Geçmişten geleceğe

Yavuz Alogan yazdı...

Geçmişten geleceğe

Egemen devletler sistemi Vestfalya Antlaşması’yla (1648) kuruldu. Antlaşma aynı zamanda ilk uluslararası hukuk belgesidir. Devletler otuz yıl savaştıktan sonra birbirlerinin egemenliğini, sınırlarının dokunulmazlığını kabul ettiler.

Demek ki 17. yüzyıldan başlayarak devletler, tabi olacakları, anlaşmazlık durumunda başvurabilecekleri bir üst hukuk sistemi aramaya başladılar.

Büyük savaşların, özellikle I. ve II. Dünya Savaşlarının hemen öncesine ve sonrasına baktığımızda, devletlerin uluslararası hukuk sistemini bozarak savaşa girdiklerini, savaştan sonra yeni bir sistemin kurulduğunu fakat savaşları izleyen barış antlaşmalarının bir sonraki savaşın tohumlarını kendi içinde taşıdığını görürüz.

Milletler Cemiyeti sistemi (1920) I. Dünya Savaşı’na son veren Versay Antlaşması’nın (1919) yürürlüğe girmesiyle kuruldu. Aslında bu bir Amerikan fikriydi. Başkan Woodrow Wilson uluslararası hukuku geliştirerek kolektif güvenliği gözetecek, silahsızlanma talebiyle uluslararası sorunları savaşa varmadan çözecek, denizlerde ticaret serbestisini sağlayacak, sömürge halklarının kendi kaderini tayin hakkını tanıyacak (On Dört Madde) bir sistem önerdi. Fakat Fransa ile İngiltere, Cemiyet’in sömürgeleri denetlemesi fikrinden pek hoşlanmadılar. Bu arada Wilson 1920 seçimlerini kaybederek yerini Cumhuriyetçi başkana bıraktı, ABD Cemiyet’ten çekildi.

Sovyetler Birliği’nin hiçbir etkisi olmadı. 1939’da Finlandiya’ya saldırınca 1934’te katıldığı Cemiyet’ten atıldı. O sırada Avrupa’nın doğusunu Nazi Almanyası’yla paylaşmaya karar vermişti.

İttifak Denemeleri

II. Dünya Savaşı bir ideolojik sistemler savaşıydı. Provası İspanyol İç Savaşı’nda (1936-1939) yapıldı. Bütün büyük güçler orada vekâleten savaştılar. Cumhuriyetçiler (Komünistler, Sosyalistler, liberaller) kaybetti, Avrupa faşizminin temsilcisi Falanjizm kazandı. 1945’te Dünya Savaşı sona erdiğinde bu kez Komünizm ile liberalizm kazanmış, faşizm kaybetmişti.

Fakat oraya gelene kadar çok farklı ittifaklar kuruldu. Chamberlain (İngiltere) ile Hitler, Fransa’yı çaresiz bırakarak anlaştı (Münih Antlaşması, 1938); Stalin, Hitler’le Polonya ve Finlandiya’yı paylaşmak için anlaştı (Molotov-Ribbentrop Paktı, 1939). 1941’de Churchill ile Roosevelt Atlantik Bildirisi’ni imzalayana kadar Hitler, ABD’yi tarafsızlaştırmaya, Komünizm’e karşı İngiltere’yi yanına çekmeye çalıştı ve bu umudunu neredeyse savaşın sonuna kadar korudu. Bu yüzden Dunkirk’te İngiliz birliklerini imha etmekten kaçındı. Askeri uzman Liddell Hart, yıllar sonra, bunun stratejik bir hata olduğunu, Hitler’in İngiliz kuvvetlerinin Dunkirk’ten tahliyesine izin verdiği anda (1940) savaşı stratejik olarak peşinen kaybettiğini yazacaktı (Liddell Hart, Strateji, 1973, s. 267).

Almanya kıtada müttefik İtalya’yı kontrol altında tutuyordu fakat Japonya’nın askerî stratejisine hâkim değildi. Japon donanmasının Pearl Harbor’da ABD donanmasına saldırması (1941), ardından İngiltere’nin kalesi Singapur’u ele geçirmesi (1942) Hitler’in inisiyatifi dışında gerçekleşti. O sırada, biri Avrupa’ya, diğeri Çin ve Pasifik’e olmak üzere iki ayrı istikamete yönelen Sovyetler Birliği ile Japonya, Moskova’da bir tren istasyonunda Tarafsızlık Antlaşması (1941) imzalıyordu.

Bütün bunlardan, savaşın hemen öncesinde ve savaş sırasında çok farklı ittifak biçimlerinin denendiğini, silahlar patlamaya başladığında savaşın kendi kurallarını dayattığını, ittifak niyetlerinin ve stratejik planların sürekli değiştiğini anlıyoruz. Nitekim Clausewitz, savaşı her somut olayda özelliklerini değiştiren bir bukalemuna benzetmiştir. Özetle alternatif ittifakların her biri dünya tarihini dramatik biçimde değiştirebilirdi. Geçmişi anlamadan geleceği göremeyiz.

İttifak çeşitliliğine baktığımızda, II. Dünya Savaşı’nın başından itibaren, bir yanda Sovyet Rusya’yla ittifak kuran Hür Dünya, öte yanda insanlık dışı Alman faşizmi gibi siyah beyaz bir ayrımın olmadığını anlıyoruz. Kaldı ki Almanya aradan çıktığı anda ABD-İngiltere ile Sovyetler Birliği’nin karşı karşıya geldiğini, Almanya’nın Müttefikler’in ağır bombardıman uçaklarıyla gereksiz ve vahşi biçimde, sivil göç konvoyları gözetilmeden fakat sanayi tesisleri ve alt yapı esirgenerek amansızca bombalandığını, Pasifik Savaşı Japonya’nın aleyhine dönerken Amerikalıların Hiroşima ve Nagazaki’deki sivil Japonların üzerinde atom bombasını deneyerek Sovyetler Birliği’ne gözdağı verdiğini görüyoruz.

Birleşmiş Milletler Sistemi

II. Dünya Savaşı’nın galipleri Tahran (1943), Yalta ve Potsdam (1945) Konferansları’nda Yunanistan dahil Balkanlar’ı, Orta ve Doğu Avrupa’yı, Pasifik bölgesini nüfuz alanlarına bölerek kendi aralarında paylaştılar. Birleşmiş Milletler (1945) bu paylaşım temelinde kuruldu. Birleşmiş Milletler (BM), Güvenlik Konseyi’nden UNESCO ve Dünya Sağlık Örgütü’ne, Dünya Bankası’ndan Gıda ve Tarım Örgütü’ne kadar pek çok yan kuruluşla desteklendi. İnsan hakları ve uluslararası hukuk alanında bütün devletlerin kabul ettiği normlar oluştu.

Soğuk Savaş’a rağmen, 1945’ten kabaca 2001’e kadar bölgesel savaşlar ve sömürgecilik döneminin artçı savaşları dışında insanlığın barış içinde ve sürekli bir ilerleme, gelişme umuduyla yaşadığı inkâr edilemez. İyi kötü bir sosyalist sistemin varlığı ve bu sistemin “süper güç” seviyesine yükselerek kapitalist sistemi tehdit etmesi, batı kapitalizmine sosyal refah, toplumsal kalkınma, bölüşümde eşitlik ve adalet gibi günümüzde kullanılmayan kavramları getirdi. İnsanlık bu kavramları sonsuza kadar benimsemiş gibi göründü.

Serseri Devletler

Bu dönem 11 Eylül 2001 Salı günü Dünya Ticaret Merkezi’ne yapılan saldırıyla sona erdi. ABD bir kez daha kendi ileri savunma hatlarının dünyanın bütün deniz ve karalarından geçtiğini ilan etti. “Preemtive strike” (önleyici ilk vuruş) ve “preemtive preeminence” (önleyici üstünlük) gibi yeni kavramlar geliştirdi. Bazı devletlerin “rouge/serseri) olduğunu, bunların elinde nükleer, hatta etkili konvansiyonel silah bile bırakmayacağını ilan etti. George W. Bush, Hitler gibi konuşmaya başladı: “Ya benimlesiniz ya da düşmansınız.”

Elbette bu gürültü patırtının arkasında, gelişmekte olan Asya kapitalizminin daha fazla tüketmesi, dolayısıyla daha fazla enerji ve ham madde talep etmesi, yeni pazarlar açmaya ve bu pazarları askerî olarak korumaya çalışması yatıyor. Bu yüzden III. Büyük Emperyalist Paylaşım Savaşı’ndan söz ediyoruz. Doğal kaynakları, stratejik ticaret yollarını, yeni pazarları tıpkı önceki dünya savaşlarında olduğu gibi karşılıklı tehditlerle ve aşırı derecede silahlanarak, fakat bu kez bölgesel çatışmalar çıkarıp etnik ve dinî düşmanlıklar da yaratarak kontrol etmeye, ele geçirmeye çalışıyorlar.

Aşırı Silahlanma

Bütün bu gelişmelerin iki sonucu oldu. Birincisi, uluslararası hukuk bütün normlarıyla birlikte işlevini kaybetti; ABD, NATO’ya ve BM’ye hükmetmeye başladı; BM Güvenlik Konseyi, kimsenin sonuç alamadığı bir şikâyet makamına, bir yakınma merkezine dönüştü.

İkincisi, küresel çapta muazzam bir silahlanma yarışı başladı. Dünya kapitalizminin 2008’de başlayan küresel krizi silah endüstrisinin gelişmiş ülkelerin sanayi kompleksi içinde büyük bir paya sahip olmasına yol açtı; silah üretimi ve ticareti bütün dünyaya yayıldı; en marjinal ülkeler bile bu kârlı sektörde varlık göstermeye, silah geliştirerek, patent satın alarak ya da teknoloji kopyalayarak İHA’lar, SİHA’lar, askerî helikopterler üretip satmaya, uçaklar, füzeler, tanklar, toplar satın almaya ve bununla övünmeye başladılar. Üretilen ve satılan malın elbette tüketilmesi gerekir. Vekâlet savaşlarının açtığı geniş tüketim piyasası bu silahlara olan talebi artırdı.

Aslında bu sürecin belirtileri çok önce görüldü. İktisatçı Ernest Mandel, 1960’lar gibi çok erken bir tarihte, “Silahlanma politikasının üretici kapasitede yarattığı büyüme”ye işaret etmiş, bu büyümenin kapitalizmin çelişkilerini daha da artırdığını göstererek şöyle demişti: “Birikmiş silahların kullanım değeri gerçekleşmedikçe, periferik, ‘bölgesel’ ya da genel savaşlar patlak vermedikçe, silahlanma politikası sonsuz biçimde sürdürülemez. Ancak silahların ‘tüketildiği,’ ortadan kalktığı ölçüde, yani savaş patlak verdiği ölçüde, sarmal bir eğri oluşabilir. Nihayet teknik ilerleme birikmiş silahları hızlı bir ‘aşınma’ ile tehdit eder. Savaş hazırlığı ve silahlanma birbirini sebep ve sonuç olarak etkilediğinden, silahlanmanın belli bir noktasından itibaren bütün faktörler savaş tehlikesi yönünde bir baskı yaratır” (Ernest Mandel, Marksist Ekonomi El Kitabı, Suda Yayınları 1975, s. 134-135.

Topyekûn nükleer savaşın imkânsız olduğunu herkes kabul ediyor. (“Taktik nükleer füze başlığı” gibi şeyler var olduğuna göre kısmî nükleer savaşlar da olabilir.) Önümüzdeki yıllarda vekâlet savaşlarının çoğaldığını, bu savaşlarda giderek daha sofistike silahların kullanıldığını, açlık çeken eğitimsiz halkı salgın hastalıklardan kırılan üçüncü sınıf devletlerin silahlanma bütçesine muazzam fonlar ayırarak komşularına daha fazla horozlandıklarını, hırsız diktatörlerin şoven milliyetçi bir dil kullanarak hükmettikleri tebaanın dikkatini gerçek sorunlardan uzaklaştırmaya çalıştıklarını, kapitalist baronların savaş ağalarıyla ele ele verdiklerini göreceğiz.

İttifak Olasılıkları

ABD, Çin ve Rusya gibi büyük güçler, tıpkı II. Dünya Savaşı öncesinde ve sırasında olduğu gibi, jeostratejik olarak birbirini kuşatmak, emperyal hâkimiyet alanları oluşturmak için bir dizi bölgesel ittifak sistemi kurmaya, kendi aralarında gizli/açık anlaşmalar yapmaya çalışacaklardır.

Geleceği kimse göremez. Her şey olabilir. AB-Rusya-Çin ittifak kurarak ABD hegemonyasını sona erdirebilir; Almanya-Fransa ekseninde Avrupa yeni bir emperyal güç olarak ortaya çıkabilir; Çin-ABD 1972’deki gibi ittifak kurarak AB’yi açığa düşürebilir ve Rusya’yı Nijni Novgorod-Moskova Prensliği’ne (Knezlik) kadar küçültebilir. ABD-Rusya ittifak kurarak Çin’i dağıtabilir, Ortadoğu’yu paylaşabilir. Küçük devletler de bu anaforlara kapılırlar ya da kendi aralarında bölgesel ittifak sistemleri kurarak kendilerini emniyete alırlar. Ya da hep birlikte ipin ucunu kaçırırlar, dördüncü dünya savaşında Albert Einstein’ın dediği gibi, çıkrık ve sabanla üretim yapar, ok yay ve taş baltayla savaşırlar. Günümüzde dünya silme kapitalist; cennet ve cehennem Batı’da ya da Doğu’da değil, her yerde.

Kesin olan üç şey var: dünya kapitalizmi hangi etiket altında olursa olsun “yeni bir medeniyet” kurma kapasitesini kaybetmiştir; yeni bir uluslararası hukuk sistemi, tarihin gösterdiği gibi, ancak büyük savaş felaketlerinden sonra kurulabilecektir; dünya halkları geçen yüz yılda kaybettikleri hakları talep ederek sahaya çıkıp küresel oyuncuları militan bir mücadeleyle felç etmedikçe insanlığın geleceği yoktur. Ve nihayet, halkımızın güzel deyişiyle, “bütün yalancıların mumu yatsıya kadar yanacaktır.” yalogan@gmail.com

.