Guça Trompet Festivali (1. Gün): Çılgın Bir Sırp Klasiği... Çingene Müziğinden Bregoviç’e

Guça Trompet Festivali (1. Gün): Çılgın Bir Sırp Klasiği... Çingene Müziğinden Bregoviç’e

Çılgınlık Ötesi Bir Yolculuğa Hazır Olun,

“Guça’ya Gidiyoruz…

Enerjinin ve coşkunun bu derece yoğun olduğu tutkulu bir festivale başka bir yerde rastlanır mı bilemiyorum. Bu hafta Sırbistan’da Çaçak yakınlarındaki küçücük bir kasaba olan Guça’ya gideceğiz. Normalde nüfusu 2000 civarında olan bu kasaba, festival zamanı sokaklarında yüzbinleri aşan ziyaretçiyle, yerlerde yatılan, binlerce çadırın kurulduğu bir insan seline sahne oluyor.

5 gün boyunca sürekli müzik, dans ve eğlenceden uyumanın pek mümkün olmadığı zembereği boşanmış bir eğlenme krizi yaşanıyor Guça’da. Her yıl Ağustos ayının ilk haftasında başlayan festival süresince, geceli gündüzlü coşkulu bir sürece sahne oluyor.

Çoğunluğunu çingene sokak müzisyeninin oluşturduğu, pirinç nefeslilerden oluşan bandolar her yerde müzik yapıyorlar. Yarışma kısmında yer alacak bandolar festival öncesindeki elemelerle seçiliyor.

Goran Bregoviç’in müziklerinden de hatırlayacağınız Balkan ruhunu yansıtan Sırp folklorik müzikleri, sokaklarda, restoranlarda, parklarda, çayırlarda, tepelerde, hatta kasabadan geçen derenin kenarı dahil her yerde çılgınca çalınıyor. Çılgın kelimesini öyle sıradanlaşmış, normal bir anlamda algılamayın lütfen. Kelimenin tam anlamıyla eğlenmek için şuurunu kaybetmeye hazır halde gelen insanların buluştuğu bir festival Guça.

Benim öykümü dinlemeden evvel bu festivale trenle giden üç genç kadın gezginin videosuyla nasıl bir yere gittiğimizi çok güzel ifade ederek kurgulanmış videoyu izleyebilirsiniz.

https://youtu.be/j6m6O7OVRNI

Bu dünya ile irtibatlarını keserek, yeme, içme, müzik, dansla, coşmanın ötesinde anlar yaşanan Guça Festivali’ne doğru yol almaya hazırsak başlayalım.

Şimdi, geçen hafta kaldığımız yerden yola koyularak Guça’ya doğru ilerliyoruz.

Guça’ya Doğru...

Guça Festivali’ne gitmek üzere Visoko’dan sonra Saraybosna’yı geçerek, aynı geldiğim güzergahın ters istikametinde Vişegrad yoluna devam ediyordum. Geçtiğim yerlerdeki sarp yamaçları izlediğim, Yugoslav yol klasiği olan nehir kenarı iki şeritli yollardan ilerliyordum. Bazen bir manzara, bazen bir köy veya ufak yerleşimlerde kısa bir mola sonrası yola devam ederek Vişegrad’a yaklaşmıştım. 2014 Ağustos ayındaki bu yolculukta, geçtiğim yerleşimlerde azımsanmayacak sayıda Türk firmaların tabelaları, mağazaları boy gösteriyordu.

Yolda eski bir camiyi görüp çıktığım gezdiğim köyde fotoğraflar çektim. Bir zamanlar insanlarının birbiriyle harman olduğu bu harika doğal coğrafyada yaşayanların nasıl birbirlerinden koparıldığını görmeye yetecek manzaralar vardı. Bir yanda köy kiliseleri, bir yanda köy camileri, “Bosnia Herzegovina-Republic of Srpska”...

Visoko-Saraybosna-Vişegrad yolundan manzaralar

Vişegrad’a giriş öncesi, bu kez ters yönden gördüğüm Drina Köprüsü çok güzel görünüyordu. Andriçgrad’ın nehrin diğer yanından beton yüzünün görünümü bu açıdan hiç de etkileyici değildi. Şehirdeki bir manavdan portakal ve elma aldım. Yeni inşa edilmiş Andriçgrad benim için içinden gezerken ne kadar renkli ve süslenmiş olsa da dıştan bakıldığında ruhu eksik sevimsiz bir beton yapı görünümündeydi. Oysaki manavın olduğu eski binalı sokağın kişilikli bir ruhu vardı.

Vişegrad’da, buralarda sıkça karşılaşacağınız meşhur lahana bazlı Kupus Salatası, köfte, güveçte kuru fasulye ile güzel bir yemek yedim. Yol antibiyotiği olarak adlandırdığım kuru soğan da özel isteğim olarak mönümde yer alıyordu. Daha önceki gelişimde tanıştığım Alexander ile buluşarak kısa bir sohbet ettik. Ardından Çaçak ve Guça için yola çıkmıştım.

Yol görüntüleri

Vişegrad’a girişte, Drina Köprüsü.

Andriçgrad’ın karşı kıyıdan betonlaşan görünüşü

Alexander ile Andriçgrad’da.

Manavın önünde Kara Şimşek

Kupus Salatası, köfte, güveçte kuru fasulye ve meyve suyu ile yol antibiyotiğim kuru soğan

Merhaba Guça ve Yatacak Yer Sorunu…

Çaçak’da zaman kaybetmeden Guça’ya ilerledim. Guça kasabasının yaklaşık bir buçuk kilometre dışında kurulmuş, bilet ve arabanıza park yeri için kart aldığınız bir festival girişi var. Kasabaya giren tek yol üzerine bir kontrol noktası kurulmuş yani. Buraya ulaştığımda festivalin gürültüsü ve dumanları uzaktan görünmeye başlamıştı.

Guça aslında küçücük bir kasaba ama her metrekaresinde festival büyük bir temaşa içinde yaşanıyor. Festival zamanı çok kalabalık olduğundan yatacak yer bulmak çok zor. Hele benim gibi son anda gittiyseniz mümkün değil. Çok önceden plan yapılarak hazır olunması gerekiyor. Artık kader bana ne sunarsa öyle geceleyecektim burada. Zaten ufak olan kasabada iyi bir çadır ve içinde iyi bir yatak en uygun seçenek gibi gözüküyor.

İlk Anlardaki Gözlem ve Hislerim…

Giriş kapısında yaklaşık 5 Euro tutarında ve tüm 5 gün boyunca giriş için kullanacağım araç giriş kartı ve biletimi alarak kasabaya doğru ilerliyordum. Her yerde insanların olduğu kalabalık ve canlı bir ortamın içine girmiştim. Sağda solda büyük alanlara kurulmuş, abartısız yüzlerce hatta binlerce çadır vardı. Her yerde dans eden insanlar, otopark olarak kullanılan çayırlar ve bu yerlerde binden fazla araç, havaya yükselen mangal dumanları ve kokular beni karşılıyordu. Bu hal, rüyada ve astral ortamda olduğuma dair bir his veriyordu ilk bakışta. Canlılık ve enerji yüksekliği içime işliyordu ilk andan itibaren.

Kasabanın hemen girişinde bulunan bir otoparka dönüştürülmüş çayıra girdim. Oldukça dolu park yerinde zorlukla bulduğum bir yere Kara Şimşek’i park ettim. Daha arabadan inmeden kızlı erkekli gençler çevremi sardılar. Sırpça bir şeyler söylediler ama doğal olarak anlamamıştım. Belli ki festivale yeni gelen bir yabancıydım. Biraz da alkolden kaynaklanan keyifli halleriyle, ben daha ne olduğunu anlamadan bu coşkuya beni ortak edeceklerdi.

Park yerlerinden manzaralar

Arabamın kapısı açıkken bana ulaşan bu neşeli, çakırkeyf insanlar Nokia reklamını anımsatır şekilde “Rakiya, Connecting People!” diyerek beni selamlıyorlardı. Ellerinde getirdikleri buraya özgü çok sert bir içki olan rakiya’dan bir atımlık sundular önce. Derken, “Nesin?”, “Kimsin?”, “Nerden Geldin?” en sonunda da “Nerden geldiysen geldin, hoşgeldin!” dediklerinde kaçıncı tek atımlık “Rakiya” elime tutuşturuldu hatırlamıyordum bile.

Park yerindeydik ve etrafımızda, bazısı uzak, bazısı yakın yerlerde çalmakta olan bandolar vardı. Pirinç nefesli çalgılar, davul, trampet, zil sesleri eşliğindeki bandolar eğlenceli müzikler çalıyorlardı. Birbirine karışan sesler havaya yükseliyordu. Bir yerden müzik, bir yerden kahkahalar, şarkılar, konuşmalar, gülmeler, bağırmalar arasında ortama yükselen bu enerjiyle karşılamıştı Guça beni. Mutluydum.

Park yerinden görünümler

Ancak henüz park ettiğim yerden kıpırdayamamıştım. Festival beni daha arabadan inmeden içine çekmişti. Daha Kara Şimşek’imin kapısını bile kapayamadan kendimi diğerleriyle birlikte dans ederken bulmuştum. Bu baskın şeklinde gerçekleşen merhaba töreninden bir bahaneyle kaçarak ayrılmasaydım, benim için Guça Festivali o park denilen çayırda başlayıp, arabanın 10 metre ilerisine ulaşamadan bitecekti. Yeni gelen bir araba beni kurtardığında, kasabaya doğru ilerlemeye başladım.

Kasabadan İlk Görünümler…

Koskoca bir panayırın içine düşmüştüm. Mangalda et satan büyük yiyecek tezgahları, plastik trompetler ve hediyelik eşyalar satanlar vardı. Kasabanın tek büyük caddesi insanlarla doluydu. Bu caddenin her iki yanında envai çeşit yiyecek ve hediyelikleri sunan yerler kurulmuştu. Tahta oymacılığı örnekleri, seramik kap kacak satan tezgahların yanından ilerlerken durmadan fotoğraflar, videolar çekiyordum.

Guça’dan ilk görünümler

Guça’da ana caddeden görüntüler

Bu kalabalık hal etraftaki çayırlarda da aynı hareketlilikte devam ediyordu. Tam bir coşku tufanıydı. Her taraftan genelde üç beş kişilik çingene bandolarının çaldığı şarkılar birbirine karışıyordu. 200 metre kadar olan bu caddenin sonunda kasabanın merkezine ulaştığımda da görünüm aynı yoğunlukta sürmekteydi.

Bir çingene bandosunun yol üzeri gösterisi

Guça sokaklarından görünümler

Guça’nın içinden geçen derenin kenarları değişik renkli çadırlarla doluydu. Mahalle haline gelmiş bu çadırların aralarında da dans eden insanlar vardı. Hippiler, festivalin tadını çıkaran aktif katılımcılardı. Genç kadın hippilerden oluşan bir grup, klarnet, gitar, mandolinle şarkılar çalıp söylüyorlardı.

Dere kenarında çadırlar

Müzik yapan hippiler

Etrafta güvenlik görevlileri vardı ama bu coşkulu akışı sadece uzaktan izlemekle yetiniyorlardı. Tişört satan tezgahlarda festivale ve Sırbistan’a yönelik çok renkli görüntüler vardı. Militarist şapkalar, kasketleri satın alıp giyen kızlı, erkekli grupları izliyordum. Ben de kendime tişörtler ve yıllarca dünyayı benimle birlikte gezecek şapkamı bu esnada alacaktım.

Güvenlik görevlileri

Tişört satılan yerler

Yıllarca dünyayı benle dolaşacak şapkamı aldığım an

Festivalin ilk yıllarında yani Tito Yugoslavyası zamanında, festivalde Sırp vurgusunun fazla öne çıkarılmadığını okumuştum. Benim festivaldeki gözlemlerim ise coşkulu bir Sırp olma sevincini taşıdıklarıydı. Çok sayıda başka milletten insanlar da vardı. Yollarda, restoranlarda, çimenlerde oturanların hepsinin Sırp olmadığı belliydi.

Asker şapkalı festival ziyaretçileri

Çingene dansözler bu hengamede danslar edip bahşişlerini topluyorlardı. Çalan bandolar insanların kulaklarının dibine giriyor ve aynı bizdeki gibi ufak da olsa bir para nefesli sazın içine veya çalgıcının cebine sokulmadan, çaldıkları grubun başlarından ayrılmıyorlardı. Ama istemediğinizi gösterdiğinizde de fazla ısrarcı olup rahatsız etmiyorlardı.

Çingene dansözler

Gençlerden bir grup

Bandoların her yerde çaldıklarına ilişkin görünümler

Yemek ve İçmek Üzerine...

Bu festivalde müzik dinleme ve dans etmenin yanında öncelikle yapılan eylem, yemek ve içmek. Bu bağlamda mangalda etler ağırlıklı yiyeceklerdi. Salatalar, tatlılar olsa da tüm festival alanında kesif bir mangalda et kokusu vardı. Yemekler de bizim ağız tadımıza uygundu.

Yemek mekanlarından görünümler

İçki konusuna gelince, iki temel içkiden söz etmek gerekiyor. Rakiya ve Jelen birası.

Rakiya ve Jelen Birası...

Balkanlar’da ve özellikle Sırbistan’da akla gelen ilk yerel içki “Rakiya”. Ülkemizde boğma rakı adı verilen bu içki, açık sarımtrak veya renksiz oluyor. Resmi markalar yanında çok sayıda ev üretimi “Rakiya” bulunuyor ülkede. Yerel insanlar köylerde yapılanlarını tercih ediyor. Rakiya, 50 derecenin hatta bunun çok daha üzerinde alkol seviyelerinde olabilen bir meyve brendisi. Jet yakıtı desek yeri var. Armuttan, elmadan, erikten ve daha bir sürü meyveden rakiya yapılıyor. Tadı o kadar hoş olmasa da son derece sert ve etkili bir içki. 11. yüzyıla uzanan bir öyküsü olan rakiya Sırbistan’da çok tüketiliyor.

Rakiya satan tezgahlar

Jelen, 1750’lere uzanan tarihiyle çok eski bir bira markası. Bir parça tatlı bir bira olduğunu söyleyebilirim. İçimi rahat ve en önemlisi oldukça hesaplı. Jelen, muhtemelen festivalin ana sponsoru. Her yerde Sırbistan’ın meşhur bira firması Jelen’in tezgahları var. Rakiya’nın yanında su gibi Jelen biraları içiliyordu. Bunun yanında başka bira markaları da festivalde satılıyordu. Ancak Jelen, sponsorluk adına tüm tezgahlar, şemsiyeler, konser alanlarına reklam mahiyetinde katkılarla damgasını vurmuştu. 

Jelen Birası gençlerin elinde (Şans eseri tanıştığım iki Türk genç)

İlginç bir bira içme donanımı

Jelen’in donattığı tezgahlar, şemsiyelikler

Çılgınca Bir Gece…

Tüm bu hengame içinde ben de yerimi almıştım. Her oturduğum yerde etrafımı keyifle izliyor, bir sürü milletten çok sayıda insanla sohbet ediyordum. Sanki herkes birbirinin ahbabıydı. Çekingenlik duygusuna yer bırakmayacak biçimde sıcakkanlılık vardı ortamın ruhunda.

Ortamın içinde ben

Eğlenen insanlardan görünümler

Çingene bir aile bir restoranın içinde baba, oğul, yeğen, kuzen çalıyorlardı şarkılarını.

Çingene aile bandosunun fotoğrafları

Kasabanın merkezi farz ettiğim ufak bir meydanın ortasında Guça Festivali’ni sembolize eden bir kaide üzerinde yükselen üç metre boyunda trompet çalan bir yerel giysili kişinin heykeli var. Bu heykelin olduğu meydan, gecenin ilerlemesiyle iyice hareketlenmişti. Çılgın gençler heykelin kafasına kadar tırmanıyorlardı.

Meşhur trompetçi heykeli olan meydandan görüntüler

Trompetçi heykeli olan meydanda çektiğim video

Bu sırada kiminle ve ne üzerine sohbet ettiğiniz, kimlerle kucaklaşarak danslar ettiğiniz belli değildi. Herkesin elinde bir içki vardı. Yanınızdaki birinin omzunuza dokunup size bir bira uzatması çok doğal bir hareket burada. Acıkanlar ayrılıp tezgahlarda veya restoranlarda çoğunluğu mangalda et olan yemeklerini yerken biraz soluklanıyorlardı. Tabii ki yemek esnasında çingene bandoları gelip onları azdırmazsa.

Bu tempoya 5 Gün Dayanmak Çok Zor…

Enerjik biri olmama karşın bu festivalin temposunun fiziksel olarak aynı coşkuyla 5 gün sürdürülemeyeceğini anladığımda frene basarak sık sık coşku merkezlerinden uzaklaşıyor, soluklanmaya çalışıyordum. Zira birçoklarında gördüğüm gibi kendinden geçerek sokağın ortasında yere serilip baygın yatanlar, uyuyanlar ve çimenlerde boylu boyunca uzananlardan biri olmamak işten bile değildi. Hatta yemek yediği masanın üzerine kapaklanmış uyuyanlar bile vardı.

Guça’da nakavt olup sokaklara devrilmiş gençler

Bilinçli ve keyif alarak katılabileceğim kadar coşku içinde olmak ama etrafı da iyi gözlemlemek istiyordum. Kontrolü en azından da olsa elde tutmazsanız bu tempoya 5 gün dayanmak bana göre olanaksız. Tabii ki aklı başında gezen aileler, insanlar da var. Ama bunların da bu ortamda bir günden fazla kaldıklarını sanmıyorum. Ama onlar bile burada bulunduğu sürenin hakkını veriyordu. Burada donukluğa yer yoktu.

Yazımızın bu bölümünde biz de biraz soluklanalım isterseniz. Bu soluk molasında festivalin tarihinden ve bazı özelliklerinden söz edelim.

Guça Trompet Festivali’nin Tarihçesi…

Guça, her yıl Ağustos ayının ilk haftasında gerçekleştirilen bir Sırp klasiği. Günümüzde uluslararası hale gelmiş, yerel ve özgün bir müziklerin çalındığı bir festival.

İlk festival Çaçak’lı bir gazetecinin inisiyatifiyle 1960’ların başında başlatılmış. Çaçak’lı gazeteci bir gün tren istasyonunda gençleri bu çalışma etkinliğine uğurlama sırasında, trompetlerden oluşan bir bandonun çaldığı coşkulu marş ve şarkıları izlerken aklına gelmiş bu fikir. Partizan kökenli komünist bir eylem kapsamında, ülkenin, demiryolu, altyapı, bina inşası gibi birçok bayındırlık faaliyetlerine gençlerin katıldığı “Gençlik Çalışma Etkinlikleri (Youth work actions)”den önceki yazılarımızda söz etmiştik.

Bölgede yıllardır zaten yapılmakta olan bir müzik ve dans etkinliği varmış ama bu bağlamda bir festival değilmiş. Bu gazeteci, tren istasyonunda tanık olduğu tipte bir etkinliğin gerçekleştirilmesi için bireysel girişimlerde bulunmuş. Başlarda dar kapsamlı bir iki etkinlik yapılmış. Ardından politikacılara ulaşan taleple, 1961 yılında ilk büyük festival, 4 bandonun katıldığı bir yarışmayı içeren organizasyon olarak başlatılmış. 

O tarihten sonra da “Guča Sabor Trubača” yani benim tercümemle “Trompetçilerin Guça Buluşması” adını verebileceğim bu etkinlik öncelikle Sırbistan’dan, Balkanlardan ve dünyadan trompetçilerin buluştuğu bir yer haline gelmiş.

Festivalin en önemli ziyaretçilerden biri de Miles Davis olmuş. Miles Davis’in “Trompetin böyle çalınabileceğini hiç görmemiştim. Bırakın Glastonbury, Reading, Burning Man and Coachella festivallerini. Dünyada pirinç nefesli çalgıların bu derece çılgınca kakafonik tarzda çalındığı başka bir yer yok. Guça’yı mutlaka görmelisiniz” dediği rivayet ediliyor sıklıkla.

Günümüzde dünyanın öncelikli 15 müzik festivalinden biri olduğu söyleniyor Guça Trompet Festivali’nin.

Neden Trompet?

“Neden Trompet?” sorunun yanıtı 1830’lara kadar giden bir konu. O tarihlerde Osmanlı egemenliği ve etkisinden kurtulma gayretleri içindeki yöneticilerin, ordu bandolarındaki batılılaşmanın önemli bir enstrümanı trompet olmuş. Trompet, o tarihten itibaren de etnik müziğin icra edildiği temel bir enstrüman olarak Sırp müzik hayatına girmiş.

Çoğunluğu pirinç nefesli çalgılardan oluşan az sayıda müzisyenin oluşturduğu bandolar müzik yapıyor bu festivalde. Orkestra yerine bando sözcüğünün daha doğru olduğunu düşündüğümden hep bando diyorum ben bu topluluklara.

Festivalin ve Yarışmanın Zorunlu Başlangıç Şarkıları...

Festival açılışı ve yarışmada çalınması zorunlu iki şarkı var. Bunlardan biri; “Sa Ovčara i Kablara” diğeri de Bledi mesec zagrlio zvezdu danicu. Bunların yanında “Kolo” adı verilen hareketli iki folk parçası da zorunlu olarak çalınıyormuş. Ayrıca bir de marş çalınıyor. Bunların haricinde de az önce ilk gözlemlerim sırasında söz ettiğim serbest bandolar Guça’da her yerde çalıyorlar bu tiplerde müzikleri. (Şarkıların üzerindeki bağlantılara tıklayıp, dinleyebilirsiniz.)

Festivalde İlk Günün Sonu…

Ne kadar kendimi durdurmaya çalışsam da festivalin anaforuna kapılmıştım ve gece saat 02:30 gibi hala enerjileri tükenmeyen insanların çılgın ortamından ayrılarak arabamın olduğu yere döndüm. Guça, Çaçak’a 22 kilometre mesafede yakın bir yer. Ama polisin çıkışta alkol kontrolü yaptığını öğrenince arabada uyumaya karar verdim. Arabada uyumak için bir donanımım yoktu. Fakat o saatte başka çare de olmadığı için koltukları yatırıp çanta ve giysilerle bir yatma yeri hazırlasam da pek rahat olmayan bir gece geçirecektim.

Bu festivale damgasını vuran Sırp kültürüne ilişkin bir iki girdi yapmak istiyorum bu noktada.

Kalaşnikof ve Underground, Bregoviç ve Emir Kusturica…

Goran Bregoviç’in bu tarzda yaptığı müziklerinin en bilinen örneklerinden biri Kalaşnikof isimli şarkı. Emir Kusturica da filmlerinde sıklıkla Bregoviç’in müziklerini kullanıyor. Kalaşnikof, bu festivalde defalarca çalınan bir şarkı. Festivale çokça katılan Bregoviç aynı coşkuyu burada verdiği konserlerde paylaşmış. Tüm Balkan ülkelerinde çok sevilen bu şarkıyı dinlemenizi öneriyorum. Gerçi aşağıdaki video Polonya, Poznan’da kaydedilmiş, yine de aktarım ruhunu çok sevdiğimden sizlerle paylaşıyorum.

https://youtu.be/UqOL7LOR6ko

Yazıya son vermeden önce sizlerle Emir Kusturica’nın çok sevdiğim “Underground” isimli filmini de paylaşmak istedim. Bu filmin müziklerini de Goran Bregoviç yapmış. Maalesef bulduğum film bağlantısında altyazı yok. Altyazı olmamasına karşın sinema ve müzik adına zevk verecek önemli bir örnek olduğunu düşünüyorum.

https://youtu.be/9Dc-IWCxP2I

Guça Festivali yazısını tek haftada bitirmek hem bu festivalin görkemini hem de görsel zenginliğini sizinle paylaşabilmeye yetmeyecek. Bu nedenle Guça’daki ikinci günümü ve yolculuğun devamını haftaya bırakıyorum. 

Haftaya festivalin ikinci gününde görüşmek üzere,

Saygı ve sevgiler sunarım.

Not: Guca Trompet Festivali’nin facebook sayfasına; https://www.facebook.com/guca.festival/ bağlantısından ulaşabilirsiniz.