‘Güvenli Bölge’ yeni çıkmazların başlangıcı olmasın

‘Güvenli Bölge’ yeni çıkmazların başlangıcı olmasın

Konuya doğrudan girelim. ABD ile Ağustos ayında yapılan anlaşma işlemiyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın BM Genel Kurul toplantılarına katılmak üzere New York’a gitmesinden önce defalarca vurguladığı gibi ABD Güvenli Bölge’den PKK/YPG için güvenli bir bölgeyi anlarken, Türkiye teröristlerden temizlenmiş bir bölgeden bahsediyor. PKK/PYD’yi silahlandıran, eğiten ve koruyan bir Amerika ile PKK/YPG’yi bölgeden temizlemenin neden mümkün olamayacağı Ağustos 2019 Mutabakatı ile bir kez daha görüldü.

Buradaki bir kez daha kelimelerinin altını çizmekte yarar var; çünkü Amerika ile 2018 yılında Menbiç ve hatta Fırat’ın Doğusu’nun terör örgütü PKK/PYD’den temizlenmesine ilişkin olarak bir mutabakat yapılmıştı; ancak uygulamaya gelince Amerika değişik manevralarla Türkiye’yi oyalamış, askeri birlikler uzaktan birbirlerine adeta el sallayarak volta atmışlar; fakat Türkiye’nin beklediği hiç bir sonuç alınamamıştı. Şimdilerde o voltalara Menbiç’de hala devam edilip edilmediğini bile sorgulamayacak kadar konuyu umusamaz hale geldik. Oysa başlangıçta Türkiye önce Menbiç’in TSK yoluyla terör örgütünden temizleneceğini, ardından aynı yöntemlerle Fırat’ın Doğusu’ndaki bölgelere girileceğini bekliyordu.

ABD ise pek de ustaca görünmeyen; amaçları ve sonuçları görmek isteyen gözler açısından gayet belirgin manevralarla Türkiye’yi oyalayıp bir yandan zaman kazanmaya çalışıyor; öte yandan da PKK/YPG’yi silahlandırmaya devam ediyordu. Amacı Afrin’e yapılan Zeytin Dalı harekatının hemen sonrasında Türkiye’nin kazandığı psikolojik üstünlüğü kırmak, Ankara’da oluşan politik ve askeri ivmeyi duraklatmaktı. Bunu yapmak askeri tedbirlerle mümkün olamayacağı için Türkiye’ye ‘haklısınız, birlikte yapalım’ deniliyor, içerde bazı çevrelerin ‘aman ABD ile köprüleri atmayalım’ propagandasına fırsat verilip zaman kazanılıyordu. Sonuçta burası Türkiye’ydi. Her şey olabilirdi. Yeni seçimler olur, gündem değişir, kamuoyunun Menbiç ve Fırat’ın ötesine ilişkin beklentileri ikinci veya üçüncü plana düşebilirdi. Doğrusu ABD’nin bu taktiklerinde tümüyle başarılı olduğu söylenemese bile toptan başarısız olmadığı da açıktır.

AĞUSTOS 2019 MUTABAKATI’NI NEDEN YAPTIK?

Amerika’nın Menbiç ve Fırat’ın Doğusu’nda oynadığı oyunlar, PKK/PYD’ye sevkettiği on binlerce tır dolusu silah ve mühimmat ortadayken Ağustos ayında ABD ile üstelik de PKK/PYD’yi güya bölgeden temizlemek amacıyla bu yeni mutabakatı neden yaptık? ABD’nin Menbiç taktikleriyle hareket edeceğini öngörememek mümkün değil. Hatta bu anlaşmayı yapmanın YPG’nin Türkiye tarafından dolaylı da olsa tanınmasına kadar gidecek bir siyasi sürecin başlangıcı olması riski de ortadayken…

Acaba ABD ile köprüleri atmadan önce son bir kez daha uzlaşmaya çalışmak, arada gidip-gelen profesyonel diplomat ve askerlerin sanki Türkiye’nin bütün güvenlik kaygılarını gayet iyi anlıyormuşcasına yaptıkları konuşmalara bir kez daha fırsat vermek ve BM Genel Kurul’unda Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Trump ile yapacağı görüşmede ‘bak kardeşim Trump, bütün diplomatik ve askeri taktikleri denedik ama fazla bir ilerleme sağlanamıyor; çünkü siz PKK/PYD’yi silahlandırarak bölgede bir terör devletçiği oluşturmaya çalışıyorsunuz ve biz bunu kabul edemeyiz, bunu bilmen lazım’ diyebilmek için miydi?

Eğer amaç bu idiyse, sürecin sonuna geldiğimize hiç şüphe yok. ABD gözümüzün içine baka baka yalan söylemeye, hikaye anlatmaya, PKK/YPG’ye Suriye’de var olup olmadığı meçhul IŞİD’e karşı mücadele amacıyla silah sevkiyatı yaptığı masallarını anlatmaya devam ediyor. Üstelik BM Genel Kurul toplantıları sırasında Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Trump arasında olması gereken ciddiyette bir görüşme gerçekleşmedi. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Türkiye’ye dönüşte yaptığı açıklamaların satır aralarında hayal kırıklıkları olduğu gibi daha önce defalarca dile getirilen kararlılık ifadeleri de vardı: Kendi göbeğimizi kendimiz keseriz.

KENDİ GÖBEĞİMİZİ KENDİMİZ KESELİM AMA…

Fırat’ın Doğusu’nda ABD desteği ile etnik ve kültürel etnik temizlik yapan PYD’nin orada devletleşmesine mani olmak için kuvvet kullanma seçeneğine hızla yaklaşmış olabiliriz. Hatta belki de bunu çoktan yapmalıydık. Fakat buradaki sorular şunlar: Böyle bir operasyonu hangi diplomatik çerçevede yapmalıyız? Kuvvet kullanarak hangi siyasi amaca ulaşmayı planlıyoruz?

Devletler dış politika ve diplomasi ile elde edemedikleri siyasi amaçlara ulaşmak amacıyla kuvvet kullanmak zorunda kalabilirler. Özellikle PKK/YPG gibi bir terör örgütü sınırımızın hemen ötesinde devletleşmeye çalışarak Türkiye’nin milli güvenliğine ve ulusal bütünlüğüne zarar verecek çabalar içerisindeyse ve Suriye de o toprakları bu terör örgütünden temizliyemiyorsa o zaman Türkiye kuvvet kullanma seçeneğini düşünmelidir. Fakat böyle bir operasyonun nasıl bir dış politika/diplomasi çerçevesinde icra edileceği en az operasyon kadar önemlidir.

Suriye hükümeti Fırat’ın Doğusu’nda Amerika’nın kanatları altında palazlanmaya çalışan ve Suriye Demokratik Güçleri adını kullanan PKK/YPG’yi Birleşmiş Milletler’e bildirimde bulunarak terör örgütü ilan ettiğini açıkladı. Bu durumda dış politikanın doğal mantığı gereği Suriye hükümetinin bizim müttefikimiz olması ve PKK/YPG’ye karşı birlikte hareket etmemiz gerekmez mi? Ayrıca Suriye hükümetini dışlayan politika seçeneklerinde ısrarın bütün Suriye ve bölge siyasetimiz üzerinde ciddi bir stratejik ve ekonomik maliyet oluşturduğunu da unutmamak gerekir.

CUMHURBAŞKANI ERDOĞAN’IN GÜVENLİ BÖLGE – BARIŞ KORİDORU – PLANI

Cumhurbaşkanı Erdoğan sonuncusu BM Genel Kurul toplantısında olmak üzere Suriye’de Türkiye’nin oluşturmak istediği Güvenli Bölge veya Barış Koridoru konusunda açıklamalar yaptı. Bunları özetleyecek olursak, Türkiye birinci aşamada Fırat’ın Doğu’sundaki Suriye topraklarına PKK/YPG’yi temizlemek amacıyla girmek istiyor. ABD ile koordinasyon içerisinde veya Türkiye’nin kendi girişimiyle gerçekleştirilecek bu operasyonda Türk birliklerinin sınırdan yaklaşık olarak 30 küsur kilometre derinliğe kadar girmesi öngörülüyor. Tamamen Türkiye’nin askeri ve idari denetiminde kalması istenen bu bölgenin Irak sınırına kadar uzanması yani yaklaşık olarak 460 veya 480 kilometre civarında olması isteniyor.

İkinci aşamada ise bu bölgeye bahçeli evler (250-300 metre kare), ahırlar ve diğer müştemilat yapılması tasarlanıyor. 30 küsur kilometre derinlik ve 460-480 uzunlukta olacak bu koridora halen Türkiye’de bulunan Suriye’li sığınmacıların yaklaşık bir milyonunun yerleştirilmesi planlanıyor. Eğer derinlik Rakka’ya kadar uzanırsa o zaman bölgeye yerleştirilmesi beklenen sığınmacıların sayısı iki milyona kadar çıkabilecek.

Bu proje ilk bakışta mantıklı gibi ve Türkiye’yi Suriyeli sığınmacı yükünden tümüyle değilse de epeyce kurtarabilir görünüyor. Fakat projenin uygulanabilirliğine gelince, siyasi, hukuki ve askeri pek çok sorun yaratmasının kuvvetle muhtemel olacağı hemen anlaşılabilir. Örneğin bu işin finansmanı nasıl sağlanacaktır? Eğer ABD, Suudi Arabistan ve Körfez Emirlikleri gibi ülkelerden finansman bekliyorsak bunun pek mümkün olmayacağını veya mümkün olduğu takdirde çok ciddi siyasi tavizlere karşılık geleceğini bilmek gerekir. ABD ile PKK/YPG konusunda taban tabana zıt görüşlere sahip olduğumuza göre, söz konusu terör örgütünün tamamen aleyhine ve bizim lehimize bir proje için para vermesini nasıl bekleriz? ABD’nin en yakın müttefikleri olan Suudi Arabistan ve Körfez ülkeleri – ki, bunların hepsiyle ilişkilerimiz oldukça gergin – böyle bir projeye neden kaynak temin etsinler?

Böyle bir durum olsa olsa Türkiye’nin dar bir koridor oluşturması ve bir kısım sığınmacıyı oraya yerleştirmesi karşılığında PKK/YPG varlığını SDG (Suriye Demokratik Güçleri) adıyla kabul etmesi, tanıması karşılığında olabilir ki, böyle bir senaryo Türkiye’nin izlediğini iddia ettiği Suriye politikasının iflası demektir. Böyle bir iş Amerika’ya rağmen yapılsa ve finansmanı Türkiye sağlasa – ki, böyle bir ihtimal hemen hemen yok – sonuçları itibariyle yine Suriye politikamızın iflası anlamına gelir. Çünkü Türkiye’nin kontrol ettiği toprakların hemen güneyinde geniş bir PKK/PYD bölgesi var olmaya devam eder. Ayrıca Türkiye’de yıllardır bakmakta olduğumuz Suriyeli sığınmacılara bu defa da Suriye toprakları içerisinde masraf etmeye devam edeceğiz demektir.

Suriye hükümetinin kendi topraklarında başka bir devlet tarafından köyler, kasabalar ve şehirler inşa etmesine karşı çıkacağını ve yerleştirmek isteyeceğimiz sığınmacıların da başkalarının arsa ve tarlaları üzerine inşa edilecek binalara gitme konusunda isteksiz olmaları ihtimalini gözden uzak tutamayız. Ayrıca binalar yapacağımız arazilerin Suriye’deki sahipleri de Türkiye’nin bu girişimlerine şiddetle karşı çıkacaklardır. Böyle bir zorla gönderme girişimine Birleşmiş Milletler’in ilgili kuruluşlarının şiddetle karşı çıkacaklarını da bütün bunlara ekleyecek olursak, projenin başarı şansının zayıf olduğunu söylemek gerekir. Kaldı ki, bütün bu zorlukların yanısıra böyle bir proje sonuçta Suriye’yi federal bir yapıya götürür ki, bu da Türkiye’nin başına kısa ve orta vadede fevkalade büyük sorunlar açar. Ankara Suriye içerisinde halen kontrol ettiği (Fırat Kalkanı ve Afrin bölgeleri) bölgelerin Türkiye ile birlikte hareket eden Özgür Suriye Ordusu denetimindeki otonom bölgeler olarak federalleşen bir Suriye içinde kalmasını isteyebilir. Fakat böyle bir durumda Amerika’nın desteklediği PKK/PYD’nin federal bir Suriye’de güçlü bir otonomi elde edeceğini de dikkate almak durumundayız.

ŞAM İLE UZLAŞILMASI ÇOK DAHA AVANTAJLI

Oysa Suriye hükümeti ile uzlaşmak ve ilişkileri normalleştirmek Türkiye’ye yönelik hemen hemen bütün tehlikeleri ortadan kaldırabileceği gibi geleceğe yönelik kaygıları da giderebilir. PKK/PYD’yi aynen bizim gibi terrorist bir örgüt olarak gördüğünü BM’ye bildirmiş bulunan Şam hükümeti ile birlikte hareket edildiğinde PKK/PYD’yi bölgeden temizleme amaçlı bir operasyona ihtiyaç kalmayabilir veya yapılacak operasyon askeri ve ekonomik açılardan çok daha uygun koşullarda yapılabilir.

Bütün bunların yapılabilmesi için Suriye ile kapsamlı bir normalleşme sürecine ihtiyaç olduğu açıktır. Büyükelçi teatisi ile başlayacak bu süreç sadece Suriye’nin toprak bütünlüğüne değil aynı zamanda milli-üniter anayasal yapısına vereceğimiz destekle de sürdürülmeli ve bu devletin federal bir yapıya sürüklenmesine izin verilmemelidir. İdlib ve çevresi Suriye’nin etkili egemenliği altına alınmalı ve Türkiye kendi topraklarına yönelik bir sığınmacı akınına izin vermemek amacıyla Suriye’nin buraya yapacağı bir askeri harekata tam destek vermelidir. Suriye’nin 14 Eylül 2019 tarihinde genel af çıkarmış olduğunu dikkate alacak olursak, Türkiye İdlib’deki muhaliflerin silah bırakarak Suriye ile uzlaşmaları yönünde gücünü ve prestijini kullanabilir.

İdlib’deki gelişmelere parallel olarak Türkiye Fırat Kalkanı ve Afrin operasyonları ile kendi kontrolüne giren toprakları Suriye’nin egemenliğine devretmeye hazır olduğunu açıklamalı ve Şam hükümetinin bu bölgeye yöneticiler atamasına izin vermelidir. Bu girişimler ABD ve PKK/PYD üzerinde yıkıcı psikolojik etkiler yaratacaktır; çünkü Amerika’yı Suriye’de tutunabileceği ve PYD’yi devletleştirebileceği düşüncesine iten en büyük varsayım Ankara’nın hiç bir şartta Şam ile uzlaşmayacağı varsayımıdır.

Bunun kırılması ile Suriye’deki bütün dengeler yerinden oynamaya başlayacak, büyük bir kısmı İdlib’de bulunan kuvvetlerini Şam hükümeti güneyden Fırat’ın Doğusu’ndaki bölgeye yerleştirecek ve PKK/PYD üzerinde büyük bir baskı kurmaya başlayacaktır. Türkiye de aynı bölge üzerinde kuzeyden baskısını sürdürdüğü zaman Fırat’ın Doğusu’ndaki Arap aşiretleri ve hatta PYD’den bıkmış durumdaki Kürt gruplar yavaş yavaş Suriye hükümetine yönelebilirler. Bu mücadele zaman alabilir ama Türkiye’nin kısa ve orta vadeli çıkarlarına hizmet eder. Sınırlı askeri operasyonlarla sonuç alınabilir ve bölgedeki denklemin değiştiğini gören ABD çekilmeye zorlanabilir. Bu arada Türkiye elindeki isim listeleriyle sığınmacıları Suriye hükümeti ile işbirliği halinde evlerine geri gönderir ve yakılıp yıkılan bu ülkenin yeniden yapılandırılması işinden de pay alabilir. Bütün bunların ardından Adana Mutabakatı’nın lafzına ve ruhuna uygun dostane Türkiye-Suriye ilişkilerinin yeniden kurulamaması için hiç bir sebep olamaz.

Prof. Dr. Hasan Ünal
Maltepe Üniversitesi
Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü