Gezginin sezgisi ve ustaca yaşam

Gezginin sezgisi ve ustaca yaşam
Gezginin sezgisi ve ustaca yaşam

Bir Tazmanyalı ile Tanışma Öyküsü, Hawley Evi ve Beşik Dağı (Cradle Mountain)

Geçen hafta Devonport’tan Launceston’a dönüş sırasında verdiğim ani kararla bilinçli bir kaybolmaya ilerliyorduk. 

Tazmanya'nın güneyinden kuzeyine bir yolculuk

Şöyle demiştim; “Geri dönüş için yol çok basitti aslında. Otobana çık ve doğrudan Launceston’a devam et. Ama bunu yapmayacaktım. Durdum bir an. Sağ taraftaki dağlık ve kısmi ormanlık arazi ile engin doğada bağların harika görüntüsünü izledim. Seyir cihazını (navigasyon) kapattım. Anayolu terkedip bilmediğim bir yola dönerek devam ettim.

Gezgin Sezgisi ve Tehlike Algısı…

Yollarda binbir türlü ortamda bulunuyor insan. Hayatınızda görmediğiniz, bilmediğiniz yerler, insanlar, yemekler, gelenekler ve değer yargılarıyla karşılaşıyorsunuz. Bunları çok kısa sürede değerlendirip “Güvenli ve Güvensiz”, “Tehlikeli veya Tehlikesiz” yargısına varıyorsunuz.

Yolculuk yaptığınız araçta, yeni bir bölgede birden farklı ortamların içinde bulabiliyorsunuz kendinizi. Dünya her ne kadar küreselleştirilip tek tip bir ortama veya ortakmış gibi gösterilmeye çalışılan değer yargılarına dönüştürülmeye uğraşılsa da şükür ki hala farklılıklar var.

Aynı tornadan çıkmış patlamış mısır doyuruculuğunda gezilere kaynak sağlamak için binbir şekle giren ve kendine bir takım süsler verenleri gezgin sınıfında görmüyorum. Orada daha fabrikasyon bir yapı var ve bana uymuyor.

Peki nasıl oluyor da tehlike olmadığını anlıyorsunuz derseniz, birinci yanıtım öncelikle kendine güven ardından da formülünü veremeyeceğim bir sezgi olacak. Tabii ki belli temkinli bir duruşu akılda tutarak aynı zamanda. Gezgin olmanın; kendine güven, kendini ve karşısındaki insanları tanımayla epey ilgisi var. Ben ya çok şanslıyım ya da sezgilerim yeterince gelişmiş.

Yollarda binbir çeşit insanla tanışıyorsunuz. Belki de gezgin olmak bu yeniliklerden, farklılıklardan ve tanışmalardan çekinmemekten alıyor ilk enerjisini. Yollarda 7 yıldır başıma bir şey gelmemesi sadece şans ile açıklanamaz sanırım. Neyse biz maksatlı kaybolmak için anayoldan saptığımız yere dönelim.

Tamar Vadisinde İstemli Bir Kaybolmaya Doğru...

Anayoldan uzaklaşırken harika bir doğanın içinde ilerliyordum. Tek katlı müstakil evlerin olduğu geniş arazilerden geçiyordum. Çiftlikleri geçtim. Bu bölge harika şarapların yapıldığı üzümleri üreten Tamar Vadisi olarak anılan bölgeye yakın bir yer. 15-20 dakika sonra gelgit nedeniyle suların çekildiği bir haliç yatağında sağa sola yatmış yelkenliler, tekneler, sandallar gördüm. Burada gelgit oldukça güçlü. Kısmen yan yatmış, halatlarla neredeyse askıda tutturulmuş tekneler hoşuma giden bir görüntüydü. Ortamı fotoğraflamak için arabadan indim. Fotoğraf çekmeye başladım.

Hawley Beach yakınlarındaki suların çekildiği bir anda halicin görünümü

Huzurlu bir bölgeydi. Haliçin bir yanı ormanlık araziydi. Birden ormandan kocaman köpeği ile biri çıktı ve bana doğru ilerlemeye başladı. 

Garip ve Hızlı Bir Tanışma…

Ormandan çıkan adam tanışmaya fazlaca hevesli olmalı ki, diğer Avustralyalılarda pek rastlamadığım bir yakınlıkla beni selamladı. Ben de kendini başla selamladıktan hemen sonra oldukça farklı olduğunu ilk andan hissettiğim girişken bir tarzla “İstiyorsan senin fotoğrafını çekeyim” diyerek bana yöneldi ve sohbete başladı. Bir yandan fotoğraflarımı çekiyor, bir yandan da sorular soruyordu.

  • Nerelisin?
  • Türküm.
  • Vayyy. Ben hanımla 35 yıl kadar önce İstanbul’a gelmiştim. Harika günler geçirdik. Peki burada ne arıyorsun sen?
  • Sidney’deyim bir yıldan fazla zamandır. Tazmanya’yı geziyorum 10 gündür de.
  • Bizim burası öyle pek dolaşılacak bir yer değil ya neyse. İlginç hikaye, ilginç birine benziyorsun. Neden geldin Avustralya’ya? Neyse konuşuruz bunları. Planın ne şimdi?
  • Az sonra Launceston’a döneceğim.
  • Sonra?
  • Yarın da Beşik Dağı’nda (Cradle Mountain) yürüyüşe gideceğim.
  • Deli misin sen yahu? Buradan Launceston 90-100 km ve tam ters istikamet. Beşik Dağı (Cradle Muountain) da oradan 200 km veya daha fazla. Ne biçim plan bu? Saçma. Burada kal bu akşam. Yarın buradan gidersin.

Haliç önünde ormandan gelen adamın çektiği fotoğrafım.

Ormandan gelen adamın ani, çok samimi ve yargılayıcı tavrı rahatsızlık verebilirdi. Ancak adamdaki samimi farklılığı hissetmiştim daha ilk andan. Çok olmasa da temkinli yaklaşmaya başladım bu hızlı girişe. Birden bu kadar samimi olması biraz garipti ama hoşuma giden bir şey vardı bu adamın tarzında. İngilizcesi epey farklı kelimelerle süslenmiş, anlaşılması kolay olmayan ama dolu bir kültürün hissedildiği bir konuşmaydı. Hayatım boyunca öğrenmekte olduğum İngilizce bilgim ve birikimim ve son bir yıldaki Avustralya deneyimim olmasa anlayamazdım. Beni zorluyordu tarzı ama hoşuma da gitmişti. Aynı Patagonya’da tanıştığımızda Adrian Marcelo ile olan ilk İspanyolca iletişimim gibi beni tam olarak anladığını hissettirerek samimi konuşan biriydi. Kendine güvenli tarzıyla birleşen özgün bir kişilikle karşı karşıyaydım. Farklı bir akşamüstü deneyimine dönüşüyordu bu karşılaşma. Adamın ısrarcı ve samimi tarzı sürüyordu.

  • Haydi deniz kenarında yürüyelim, orası gün batımı öncesinde harika olur, dedi.
  • Peki, dedim.
  • Bana gelsene akşamüstü bir şeyler içeriz, dedi.
  • Bakarız, dedim.
  • Arabanla beni takip et, deyip, köpeğiyle birlikte eski arabasına atladı.

Adını bile bilmediğim adamı takip edip bir süre gittikten sonra arabayı teknelerin açıkta bağlı veya demirli olduğu harika kumlu bir plaj bölgesinin önüne park ettik. Köpekle birlikte yürümeye başladık denizin kenarında.

Yürüyüş yaptığımız Hawley Beach, Kuzey Tazmanya

Yürüyüş yaptığımız Hawley Beach

Hawley Beach’de tekneler

Etrafın görünümü çok harika değildi benim için ama kesinlikle ferah bir yerdi. Yürürken uzun bir sohbet başladı. Benim gibi o da gezgindi. Yazları Tazmanya ve Avustralya’da geçirip kuzey yarımkürenin yazı olan buranın kışında da genelde Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere uzun süreli gezilere çıkıyordu. Kalender adamdı Simon.

Simon ile uzun bir akşamüstü sohbetine doğru…

Pehlivan gibi ensesi, sıkı ve dolgun bir fiziği ve serdengeçti konuşma tarzıyla kesinlikle ilginç adamdı. Deri şapkası altındaki sımsıcak masmavi gözleri sevgi doluydu. Gülmeyi seviyordu.  Emekli bir deniz subayı olduğumu söylediğimde her İngiliz gibi belli bir takdir ifadesini hissettirdi tarzı ve sözleriyle.

Simon ile birlikte.

Ben çok konuşurum normalde ama bu kez daha çok konuşan ve soru sorup öğrenmeye çalışan Simon oluyordu. 72 yaşındaydı. Babası İngiliz ordusunda Hindistan’da uzun süre görev yapmış karacı bir binbaşıymış. Birinci Dünya Savaşı sonrası emeklilik için İngiltere’ye dönmek yerine Tazmanya’nın kuzeyindeki bu bölgeye yerleşmişler karı koca. Kendilerine de koskoca bir yarımada verilmiş devlet tarafından. Yerin adı “Hawley”. Tabii ki o devirde bu aileden başka kimse yokmuş buralarda. Bomboş bir yerde bir jeneratörle enerjilenen yaşamları, yapmaya başladıkları kocaman bir ev ve yeni kurulan bir aile doğal hayatın içinde izole bir hayata başlamış. Şimdiyse çok olmasa da etrafta evler vardı. Konuşa konuşa epey yürüdük deniz kenarında. 

  • Haydi, dedi, şimdi eve gidelim.
  • Peki, dedim.

Anlattıklarından evini merak etmiştim. Tekrar arabalara atlayıp evinin olduğu yere gittik. Kocaman bir arazi içinde koloniyel yapıda tasarlanmış 2-3 katlı, değişik yapıda bölümleri olduğu anlaşılan oldukça büyük bir evin önüne park ettik arabaları.

  • Önce bahçeyi sonra da evi gezdireyim sana, dedi.

Hawley House…

Koskocaman ve pek fazla bakımlı olmayan bahçede yapay bir göl vardı. Gölün yanında bir Buda heykeli, bahçenin uç tarafında aileye ait bir şapel (küçük bir kilise) ve arka planda da koskocaman bir ev. Kardeşleri ve Simon bu evde doğmuşlar. Bahçede dolaşmamız esnasında konuşmaya devam ettik.

Hawley Evi ve bahçesinin bir kısmı

Bahçedeki gölet ve Buda heykeli

Evin salonlarını ve odalarını gösterdi. Pansiyon veya otel olarak da kullanılıyormuş ev. 1990’lı yıllarda “Coast” adı verilen ve o zamanların meşhur bir programında BBC televizyonu tarafından Avustralya’nın en güzel tatil evi seçilmiş. 

Bahçedeki Ufak Kilise (Şapel)

Bahçeden evin görünümü

Hawley Evi’ni anlatan tanıtım kitabı

Hawley Evinin içinden görünümler

Bu evin muhteşem iç yapısını gösteren videoyu izlemenizi öneriyorum.

Salonlarda eski fotoğrafları gösterip ailesini tanıtıyordu. Büyük evde çocukları yaşıyor ve bu malikane gibi yeri onlar idare ediyorlardı. Sadece bir kızı öylesine bir merhaba deyip ayrıldı, diğer çocuklarını görmedim. Çocuklarıyla pek ilgisi kalmamıştı. Çocukların da Simon ile fazlaca ilgileri yoktu anlaşılan. Onlarla çok sıkı olmayan olan ilişkisini de garip biçimde açık halde anlatıyordu. Onları kendi hallerine bırakmış, kendi yaşamına odaklanmıştı.

Simon’ın aile fotoğraflarının kolajı

Simon, bu büyük kısımda değil, evin arkasında iki katlı kule gibi ufak bir yapıda kalıyormuş. “Oraya gidelim terastan gün batımını izleyelim” dedi. Hava henüz aydınlıktı ama yavaştan 100 km’lik yolum olduğunu düşünüp kısa bir süre sonra ayrılmayı düşünüyordum. Ancak Simon’ın düşüncesi bu yönde değildi.

Ben anlatılanlardan çok algı ve sezgilerime güvenirim ilk tanışıklıkta. Simon iyi bir insandı.

Simon’ın Yaşam Alanı…

Yaşadığı ortam dağınıktı biraz. Deri koltuk, girişte sağa sola atılmış bir iki çift ayakkabı, duvarda bir geyik başı hemen salonun arkasında ve salona bitişik ufak bir mutfak bulunuyordu. Kapının sol tarafında ise kulenin alt kısmına rast gelen yerde bir odacık gibi çıkıntıda bir masa ve etrafında bir kütüphanesi vardı. Sanat ile ilgili bir sürü kitap, derginin yaşanmışlık hissiyle dolu sıcacık bir ortamdı bu ilginç adamın yaşam alanı.

Simon’ın yaşam alanından bir kesit

Simon’ın evinin en sevdiğim yeri

 Kütüphanesindeki bazı kitaplar

Üst kata bir merdivenle çıkılıyordu. İçkilerimizi alıp terasa çıktık. Terastan görüntü çok engin ve güzeldi. Sıradışı bir ayrıntı olarak terasta bir küvet vardı. Bu ilginç ayrıntı bana göre hedonizmin (zevk düşkünlüğü) mütevazi bir göstergesiydi.

Simon’ın terasından panorama

Simon’ın terasında

Sohbetimiz terasta devam etti. Ben teşekkür ve gitmeye ilişkin söylemlere girsem de doğrudan “Saçmalama, kal akşam burada, yarın da rahatça Beşik Dağı’na gidersin” dedi. Bir macera içine giriyordum ve güvendiğim bu yeni arkadaşla satrançtan, felsefeye uzanan ve bana zevk veren konuşma sonrasında ben de burada kalmaya ikna olmuştum. Launceston’daki hostelde eşyalarım beni bekleyebilirdi. Çünkü farklı iki kişi olarak buluşmuştuk ve konuştuğumuz konular çok çeşitli, samimi, seviyeli bir sohbete dönüşmüştü. Hayatta pek çok kez yaşanabilecek bir deneyim değildi bu. Artık bu geceyi burada geçirecektim. Birlikte yiyecek bir şeyler hazırladık ve satranç oynamaya başladık. 40 yıllık dostlar gibi güle oynaya ve büyük bir rekabetle bir iki parti satranç sonrası bir tane tavla çıkarmaz mı? Satrançta iyiydi ama tavlada hiç şansı yoktu. Bu sırada Türkiye tarihi, Ortadoğu algısı, dünyadaki siyasi ve ekonomik gelişmeler üzerine konuşuyorduk. Mutlu bir gece geçiyordu.

Simon ile satranç partimiz

Tavla fatihi bendeniz ve makus talihli Simon :)

 “Nasıl oluyor da hep böyle oluyor?” düşüncesindeki Simon.

Simon’ın Misafirperverliği ve Karşı Hamle Türk Yemeği…

Gece uyku vakti geldiğinde Simon beni bir kez daha yanıltmadan büyük bir samimiyetle; “Bu koltuktan başka yatacak yer yok, sen yukarı katta benim yatağımda yat” diye ısrar edecekti. O güzel kalpli adam beni rahat ettirmek için elinden geleni yapıyordu.Türk yemeklerine bayıldığını söylemişti.

-Yarın akşam sen yürüyüşten döndüğünde yemek yeriz, satranç oynarız, dedi. 

Ben de ona;  Peki o zaman, yarın akşam yemeğini ben hazırlayacağım, dedim. Sen söylediğim malzemeleri hazır edersen akşam sana elimden gelen bazı yemekleri yaparım, dedim.

- Çok sevinirim, dedi ve hemen listeyi yazdık.

Patlıcan, kabak, dereotu, sarımsak, yoğurt, salatalık, kuru soğan, pirinç. Bazıları vardı evde ama diğerlerini; Ben hallederim, dedi. Yoğun geçen günün ardından güzel bir uykuya daldım.

Sabah erken kalktığımda o da uyanmıştı. Hemen bana sandviçlerimi hazırlamakta yardım etti. Bir elma alıp ve suyumu doldurduktan sonra akşama buluşmak üzere ben meşhur Beşik Dağı (Cradle Mountain)’na yola çıktım. Simon haklıydı. Onun evinde kalmak, 250 km daha az yol yaparak, gereksiz zaman kaybına uğramamı önleyecekti.

Yolda karşılaştığım “Pilatipus Çıkabilir” trafik levhası herhalde dünyada başka yerde görebileceğiniz bir levha değildir. Askerlere saygı anıtlarının en ilginçlerinden birini de yeşil bitkilerin uygun kesilmesiyle yapılan asker heykelleri olarak görüyordum.

Pilatipus Çıkabilir Levhası

Askerlere saygı anıtlarının en ilginçlerinden biri (bitkilerin traşlanmış haliyle heykeller)

Milli parka yaklaşırken buralarda çok gördüğüm kuru ağaçlar ormanı gibi bir bölgeden geçtim.

 Cradle Mountain girişine doğru ölü gibi ağaçlar

Yollardan görünüm

Milli parkın girişindeki park yerine arabayı park edip günlük sırt çantamı alıp girişe yönlendim.

Cradle Mountain (Beşik Dağı)…

Meşhur bir milli park “Cradle Mountain”. Girişi ücretli bir yer bu milli park. İçinde günlerce yürünebilen parkurlardan saatlere ayrılmış rotaları olan turlarla yürünecek bir yerdi. Bir noktaya kadar minibüsle geldik ve seçtiğim yarım günlük yürüyüş parkurunda yürümeye başladım. Önce düz ve hafif yeşillenmiş kısa bitkilerin olduğu bir yerden hazırlanmış tahta patikadan bir kilometre kadar yürüdüm.

Tahta patika sonlandığında toprak zeminden ilerlemeye başladım. Ufak çocuklarıyla yürüyüş yapan aileler gördüm. Yol otlardan çalılık bitki örtüsüne ve daha sonra da de ağaçlık araziye dönüştü yavaşça. İlk karşılaştığım göl harika görünüyordu.

Yürüme patikalarından görünümler Beşik Dağı (Cradle Mountain)

Yürüye yürüye yüksek bir tepeye doğru ilerliyordum. Başlarda çok zorlayıcı bir parkur değildi. Sonlara doğru epey dik yokuşlar vardı. Hatta efor gerektiren tırmanma gerektiren bir iki yerden geçerek zirveye ulaştım.

İnsan bazı kelimelere takılabiliyor. Bu dağın görüntüsü bende binek hayvanlarının sırtına konulan eyeri daha çok anımsattığı için içimden “Eyer Dağı” demek geliyor. Hatta bunu öyle özümsedim ki anlatırken eyer kelimesini kullanıyorum. Ancak Cradle Beşik demek. Gördüğünüz üzere onlara göre doğrusu Beşik ama bana göre Eyer Dağı burası. Bu bölgeye adını veren dağ siluetlerini ve görüntülerini izliyordum.

 Zirveden görünümler (Cradle Mountain)

Dönüş yolu, benzer görüntüler eşliğinde, her daim olduğu gibi daha çabuk geçiyordu. Buraya özgü bitkiler vardı. Bazı ağaç ve bitkilerin yanında açıklamalar yazıyordu. Harika görüntüler içinde dinlenmelere dahil yedi saat kadar süren çok güzel bir yürüyüş olmuştu.

“Cradle Mountain” Milli Parkında zirveden geriye dönüş yürüyüşünde manzalar

Akşam Hawley House’da Türk Yemeği Gecesi…

Döndüğümde Simon mangalı dışarı çıkarmıştı bile. Bir parça et yanında patlıcan salatası, kabak kalye ve cacık olacaktı mönümüz. Bu yemek tertibini kolay hazırlanması ve lezzetli olması nedeniyle seçiyorum sıklıkla gezilerimde. Tabii Avustralya’da bir hazine değerinde olan dereotu (dill) ve bulması kısmen zor olan sade yoğurttan bahsetmeliyim kısaca. Ben dereotuna bayılırım. Kabak kalye de onsuz olmaz. Cacıkta da çok iyi gider. Türkiye’de pazarlarda bir bağına 1 TL kadar verdiğimiz dereotu Avustralya’da bizim pazarlarda aldığımız bağın dörtte biri kadar numune büyüklüğünde plastik paketinde 3-4 dolara satılıyor. Bir servet ödedim dereotuna bu güzelim ülkede.

Büyük bir samimiyetle yemek işine giriştim hemen. Simon da bütün gayretiyle bana yardım etmeye çalışıyor, beni izliyor ve o tatlı uzun konuşmalarına devam ediyordu. O kadar emin ve derin bir sohbet halindeydi ki, o ağır ve ağdalı İngilizcesinin her nüansını anlıyorum gibi bir içtenlikle konuşuyordu. İnsana geçiyor bu sıcaklık. Her nokta olmasa da anlıyorsunuz bu tür sıcak sohbetleri. Anlamadığım yerleri de tekrar ettiriyordum. Zaten biriyle kısa süre geçirsem bile konuşmasına alışıyorum. Sohbet, içkileri yudumlama derken o cumba gibi girintili odada mükellef bir bekar gezgin sofrası hazırlandığında sohbet de ayyuka çıkmıştı.

Akşam yemek soframız.

Gülmek bedava, ruha da çok iyi geliyor.

Sanıyorum o da böyle konuşabileceği bir arkadaşın ihtiyacını duyuyordu. Gezi ağırlıklı konuşmaya başladık. O deneyimlerini anlatırken benden de Güney Amerika izlenimlerimi dinliyor, sorular soruyor, yorumlar yapıyordu.

Yemek faslından sonra tekrar bitmez tükenmez satranç mücadelemiz başladı. Beni yendiğinde kendine satranç fatihi (chess conquerer) adını taktı. Şakalaşmayı ve takılmayı çok seviyordu. Rekabetçi ve oyunsever yapımla her partinin sonu kahkaha tufanı oluyordu. Tavla’da başına neler geldiğini burada anlatmayayım. Ben de onun tavla fatihiydim doğal olarak. Simon da ben de oyun oynamayı seviyorduk. Bir de kelime oyunu (scrabble) partisi yaptık.

 Simon ile bitmek tükenmek bilmeyen oyunlarımız.

Gezgin hayatımdaki ruhsal doyum ve mutluluğu yaşadığım bir gece daha yaşamıştım. Ne hosteldeki eşyalarım ne de Sidney aklımdaydı. Ormandan çıkan adamla son derece doyurucu, samimi ve bilgi dolu sohbetler ve bol kahkaha ile geçen anlar hayatımdaki hazinelerden biri olarak yerini alıyordu.

Ancak macera sona ermemişti. Ertesi sabah kendine ait plajda denize gireceğimizi söyledi. Bir de arkadaşıyla tanıştıracaktı. Bu değerli anıyı iki parçaya ayırmak istemezdim ama bu gece noktayı koyup ertesi gün yaşadıklarımızı haftaya bırakıyorum.

Simon ile o kadar sohbetin belini kırdık ki anlatamam. Böyle birini tanımak Avustralya ile sabit kitaplardan bazı bilgileri okumanın çok ötesinde bir doygunluk sağladı bana. Aynı hissi paylaştığını o da söyledi zaten. Aynı zeminde doğruluk ve dürüstlükten ayrılmayan maskesiz bir paylaşımın değeri çok büyük.

Algısı Açık Bir Hayatın Armağanları…

Ormandan çıkan adamı uzak tutup konuşmasaydım veya geçiştirseydim bunların hiçbirini yaşamayacaktık. İyi ki de çekinmemiştim ve sohbet bu hale gelmişti. Bu kısa arkadaşlığın altyapısında birçok şeyle beraber dil bilgisi, kültür, kendine güven ve açık algılar var.

Hayat, kontrol ve kısıtlamalarla kişinin tanımına göre “GÜVENLİK İÇİNDE” yaşanabilir.  Ama o hayat birçok açıdan yarım kalmış bir süreç olmaz mı? Bir seviyeye kadar güvenli gibi görünebilir. Ama özünde eksik ve yavan bir yaşam olarak kalmaz mı?

Ama dolu dolu yaşamaya başka engeller de çıkabiliyor. Bu salgın günlerinde bir virüs insanlığı birbirinden uzaklaştırdı. Gezemez, dokunamaz olduk. Sadece ruhsal engeller değil fiziksel ve biyolojik zorunluluklar da bizi durduruyor. Hayat bu işte, siz bir şeyler düşünürken başınıza gelenler.

Hayatımızda duvarlar örüyoruz bazen. Ulaşılmasına izin vermiyoruz. Kim bilir neler kaybediyoruz?

Hayat gerektiği yerlerde tam gaz yaşanmalı. Peki “GEREKTİĞİ” ölçütünü nasıl bileceğiz. İşte bu nokta da hayattaki birikimlerimizle doğrudan alakalı. Birçok açıklama olabilir tabii bu konuda. Ben Ali DEMİRSOY hocanın “Ustaca Yaşam” ifadesini pek seviyorum. Ustaca Yaşam’ın da reçetesi de herkesin içinde saklı.

Dolu dolu ve ustaca yaşanmış hayatlar diliyorum. 

Sağlık ve sevgiyle kalın.

Ek Notlar:

Not 1: Ustaca Yaşam tabirini kullanan Ali DEMİRSOY hocamızın hoş bir sunumunu izlemek isteyenler için; 

Not 2: Tazmanya ile ilgili 6 haftadır yayın yapıyoruz. Güzel görüntüler ve epey bilgi içeren bir video buldum. Veryansintv’de sizinle paylaştığımız çok şeyi içeriyor. Ufak bir Tazmanya gezisi için 25 dakikanız varsa video burada;