Gerçek dindarlık, Cumhuriyetimize sahip çıkmaktır

Gerçek dindarlık, Cumhuriyetimize sahip çıkmaktır

Öncelikle iyi Ramazanlar diliyorum.

Cemaat ve tarikatler devlete rakiptir; Fetö örneği özel ve mevzi bir olgu değildir. Bütün bu yapılar Fetö adını henüz almamışlarsa da, doğrudan devlete taliptir. Sivil toplumlar için vazgeçilmez koşul ve özelliklerin hiç birini taşımadıkları gibi, bunlara açıkça cephe alırlar. Dinsel alan, sivil bir alan değildir. Dinsellikle anılan hiçbir topluluk ne sivildir, ne de yurttaş yararı gözetir. Dernek ve vakıf olmanın ötesine geçen cemaat ve tarikatler, dinci militarizmin, özgürlüklerin, yurttaşlık bağlarının, sosyal yaşamın, hukukun ve mevcut her türlü rejimin düşmanı olmak üzere kendilerini konumlandırmış durumdadırlar. Aynı anda hem devlete hem de yurttaşların yaşam haklarına karşı mücadele ederler. Ayrıca her biri diğerine ölümüne düşmandır. Bunlar kendi içinde demokratik olmadıkları gibi başkalarına, aynı dinden bile olsa, mensubu olmayanlara hayat hakkı tanımazlar. Faşist, cahil, baskıcı, zorba, dogmatik ve insanlık karşıtıdırlar.  

Bunlar sivil toplum değil, siğil toplum örgütleridir.

Dinsel ayrıcalık, görev ve sorumluluk bakımından sadece Diyanet İşleri Başkanlığı’na aittir. Cemaat ve tarikatler, gayri meşru yapılardır ve bunların hiçbir dinsel ayrıcalığı yoktur, olmamalıdır. Devlette de dinde de bölünme, ortaklık, yetki paylaşımı olamaz. Olur derseniz, bu yapılardan her biri semirip güçlendiği gün “Fetö” olacaktır.

Dinsel misyona bürünmüş her türlü yapı ve kuruluş, siyasi kararlılıkla kapatılmalı; hiç olmazsa dernekler sınırı içine çekilmelidir. Dinsel faaliyet yapmalarına resmen ve fiilen izin verilmemelidir.  Haksız yollarla edindikleri memaliğe el konulmalı; millete geri döndürülmelidir.

Çağdaş, laik, ve sosyal hukuk devletinin üstünlüğüne dayalı, Atatürk’ün deyimiyle bir erdem olarak kurulan Cumhuriyetimizin kuruluş yıllarında, yedi düvel içerideki düşmanları desteklemiştir. Atatürk önderliğinde varolma savaşı veren  Türk milleti, karşısında yalnız yedi düveli değil, içerideki dinsel oluşumları da bulmuştur. Milli Mücadeleye, Kuvay-ı Milliye’ye ve Atatürk’e ölümüne maddi-manevi destek veren pek çok din bilgini, hocalar ve din adamları olmasına rağmen, emperyalistlerden yana tavır alanlar da vardı. Mustafa Sabri, İskilipli Atıf ve Said-i Nursi gibi vatan hainleri İslam dinini kullanarak, emperyalistlerin amacı doğrultusunda sözde dinsel oluşumlar içinde yer alarak, Kuvay-ı Milliye’ye ve Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında Türk ulusunun bağımsızlık savaşına karşı akıllara zarar mücadele yürütmüşlerdir. Bunların artığı olan Fetö örneği ortadadır.

Emperyalistler adına ülke ve ulusuna karşı kirli mücadelelerini kişisel ve kurumsal olarak iki koldan sürdürmüşlerdir. “Teali İslam”, “Kürt Teali” cemiyetleri adı altında ırkçı ve dinci (ama dinle ilgisi olmayan) işbirliği içinde ama “İslam”ı alet ederek halk nazarında etkili olmanın yollarını aramışlar, gerçekten de kurtuluş ve bağımsızlık mücadelemizi zaman zaman zora sokmuşlardır. Ne ki dinci istismarın emperyalist emelleri ne Atatürk’ü ne de canı pahasına ülkesi ve ulusunu kurtarmaya and içmiş kahramanlarımızı davalarından döndürememiş, Cumhuriyetimizin kurulmasına engel olamamışlardır. 

Günümüzde malımıza, canımıza, namusumuza, çocuklarımıza, alın terimize ve en önemlisi Cumhuriyetimize kasteden cemaat ve tarikatlar, kuruluş yıllarındaki şer odaklarının ve o odakların efendilerinin izini sürmekte ve aynı amaca hizmet etmektedirler. Fetö bu tablonun en açık , en tartışmasız somut örneğidir.

Sinekler avlanıyor ve bunların Fetö bataklığından türediğini söyleyebiliriz. Ancak bataklık hala tehlike saçıyor. Sineklerini gönderip, varlığını tahkim etmeye çalışıyor. Örgüte kazandırılanlarla yapılan mücadele, örgütün mantığı ve kurucularına yönelik yapılırsa, Fetö ile mücadele etkili ve kalıcı olacaktır. Fetö, 15 Temmuz Darbesinden sonra halen iki yoldan etkili olmaya çalışıyor:

Birincisi, operasyonları yurt içinden ve dışından, sürekli sabote eden ince taktiklere başvuruyorlar. Kriptolar, örgütün asıl yuvasına girilmesini engellemek için, kendilerini gizliyorlar. Hırçın, tutarsız ve panik içinde sözüm ona Fetösavar bir çılgın protresine sığınıyorlar. Bunun yanında, akıldışı, insanüstü ve dini terminoloji kullanarak, dogmatik  bir taraftar figürü çiziyorlar. Samimi olmadıkları her hallerinden belli oluyor.  Fetöye sövgünün, güç sahibi siyasilere övgünün dozajını kaçıran konuşmacılara sık rastlıyoruz. Böyle bir portre çizen bu insanların mazileri genellikle Fetöye dayanıyor. 

Kripto (her alanda mevcut ne yazık ki)lar yüzünden en hayati alanlarda devletin işleyişi sekteye uğruyor. Temizlik, “hala varım” diyen örgütün doğrudan beynine ve kalbine yönelmelidir. Organlar, kendiliğinden çöker.

İkincisi, Fetö resmen ve fiilen çökertilme süreci ile karşı karşıya olduğu için, mevcut cemaat ve tarikatler yoluyla Franchising yöntemini kullanıyor. Türk halkının ırzından geleceğine, dininden ahlakına, ailesinden malına uzanan tarikatler, Fetö Franchsing’i ile önceden ulaşamadığı amaca doğru hızla ilerliyorlar. 

Öyleyse cemaat ve tarikatlere devlet artık bir değil iki kez dikkat etmeli; birden olmasa da süreç içinde bunların faaliyetlerine resmen ve fiilen son vermelidir.

İslam dini sanıldığı gibi kadına düşman değildir. Kadınla ilgili ayetler, o günün koşullarında ve hatta bu gün bile, yabana atılacak önerilerden ibaret sayılamaz. Kadın Kuran’da aşağılanmaz; namus ve ahlakın cinsiyeti belirlenmez. Yani namus dişi bir kavram değildir. Ahlaki kurallar erkek-kadın herkes için geçerlidir. Cinsiyet ayrımı olmadığı gibi cinsellik lanetlenmiş değildir. Kuran’ı açıp bakan herkes bu gerçekleri görür. 

Ne var ki dinci cemaat ve tarikatlar, Kur’an’ın bu hakikatine ve İslam’ın ruhuna aykırı davranarak kadını aşağılamakta; namusu biyolojik bir parçaya indirgemekte ve kadını her türlü yanlıştan sorumlu tutmaktadır. Bununla da yetinmeyip tarikatların bir kısım sapkın liderleri kadınları ve çocukları din adına sömürmekte, kullanmakta, ırzına ve şerefine tasallut etmektedir.

Çağdaşlık ve aydınlanma Türk kadınının eseridir. Cumhuriyetimizin erdem ve bekası Türk kadının emeği ve özverisine bağlıdır. Modernleşme, aydınlanma ve demokratik geleneğin yerleşmesi kadınlarımız sayesinde gerçekleşmektedir. İşte bunun farkında olan karanlık odaklar ve bu odaklara hizmet eden dinci oluşumlar-esasen ben bir İlahiyat uzmanı olarak bunların kesinlikle Müslüman olmadıklarını vurguluyorum- Cumhuriyeti yıkmak ve “sarığın daha iyisini sarmak” için, kadınlarımızı ve çocuklarımızı hedef alarak işe koyulmaktadırlar.

Türk kadını, dinine saygılı ve bağlıdır; ama bu şarlatanların gerçek yüzlerini fark edecek kadar da aydın ve tedbirlidir.

Laiklik, bir din ve bir inanç sistemi değildir. Özellikle İslam’a karşı konumlandırılmış alternatif bir inanç ve ibadet bütünü de değildir. Siyasi ve sosyal bir tutum, bir tavırdır. Dinle ilgisi yok mudur? Doğal olarak vardır. Neden? Medeni, sivil, özgürlükçü, çağdaş ve aydın olmak ancak laiklikle mümkündür. Din kavramının medeniyet ve medenileşme anlamlarını şimdi yeniden anımsarsak, din ile laiklik burada bütünleşir. Yakınlaşır, birbirinden ayrılmaz hale gelir.

Dindar insan medeni insandır; şehirlidir, aydındır, hakka hukuka inanır. Devletine ve ulusuna zarar vermeyi aklından geçirmez. Tam tersine, yararlı olmayı ibadet sayar. Cinsiyet ayrımcılığı yapmaz, teröre, hukuksuzluğa, hırsızlığa, yolsuzluğa, cinsel sapkınlığa asla prim vermez. Çünkü dinini laik bir Cumhuriyet sayesinde özgürce yaşadığının ayırdındadır. Bunları yapanın dindar, dine saygılı ve barışçıl bir insan olmayacağını bilir. 

Laiklik, herhangi bir dindarı ya da dindarlığı hedef almak için uygulanmaz. Tam tersine, dindarı ve dinini yaşamayı isteyeni-istemeyen kadar-koruyan, kollayan bir siyasi tutumdur. Cumhuriyetin bir fazilet rejimi olması laik olmasından kaynaklanır. Laikliği çiğnemek, Cumhuriyeti ve dolayısıyla fazileti ihlal etmek demektir. Fazileti ihlal eden, ahlakı olmayan bir din icat etmiş olur.

¹ Geniş bilgi için bkz. (Hakkı Uyar, “Mustafa Sabri Efendi ve Milli Mücadele’deki din adamları”, http://www.egemeclisi.com/kose-yazisi/5437/mustafa-sabri-efendi-ve-milli-mucadeledeki-din-adamlari.html, Erişim Tarihi:16.09.2020).
 Atatürk’e gösterilen ilgiyle aynı zamana denk gelen Milli Mücadele karşıtı Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’nin adının doğduğu Tokat’ta bir Anadolu İmam Hatip Lisesi’ne verilmesi de kafa karışıklığını açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Açık ve net olmak gereklidir; iyidir. Ya Milli Mücadele’den yana bir tavrınız vardır ya da Milli Mücadele’nin karşısında… Kimdi Mustafa Sabri Efendi?

Aldığı din eğitiminden sonra müftülük ve müderrislik görevlerinde bulundu. Siyasetle de ilgilendi. Peyam-ı Sabah, Alemdar gibi Milli Mücadele karşıtı gazetelerde yazılar yazdı. II. Meşrutiyet’in ardından Tokat mebusu olarak parlamentoya girdi. Önce İttihat ve Terakki içerisinde yer aldıysa da rakip parti Hürriyet ve İtilaf Fırkası’nın kurucuları arasında yer alıp burada yöneticilik yaptı. 1913’teki Babıali Baskını’nın ardından önce ülkeyi terk etti, ardından tutuklandı ve en sonra da sürgüne gönderildi. İttihat ve Terakki’nin iktidardan düşmesinin ardından siyasal hayatı yeniden başladı. Damat Ferit Hükümeti’nde Şeyhülislam olarak görev yaptı (1919). Mustafa Kemal’in Anadolu’ya gönderilmesine karşı çıktı. Damat Ferit Hükümeti’nin düşmesinin ardından Ayan Meclisi üyeliğine getirildi. 

Daha sonra Teali İslam Cemiyeti’ne dönüşecek olan Cemiyet-i Müderrisan’ın başkanlığını yaptı. Burada yanında bildik isimler vardı: İskilipli Atıf ve Saidi Nursi…

Milli Mücadele yıllarında tekrar kurulan Damat Ferit Hükümeti’nde yine Şeyhülislam olarak görev aldı ve Şurayı Devlet (Danıştay) reisliğine vekalet etti. Sevr Antlaşması’nı onaylayan ve Vahdettin’in topladığı Saltanat Şurası’na katıldı. Sevr Antlaşması’nın onaylanmasından yana tavır alanlar arasındaydı. Anadolu’da Mustafa Kemal’in liderliğindeki direniş hareketinin karşısında yer aldı ve Milli Mücadele’ye karşı sert önlemler alınmasını savundu.