözdeleriyle birlikte anılmasında saklıydı.

Le Horla öyküsünün son cümlesi şöyleydi:

Benim kendimi öldürmem gerekecek!…” 

Kendisiyle cebelleşmekten kurtulamıyordu. Artık dayanacak gücü kalmamıştı… Gırtlağını keserek ölmek istemesi üzerine, 1893 yılında akıl hastanesine yatırıldı. Hayatının son yılı oldu. 6 Temmuz günü, henüz 43 yaşındayken hayattan ayrıldı.

[email protected]

 __________

Guy de Maupassant

İP *

Goderville dolaylarındaki tüm yollardan köylüler ve karıları kasabaya doğru geliyorlardı. Pazar kuruluyordu çünkü. Erkekler, ağır işlerin, beli büküp sol omzu yukarı kaldırarak sabana abanmanın, yere sağlam basabilmek için dizleri ayırarak biçmenin, daha bir sürü ağır ve zorlu toprak çalışmalarının sonucu olarak biçimini yitirmiş, çarpık bacaklarının her devinişinde bütün bedenlerini öne doğru eğerek ağır adımlarla ilerliyorlardı. Yakaları ve kol uçları ak nakışlırla süslü, cilalanmış gibi parlak, uçmaya hazır balonlara benziyor, balınların orasından burasından bir baş, iki kol, iki bacak çıkıyordu.

Kimileri bir iple bir inek ya da danayı çekiyor, karıları da arkada, daha yaprakları üzerinde olan bir dalı hayvanın büğrüne indirerek yürüyüşünü hızlandırmaya çalışıyorlardı. Kollarında geniş sepetler taşıyorlar, sepetlerin kimilerinden piliç, kimilerinden ördek başları çıkıyordu. Kocalarınınkinden daha kısa, daha canlı adamlarla yürüyorlardı. Kara kuru, dik gövdeleri, düz göğüslerinin üzerinden iğnelenmiş, daracık şallarla sarılı, başları saçlarına yapışmış, üzerine bir başlık oturtulmuş ak bezlerle örtülüydü.

Sonra, bir beygirin sarsıntılı koşusuna uymuş bir araba geçiyor, yanda oturan iki adamı, dipte oturan ve sarsıntıları azalmak umuduyla tahtalara yapışan bir kadını garip bir biçimde sarsıyordu.

Godevville Alanı’nda büyük bir kalabalık, birbirine karışmış insan ve hayvanlardan oluşan bir kargaşa vardı. Topluluğun yüzeyinde öküzlerin boynuzları, zengin köylülerin kendileri de, tüyleri de uzun şapkaları, köylü kadınların başörtüleri seçiliyordu. Cırtlak, tiz sesler sürekli ve yabansı bir uğultu oluşturuyor, ama zaman zaman keyifli bir köylünün güçlü göğsünden kopan bir kahkaha ya da evin duvarına bağlanmış bir ineğin uzun böğürtüsü bu uğultuyu bastırıyordu.

Her şey ahır, süt, gübre, ot ve ter kokuyor, ortülığa köy insanlarına özgü şu kekre, mide bulandırıcı, insansı ve hayvansı hava yayılıyordu.

Breauteli Hauchecorne Usta, Goderville’e yeni gelmişti daha, alana doğru yürürken, yerde ufacık bir ip gördü. Gerçek bir Normandiyalı olarak tutumlu adamdı, işe yarayabilecek her şeyi toplamanın iyi olduğuru düşündü, romatizmalı olduğundan güçlükle eğildi. İncecik ip parçasını yerden aldı; özenle sarmaya hazırlanırken, saraç Malandain Usta’nın kapısının eşiğinden kendisine baktığını gördü. Eskiden, bir yular konusunda araları açılmış, her ikisi de kindar olduğundan, bir daha konuşmamışlardı. Hauchecorne Usta, düşmanının kendisini pislik içinde bir ufacık ip parçası alırkan görmesi karşısında bir tür utanca kapıldı. İpi çabucak gömleğinin içine sakladı, sonra partolonunun cebine sokuşturdu, sonra yerde bir şey arıyormuş da bulamıyormuş gibi yaparak başı önünde, bedeni sızılarla iki büklüm, Pazar yerine doğru yürüdü.

Hemen sonra, sonu gelmez pazarlıklarla çalkalanan, gürültülü ve ağır kalabalığın içinde gözden silindi. Köylüler inekleri elleriyle yokluyor, gidiyor, geri geliyor, kazık yeme kuşkusu içinde duralıyor, satıcının gözlerini inceliyor, durmamacasına adamın kurnazlığını, hayvanın kusurunu ortaya çıkarmaya çalışıyor, karar vermeyi bir türlü göze alamıyorlardı.

Kadınlar, tavuklarını, ördeklerini çıkarmış, ayakları bağlı, ibikleri kıpkırmızı, gözleri şaşkınlıkla dolu olarak yere bırakmışlar, ayaklarını kocaman sepetlere dayamışlardı.

Önerileri dinliyor, duygusuz bur yüz, soğuk bir tavırla fiyatlarda dayatıyor ya da önerilen indirimi birdenbire benimseyiveriyor, ağır ağır uzaklaşan müşterinin arkasından sesleniyorlardı:

“Tamam, Anthime Usta, verdim gitti.”

Sonra, yavaş yavaş, alan boşaldı, kilisenin çanı öğleyi vurunca, uzaklarda oturanlar hanlara dağıldılar.

Jourdain’in hanında, koca avlu, körüklü, körüksüz, yaylı, yaysız, iki tekerlekli, dört tekerlekli, eski, yeni arabalarla doluydu, kimi kollarını insanlar gibi havaya kaldırmış, kimi de burnunu yere, kıçını havaya dikmişti. Büyük salon da aynı biçimde yemek yemeye gelenlerle doluydu.

Masaya oturanların tam karşısında, koca ocak alev alev yanıyor, sol sıradakilerin sırtına bir sıcaklık salıyordu. Piliçlerle, güvercinlerle, butlarla donanmış üç şiş dönüyor, güzel bir kızarmış et ve etlerin kızarmış yüzeylerinden damlayan et suyu kokusu keyifle tutuşuyor, ağızları sulandırıyordu.

Tüm saban aristokrasisi karnını burada, hem hancılık, hem atçılık yapan Jourdain Usta’nın, bu paralı açıkgözün hanında doyururdu.

Tabaklar gidip geliyor, sarı elma şırası ğüğümleri gibi bunlar da çabucak boşalıyordu. Herkes işlerini, alıp sattıklarını anlatıyor, ürünlerin nasıl olduğu soruluyordu. Hava yeşillikler için iyiydi, ama buğdaylar için parlak sayılmazdı.

Birdenbire, avluda, hanın önünde bir davul gümbürdedi. Bir-iki ilgisiz dışında, herkes ayağa fırladı hemen, ağızlar dolu, peçeteler elde, kapıya, pençelere koşuldu.

Kasabanın tellalı, davulunu bir süre dövdükten sonra, tümcelerini ters vurgulayarak, kesik kesik bağırmaya başladı:

“Godervillelilere, genel olarak herkese, pazara gelenleri duyurulur ki, bi sabah, Beuzeville yolunda, saat dokuzla on arasında, içinde beş yüz frank ve bazı makbuzlar bulunan, kara renkte bir meşin cüzdan düşürülmüştür. Bu cüzdanı bulanın hemen belediyeye ya da Mannevilleli Fortunè Houlbréqu Usta’ya getirilmesi rica olunur. Getirene yirmi frank ödül verilecektir.”

Sonra gitti. Davulun boğuk vuruşları ve tellanın hafiflemiş sesi bir kez de uzaktan duyuldu.

Herkes bu olaydan söz etmeye başladı o zaman, Houlbréqu Usta’nın cüzdanını bulup bulamama olasılıkları sayılıp döküldü.

Ve yemek bitti.

Kahveler de bikirilmek üzereyken, eşikte bir jandarma onbaşısı belirdi:

“Bréautéli Hauchecorne Usta burada mı?” diye sordu.

        Hauchecorne Usta masanın öbür başına oturmuştu.

“Buradayım,” diye yanıtladı.

Onbaşı gene konuştu:

“Hauchecorne Usta, lütfen benimle belediyeye kadar gelir misiniz? Başkan sizinle görüşmek istiyor.”

Köylü hem şaşırmış, hem kaygılanmıştı, kadehini bir dikişte boşaltıp kalktı. Sabahkinden de fazla bükülmüştü beli, çünkü her yemekten sonra ilk adımlar özellikle zor oluyordu.

“İşte geldim, işte geldim,” diye yineleyerek yola çıktı, onbaşının arkasından yürüdü.

Belediye başkanı koltuğuna kurulmuş, kendisini bekliyordu. Bölgenin noteriydi aynı zamanda, şişman, asık suratlı, cafcaflı sözcüklerle konuşan bir adamdı.

“Hauchecorne Usta, bu sabah, Beuzeville yolunda, Mannevvilleli Houlbréqu Usta’nın düşürdüğü cüzdanı yerden aldığınızı görmüşler,” dedi.

Köylü şaşırıp kalmıştı, nedenini anlamadan, üzerine çöken bu kuşkunun ağırlığı altında korkuya kapılmış, şaşkın şaşkın belediye başkanına bakıyordu.

“Ben mi? Ben mi almışım o cüzdanı?”

“Evet, siz.”

“Dinime, imanıma, görmedim bile.”

“Sizi görmüşler.”

“Görmüşler mi? Kim görmüş peki?”

“Bay Malandain, saraç.”

Yaşlı adam anımsadı, anladı o zaman, öfkeden kızararak,

“Ya, evet, gördü beni o salak! Şu ipi alırken gördü, işte, bakın başkanım, şu ipi,” dedi.

Sonra cebinin diplerini karıştırarak küçücük bir ip parçası çıkardı.

Ama belediye başkanı inanmışa benzemiyor, başını sallıyordu.

Hauchecorne Usta, Bay Malandain gibi sözüne inanılır bir kimsenğn bu ipi bir cüzdan sanmış olmasına inandıramazsın beni.”

Köylü çılgına dönmüştü, sözünün doğruluğunu göstermek için yanma tükürdü.

“Ama Tanrım, gerçeği bu işte, başkanım, kutsal gerçek bu,” diye yineliyordu. “Dinime imanıma yemin ederim.”

Belediye başkanı gene konuştu:

“Cüzdanı aldıktan sonra da uzun süre çamurların içini araştırmışınız, paralar saçılmıştır diye.”

Adamcağız öfkesinden ve korkusundan boğuluyordu.

“Namuslu bir adama çamur atmak için bunca yalan nasıl uydurulur! Nasıl, nasıl uydurulur?”

Ne denli dayatırsa dayatsın, sözlerine inanılmadı. Malandain’le yüzleştirildi. Adam ilk sözlerini yineledi ve dediğinde dayattı. Bir saat süresince birbirlerine söylemediklerini bırakmadılar. Kendi isteği üzerine, Hauchecorne Usta’nın üzeri arandı. Hiçbir şey bulunamadı.

Haber yayılmıştı. Belediyeden çıkınca, bir sürü adam toplandı yaşlı adamın başına, ciddi ya da alaylı bir biçimde sorular soruyorlardı. Ama hiç kızgınlık yoktu sorularında. O da ip öyküsünü anlatmaya başladı. İnanmadılar. Gülüyorlardı.

Yolda, ya karşısına çıkıp kendisini durduruyorlar ya da kendisi tanıdıklarını durdurup öyküsüne ve yalanlamalarına yeniden başlıyor, üzerinde hiçbir şey bulunmadığını kanıtlamak için ceplerini tersine çeviriyordu.

“Seni gidi uyanık seni” diyorlardı.

Kızıyor, tepesi atıyor, çoşuyor, sözlerine inanılmamasına üzülüyor, ne yapacağını bilemiyor, durmamacasına öyküsünü anlatıyordu.

Akşam oldu. Gitmek gerekiyordu. Üç komşusuyla birlikte yola çıktı. Yolda onlara ipi bulduğu yeri gösterdi; bükün yol boyunca serüveninden söz etti.

Sonra, olup biteni herkese anlakmak için Bréauté Köyü’nü dolaştı. Yalnızca inanmaz kişiler çıktı karşısına.

Bütün geceyi hasta geçirdi bu yüzden.

Ertesi gün, Ymauville’den çiftçi Breton Usta’nın yamağı Marius Paumelle, cüzdanı ve içindekileri Mannavilleli Houlbréqu Usta’ya veriyordu.

Cüzdanı gerçekten de yolda bulduğunu söylüyordu bu adam; ama okuma yazma bilmediği için, eve getirip patronuna vermişti.

Haber çevreye yayıldı. Hauchecorne Usta de öğrendi. Hemen arkasından dolaşmaya çıktı, sonucu da ekleyerek öyküsünü anlatmaya başladı. İşte, yüzünün akıyla çıkıyordu işin içinden.

“Beni üzen olayın kendisi değildi, anlıyor musunuz,” diyordu; “yalandı beni üzen. Bir yalan yüzünden karalanmak kadar kötü bir şey yoktur.”

Bütün gün başına gelenlerden söz ediyor, yollarda gelip geçenlere, meyhanede kafa çekenlere anlatıyordu. Ertesi pazar, kiliseden çıkanlara da anlattı. Öyküsünü anlatmak için tanımadık insanların yolunu kesiyordu. Şimdi, içi rahattı, gene de, ne olduğunu tam olarak bilememekle birlikte, keyfini kaçıran bir şeyler vardı. Sözlerini dinlerken kendisiyle alay ediyorlardı sanki. İnanmışa benzemiyorlardı. Arkasından konuştuklarını sezinler gisiydi.

Sonraki hafta, Salı günü, sırf durumunu anlatmak gereksinimiyle Goderville pazarına gitti.

Malandain kapısının önünde dikiliyordu. Kendisini görünce gülmeye başladı. Neden?”

Criquetotlu bir çifciye yanaştı, ama adam sözlerini bitirmesini betlemeden göbeğine bir şaplak indirerek suratına karşı, “Seni gidi, koca uyanık, seni!” diye bağırdı. Sonra da arkasına dönüp gitti.

Hauchecorne Usta şaşırıp kaldı. Kaygısı gittikçe artıyordu. Ne diye “koca uyanık” demişti ki?

Jourdain’in hanında yemeğe oturunca, gene derdini anlatmaya başladı.

Montivilleli bir at satıcısı,

“Hadi, hadi, kurnaz tilki, ip masalını biliyoruz.” dedi.

Hauchecorne,

“Cüzdan bulundu ya,” diye kekeledi,

Öteki gene konuştu:

“Kes, babam, kes, biri bulur, bur başkası geri getirir. Oldu bitti maşallah, tamam mı!”

Köylü boğulacak gibi oldu. Anlıyordu artık. Cüzdanı bir arkadaşıyla, bir suç ortağıyla geri yollamakla suçluyorlardı kendisini.

Karşı çıkmak istedi. Masadakiler gülmeye başladılar.

Yemeğini bitiremedi, türlü alaylar arasında çıkıp gitti.

Utanç ve öfke içinde evine döndü, sinirden, şaşkınlıktan boğuluyordu, o ünlü Normandiya kurnazlığıyla, kendisini suçyadıkları bu işi yapabilecek, hatta iyi bir iş becermiş gibi bununla övünebilecek nitelikte bir adam olduğunu düyündükçe daha da şaşırıyordu. Kurnaz bir adam olduğunu herkes iyi bildiğinden, suçsuzluğu kanıtlanması olanaksız bir şey gibi görünüyordu ona. Kuşkunun haksızlığı nedeniyle yüreğinden yaralandığını duyuyordu.

Bunun üzerine, öyküsünü her gün biraz daha uzatarak, her seferinde daha yeni nedenler, daha sert yalanlamalar, daha oturaklı yeminler ekleyerek anlatmaya başladı. Aklı hep ip öyküsünde olduğundan, yalnız kaldığı saatlarde durmadan bunları tasarlıyordu. Ama savunması daha karmaşık, kanıtları daha ustalıklı bir nitelik kazandıkça, dinleyenler daha da zor inanıyorlardı.

“Bunlar yalancı kanıtları” diyorlardı arkasından. Bunu seziyor, kendini yiyip bitiriyor, boşuna çabalıyordu.

Gözle görülür biçimde çökmekteydi.

Şimdi şakacı kişiler eğlenmek için anlatıyorlardı ip öyküsünü, savaşa katılmış askerlere savaş anıları anlatır gibi, Aklı da yerinde değildi artık, günden güre zayıflıyordu.

Aralık sonlarında yatağa düştü. Dcak’ın ilk günü de öldü. Can çekişmesinin sayıklamaları içinde de suçsuzluğunu kanıtlamaya çalışıyor,

“Küçücük bir ip… küçücük bir ip, işte, burada, buyurun, başkanım,” deyip duruyordu.

 

1884

 

* Guy De Maupassant, Ay Işığı, Öykü, Çeviren: Tahsin Yücel, 2. Basım Mart 2008, Can Yayınları, s. 96-102.

 

Fransız natüralist: Guy De Maupassant

Abonelik

VeryansınTV'ye destek ol.
Reklamsız haber okumanın keyfini çıkar.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Giriş Yap

Giriş Yap

VeryansınTV ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya abone olun!