Gelir ve refah eşitsizliği

Gelir ve refah eşitsizliği

Kapitalizmin Lale Devri çoktan sona erdi, uzatmaları oynuyor... Oynarken de, başına başına taç takıp “olmak ya da olmamak” ikilemiyle yüzleşiyor.
Bir kalkınma kuramı olarak “önce büyü sonra dağıt” fikrinin pratikteki karşılığının “hep büyü,
gerektikçe dağıt” olduğu; yüzde 1’lik en zengin grubun orantısızca büyüyüp güçlenirken tüm hukuki, sosyal ve yönetim sistemlerini de kendi devamlılığını sağlayacak şekilde şekillendirmeleri demek olduğu artık tüm kesimlerce anlaşılmaya başladı. Sistemin devamı için artan refahtan dağıtılan minik paylarla uyutulan kesimler de, bölüşülecek kaynaklar azaldıkça; krizin ucu kendilerine dokundukça; hızla zenginleşen bir kesimle aralarındaki refah farkının gitgide açıldığını, sosyal geçişgenlik imkanlarının gitgide eridiğini, ve çocuklarına miras yerine borç bırakacaklarını gördükçe hızla uyanmaya başladılar. Bu uyanış, geniş halk kesimlerinin hak arama mekanizmalarının gitgide yokedilmesi ve entelektüel birikimlerinin de medya tekelleri ve tarikat/çete yapılanmaları yoluyla eritilmesine rağmen, artan sosyo-ekonomik baskıların kısa dönem iktisat politikalarıyla önlenemez
boyutlara erişmesi yüzünden gerçekleşiyor.

1980’lerde uluslararası finans kuruluşlarının dünyaya büyüme modeli diye empoze ettiği özelleştirme ve küreselleşme politikaları, özellikle devlet aklı ve hukuku etkin, mali muhasebe sistemlerinin de şeffaf olmadığı ülkelerde yolsuzluk ve istikrarsızlığa yol açmıştı. Türkiye ekonomisi de bu durumdan, yarım yüzyıllık siyasi ve jeopolitik çekişmelerin de birikimli etkisiyle, payını alarak, 2000’lere köklü bir siyasi dönüşüme de yol açacak bir iktisadi krizle girdi. 2000’lerde ise, gelişen finans teknolojilerinin ve hızlı parasal genişlemenin yarattığı ‘refah birikimi-büyüyen eşitsizlikler ikilemi’, Büyük Resesyon sonrası tüm dünyada sistem eleştirilerini artırmıştı. Özellikle eğitim sektöründe artan özelleştirilmeler sosyal geçişgenliği de tıkayarak insanları sınıflara hapsetmeye başladı; refah birikimi düzenin seçkinlerine has bir olgu haline geldi. Küresel ekonomiye yön veren liberal kapitalizmin çıkmazı,
Covid-19 krizinin iyice belirgin hale getirdiği eşitsizliklerle pekişti; devletin kriz anlarında mobilize etmesi gerektiği kaynak ve kapasitenin, tümüyle özel sektöre bırakılmış bir iktisadi yapı ile sağlanamayacağı gerçeğine yeniden varıldı.

***

Türkiye, 2019 yılında (Hindistan, Endonezya, Rusya ve Tayland’dan sonra) 40 kadar ülke arsında refahı en kötü dağılan ülke olarak listeleniyor; nüfusun en zengin yüzde 1’inin minimum refah payı yüzde 42.5, yüzde 10’unun minimum payı ise yüzde 70’den fazla. Bunlara ek olarak, Türkiye’de refah kompozisyonu gelişmiş ülkelerden belirgin biçimde ayrışıyor: varlıkların yüzde 80’e yakını likit tutulmakta, ki bu da tasarrufların istihdam yaratmayan spekülatif yatırımlara odaklandığının, yani ekonomiye güvensizliğin göstergesi. Son 10 senedir, kişi başı ortalama refah ise sürekli gerilemekte.
(Kaynak: Global Wealth Databook 2019, Credit Suisse).
Son 18 yılda sosyo-ekonomik yapıyı “dava” denilen, ve anti-devrim olarak anlaşılan, ideolojik bir hedef doğrultusunda kurgulamak üzere, hazırlık döneminde şeffaf ve hesap verebilir yapılar kurulup, sonra bunları birer birer yokederek, yapılanları hukuka uydurmak adına kanunları sürekli değiştirip, torba kanunlar içinde gözden saklayarak ve son dönemde de kararnamelerle geçiştirerek, sermayenin ve siyasi gücün belirli bir kesime aktarılma olgusunu yaşadık. Bu, literatürde “crony capitalism” denen, dilimize içinde yaşadığımız dönem itibarıyla “hanedan ve yandaş kapitalizmi” şeklinde çevrilebilecek bir durum. Bu sermaye aktarım sürecinin detaylı dökümü için Esra Çeviker Gürakar’ın “Kayırma Ekonomisi” ve Çiğdem Toker’in “Olağan İşler” kitaplarını okumanızı öneririm. 

Nüfusun yüzdelik dilimlerinin refah payını TÜİK yayınlamıyor. Ama, gelir dağılım bozukluğunun zaman içindeki seyrinin önemli göstergeleri olarak, nüfusun en zengin ve en fakir yüzde 5’lik ve 10’luk dilimlerinin gelir paylarının birbirine oranı aşağıdaki grafikte görülebilir (kaynak: TÜİK). Grafikte alt çizgi, 2006’da en zengin ¼ nüfus en fakir ¼’lük nüfusun ortalama gelirinin 3,5 katı kazanırken, bu
oranın 2008 krizi sonrası yaklaşık iki katına vardığını (7) göstermekte. Kriz dönemlerinin dar gelirliyi daha çok etkilediği, hatta gelirsizleştirdiği, gerçeği bu resimde de görülüyor; yani kişi başı gelir zaman içinde arttı derken (ki birkaç yıldır ortalaması reel olarak azlıyor), kimin geliri diye sormak gerekli.
Üstteki çizgide ise, en zengin yüzde 5’lik nüfusun ortalama gelirinin en fakir yüzde 5’inkine oranı görülmekte. Bu oran 2006’da 25 kat iken 2007-2014 arasında düzelme göstermiş, ancak yine artarak 2018’de aynı seviyeye ulaşmış. Türkiye’de çalışanların yüzde 40’a yakın kesiminin asgari ücret aldığı düşünülürse, en zengin yüzde 5’lik kesimin ortalamada en alt yüzde 5’lik gurubun ayda ortalama yaklaşık 60,000 TL kazandığını gösteriyor bu veriler. Eğer nufusumuzun geliri en yüksek 4 milyondan her biri bu gelire erişemiyorsa, bu rakamın çok daha fazlasının aslında en zengin yüzde 1 ya da binde 1 tarafından ele geçirildiği gerçeği rahatlıkla tespit edilebilir. İşte sadece önünden geçerken bakabildiğimiz ve ilanlarda on milyonlarla ifade edilen lüks yeni konutlar bu kesim için...
Çok kabiliyetli olanlara teveccühle tevdi edilen birden fazla yönetim kurulu üyelikleri, davetli
ihalelerin kazananları, ve saray danışmanlıklarının, danışmanların danışmanlarının o kırmızı çizginin yükselen kısmında olması tahmin edilebilir... Yani bakanın dediği gibi, her ay bir öncekinden daha da iyi ve güçlü olanlar.