Gemide isyan

Yavuz Alogan yazdı...

Gemide isyan

Hegemonya işlerinde “rıza” çok önemlidir.

Kendisini “hegemon” olarak tarif eden kaptan öyle bir marifet sergilemelidir ki geminin kamarotundan makine dairesindeki ateşçiye, lüks kamaradaki zengin yolcudan üçüncü mevkideki yoksula, güverte altındaki beleşçiden ambardaki fareye kadar herkes onun kaptanlığına rıza göstersin.

Kaptanın mükemmel seyrüsefer kabiliyetine sahip tecrübeli bir “oşinograf” (okyanusbilimci) ya da diplomalı bir “ekonomist” olması bu bağlamda hiç önem taşımaz.  Önemli olan mürettebatın ve yolcuların onun kaptanlığına rıza göstermiş olmalarıdır. Çoğunluğu kendisine razı eden kaptan bütün gemiyi kontrol eder.

Kaptan bu rızayı temin etmek için öyle bir düzenek kurmuştur ki farklı sınıflardan bütün yolcular ve farklı rütbelerden bütün mürettebat maddî çıkarlarını ancak kaptanın koruyabileceğine inanarak halkalar hâlinde onun çevresinde toplanmışlardır; kaptan, kendisine yakınlık ve uzaklık derecelerine göre onları hiyerarşik bir dizilim içinde örgütlemiş, beslemiş ve kontrol altına almıştır.

Hegemonya bu şekilde kurulur.

Kaptan temin ettiği rızanın kontrolünü iki şekilde sağlar: zor kullanarak ve/ya da medya gücüyle.

Elbette gemide isyan çıkarmak için gizlice örgütlenen unsurlar ya da “Kim oluyorsun lan sen!” diye dayılanan haddini bilmezler çıkacaktır. Zor kullanımı burada devreye girer.

Fakat belirleyici olan rızadır ve rızanın esas dayanağı medya gücüdür. Medya tek başına rızayı imal etme, üretme kabiliyetine sahiptir. Öyle bir yanılsama yaratır ki geminin mükemmel olduğu ve onu Kaptan’dan başkasının asla yönetemeyeceği fikrine razı olursunuz.  Amerikalı anarşist dilbilimci Noam Chomsky, “Rızanın İmalatı” (BGST 2017) adlı kitabında Establishment’ın (yerleşik düzen) medya gücüyle toplumun rızasını her dönemeçte nasıl imal ettiğini anlatmıştır.

Fakat hegemonya sürecinin öncesi vardır.

Kültürel ve manevi/moral üstünlük daima hegemonyayı önceler. Ne kadar marjinal, ezilmiş büzülmüş olursa olsun toplumun içine yuvalanmış bir ideoloji bazı durumlarda çok özel iç ve dış koşullardan yararlanarak   mevcut kültürel yapıları ve bu yapıların sonucu olan hayat tarzlarını parçalayarak onları etkisizleştirebilir. Kaptan, yolcuların ve bütün mürettebatın maddî çıkarlarının temsilcisi olma iddiasıyla kaptan köşkünün merdivenlerini çıkarken, uzak ve yakın hedeflere ancak bu ideolojinin fikir yelpazesine, dogmalarına ve nasslarına (nusûs) sıkıca bağlı kalınarak ulaşılabileceğine dair güçlü bir izlenim yaratmıştır.

Bu izlenime inanıp inanmamak size kalmış bir şey. Fakat eğer gemide şöhrete ve servete sahip olmak, hatta bazı durumlarda sadece hayatta kalmak, karnınızı doyurmak istiyorsanız, Kaptan’ın nasslarına zerre kadar inanmasanız da inanıyormuş gibi yapmak, onun dayattığı ritüellere harfiyen uymak zorunda kalırsınız.

Kaptan’a muhalif olsanız, dahası geminin ana muhalefeti olsanız, ondan ölesiye nefret etseniz, hatta geminin yönetimini ele geçirerek onun yerine geçmeyi başarsanız bile, en azından geminin yolcularına ters düşmemek için onun söylemini kullanmak, onun ritüellerini sürdürmek zorunda kalırsınız.

İşte bu hegemonyadır!

Bu alengirli konuyla Antonio Gramsci (1891-1937) ilgilenmiştir. Tutuklandığında İtalyan Komünist Partisi’nin milletvekili olarak dokunulmazlığa sahipti. Buna rağmen 1926’da 20 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Regina Coeli Cezaevi’ndeki tek kişilik hücresinin taş duvarları arasında şu soruya cevap aradı: Kuzey İtalya’daki güçlü ve örgütlü işçi sınıfı hareketine ve güneydeki yoksul köylülerin isyan geleneğine rağmen, Mussolini gibi bir demagog ülkenin tamamı üzerinde nasıl oldu da tam bir hegemonya kurabildi?

Cezaevinde 46 yaşında hayata veda eden Gramsci’nin müdüriyetin gözetimi altında olduğu için şifreli bir dille yazdığı dört ciltlik “Hapishane Defterleri”ni (Kalkedon 2011) okumak size zor gelirse, onu anlamak için “Modern Prens”le  (Siyah Beyaz 2016) yetinebilirsiniz.

Fakat en iyisi, Ettore Scola’nın dolaylı bir hegemonya anlatımıyla seyirciyi büyüleyen 1977 yapımı Una Giornata Particolare (Özel Bir Gün) adlı filmini izlemenizdir. Başrollerini Sophia Loren ve  Marcello Mastroianni’nin oynadığı bu film, ideolojik hegemonyanın sıradan halk üzerindeki  ezici etkisini çok güzel anlatır. İzlediyseniz bir daha izleyin, hegemonya nasıl olurmuş görün!

Peki hegemonya kırılabilir mi?

Kırılabilir. Ancak bu, hegemonyanın gücüne bağlıdır. Bu güç sadece kritik dönemlerde patlak veren mücadelenin içinde, sahada, sokakta, kent meydanında açığa çıkar. Bu yüzden hegemonyanın gücünü arada bir tecrübe etmek gerekir. Eğer hegemonya göründüğünden daha güçlü, daha yerleşikse ve türdeş bir kitleye sanıldığından daha derinlemesine nüfuz etmişse, kırılamaz. O vakit el değiştirir.

Aynı ideolojiyle donanmış biri ya da ideolojik hegemonyaya rıza göstermiş bir başkası dümene geçer. Ambardaki farelerini de yanına alan eski Kaptan yolculardan söğüşlediği serveti bir filikaya yükleyerek gemiyi terk eder. Ya da bıçkın bir tayfa Kaptan’ı küpeşteden denize atıp dümeni kavrar ve sadece zorun egemen olduğu, rızanın ikinci planda kaldığı bir hegemonya kurar ki bu durumda önceki kaptanı mumla ararsınız.

Hegemonik sistemin tamamen ortadan kaldırılması ancak eskisi gibi yönetilmek istemeyen yolcu kitlesinin fiilen katılacağı ya da destekleyeceği bir devrimle mümkündür. Bu devrim de ancak mürettebatın ve yolcuların isyanına yol açacak kadar ağır koşulların oluşması ve olgunlaşmasıyla gerçekleşebilir. Tek kurtuluş yolu budur. Gemiyi ortadan ikiye bölmeden, batırmadan devrim yapabilmek de ayrı bir marifeti gerektirir.

Bu serin pazar gününde hegemonyadan kurtulma ve istibdada karşı hürriyet mücadelesi verme imkânları üzerinde herkesin düşünmesini dilerim.

yalogan@gmail.com