Güzel ülke Yugoslavya yollarında: Balkan Zümrüdü, Yugoslavya…

Güzel ülke Yugoslavya yollarında: Balkan Zümrüdü, Yugoslavya…
Güzel ülke Yugoslavya yollarında: Balkan Zümrüdü, Yugoslavya…

İnsan gezince, görünce daha iyi anlıyor. Yugoslavya çok güzel bir ülke. Ülkeymiş demeye dilim varmıyor. Zira ailemde ve çevremde bu topraklardan Anadolu’ya göçenlerden, isimlerine aşina olduğum bu coğrafyada dolaşmak bana heyecan veriyor. Böyle olmasa bile doğası, nehirleri yemyeşil arazileriyle, yemekleri, içine karışmış çok sayıda Türk dilinden kelimelerle, halk şarkıları ve tarih boyu süren trajedileriyle, serdengeçti, yerine göre sert mizaçlı, değişik kökenlerle harman olmuş, duygusal ve çoğunluğu güzel gönüllü insanların yurdu olmuş. Bu gezide o eski zamanları bilip anlatanlardan dinlediklerimle, benim ruhumda bu topraklar hala Yugoslavya olarak yaşıyor.

Yugoslavya’nın bireysel tutkalı olan Tito’nun ölümünden sonra zaten alttan yıllardır pompalanan etnik ayrılıkların kızıştırılması sonucunda dengesizleştirilen, bütünlüğü bozulan bu güzel ülke, hain emperyal çabaların sonuç vermesiyle 1990 sonrası dağılmış. Yıkım öncesinin güzel ve güçlü ülkesi hala güzel ama parçalara bölündüğü ülkeler güçlerini yitirmiş durumda.  Tek ve birlikteyken, hem doğuya hem batıya, hem Amerika’ya hem Rusya’ya yakın olan bir ülkeymiş. Soğuk Savaş dönemi kutuplaşmaları sırasında iki bloğa da ait olmayan “Bağlantısızlar Hareketi”nin güçlü ülkesi, yere düşen büyük ve gösterişli bir kristal vazo gibi dağılmış. Ayrılmış parçalar, aynı coğrafyada aynı yerlerde ama günümüzde paramparça ülkeler. Bu ülkelerin hepsi eski günleri derin bir iç çekiş ve özlemle anıyorlar.

Karışık bir etnik yapıya sahip olan Yugoslavya; Boşnak, Hırvat, Sırp, Sloven, Arnavut, Karadağ, Makedon gruplardan oluşuyor. Hepsi kendi dillerimiz var deseler de, neredeyse tümü eski resmi dil Sırpça’nın lehçelerini konuşuyorlar. Yugo (Jugo) Güney demek. Slavia da Slav ülkeleri. Yani Jugoslavia - Güney Slav Ülkeleri demek.

Bu uzun girizgâhtan sonra, buyurun kaldığımız yerden Niş gezimize devam edelim.

2. Dünya Savaşında Yugoslavya ve “Niş, Kızılhaç Toplama Kampı”

“12 Şubat 1942 günü, Avrupa’daki Nazi toplama kamplarından ilk defa grup halinde kaçış burada gerçekleşti” yazıyordu bir bilgi panosunda. Etrafındaki duvarları, koyu renkli alçak yapılarıyla daha kampın dışından itibaren kendini tüm soğukluğu ile size tanıtan bir yerleşkeydi. Olduğu gibi de muhafaza etmeye çalışmışlar.

Kızılhaç Toplama Kampı Girişi, Niş-Sırbistan.

Kızılhaç Toplama Kampı, Niş.

Niş’de görmeniz gereken yerlerden biri bu soğuk ruhlu kamp. Yugoslavya'nın yaşadığı 2. Dünya Savaşı acılarını bu esir kampında gözlemlemeye ve hissetmeye başlamıştım. Filmlerden de aşina olduğumuz yapıda bir yer bu kamp. Akıl almıyor insanın insana yaptığını. Thomas Hobbes'un “(Homo Homini Lupus) İnsan insanın kurdudur” deyişinin vücut bulduğu bir örnek. Hayvanların bile yatırılması uygun olmayan, otlar üzerinde bir yığın olarak atıldıkları yerlerde geceleri geçiren insanları hayal ediyordum ahır gibi yerleri dolaşırken. Zulmün, korkunun izleriyle havada asılı kasvetli hisleri, hala bu kampın her yerindeydi adeta. Burnumuzun dibinde yaşanan son en büyük savaşın trajedisini burada hissetmemek mümkün değil.

Kızılhaç Toplama Kampından Görüntüler:

12 Şubat 1942 firarında 105 kişi özgürlüğe koşarken 42 kişi de öldürülmüş. Ardından da Naziler, Niş yakınındaki Bubanj adı verilmiş yerde 800 esir ve şüpheli olarak kabul ettikleri Sırbı öldürmüşler. Çok büyük bir kamp değil burası ama savaş sırasında olanları anlamak için görülmesi gerekir. İbretlik bu yeri dolaştığınızda üzülmemek mümkün değildi.

Niş’deki evim Art Hostel…

Bir haftadır peşimi bırakmayan hastalık halim, Niş’deki sıcak hostelimde dinlenmem sonrasında güç toparlamamla geçmişti. Kara Şimşek ile kapısının önüne yanaştığım andan itibaren içime huzur veren yuvam olmustu bu hostel.

Gezginler ne menem yerlerde kalıyorlar sorularını kafasında kuranlar için Niş'de konakladığım Art Hostel'i fotoğraflarla birlikte gezelim şimdi. 

Yatak odam ayrı güzel ve ev gibi sıcak, mutfağım kullanışlı, bahçe harikaydı.

 Art Hostel, Niş:

Mediana Arkeoloji Müzesi ve Alanı…

Medina, tarihi çok eskilere uzanan Niş'in arkeolojik alanı. Tarih öncesi dönemlerden itibaren çıkarılan buluntuların sergilendiği bir müzesi de var. Birçok uygarlığın geçiş noktası olan bu yer 4. Yüzyılda yerleşik bir kent hüviyetine kavuşmuş. 5. Yüzyılda Avrupa Hun İmparatoru Atilla tarafından harap edilmiş. Bu arkeolojik sit alanında bir adet yazlık villa, kaplıca, ambar, su kulesi ve kiliseler bulunuyor. 

Mediana Arkeolojik ALanı ve Müzesinden Görünümler, Niş, Sırbistan:

Bubanj Anıt Alanı…

Bubanj göğe uzanan yumruk figürlerinin dev heykellerinin bulunduğu hüzünlü bir yer. Yerleşimin olmadığı bu yemyeşil alanı güneşli bir havada kuş cıvıltıları arasında geziyordum. Büyük bir katliama sahne olan bu alan, tarihe karanlık izlerini bıraksa da aydınlık bir yüze sahip. Arabayı hemen alanın yakına park edip, heykellerin bulunduğu alanda gezip fotoğraflar çektikten sonra yola koyulup bir sonraki durağıma yol almaya başlamıştım.

Bubanj Anıt Alanı:

Nis'den Ayrılış Sonrası Çaçak Yolunda…

Niş sonrası Sırp kasabalarının içinden ilerlemeye başlamıştım. Geçtiğim yerlerde etrafı izlerken mutlu oluyordum. Başlangıçta, yolun kenarına kurulmuş bir pazar yerinin bulunduğu bir kasabadan geçerken etraftaki görüntüler halk ve günlük yaşama ilişkin pek çok fikir veriyorlardı bana.


Niş Çaçak arası yoldan manzaralar.

Geçtiğim yollarda her yer yemyeşildi. İki şeritli bir yoldan ilerliyordum. Güneşli bir gündü. Sevimsiz büyük binalı şehirler değil, iki katlı, eski müstakil evlerin olduğu kasabalardan ve köylerden geçerken çok mutluydum.

Yemyeşil görüntüler eşliğinde ilerliyordum Sırbistan yollarında. Bazı yerler Doğu Karadeniz’i andırıyordu. Harikulade dik yamaçlı yemyeşil ekilmiş arazilerin yanından geçiyordum. 

Niş Çaçak arası yoldan manzaralar:

Yemek yemek için durmayıp hızlıca bakkaldan aldığım ekmek arasına hazırladığım bir sandviçle idare edecektim Çaçak’a olan yolun devamını.

Arabayla Gezmenin Keyfi…

Arabayla gezmenin özgürlüğünü başka bir şeye değişmem. Hem kendi alanınız var, hem istediğiniz yere girip çıkmakta özgürsünüz. Motosiklet başka bir tarz. Benim pek motosiklet alışkanlığım olmadı hayatımda. Yoksa motorun apayrı bir dünyası var ve çok renkli olduğunu biliyorum. Ama ben kendimi çok rahat hissettiğim arabayla gezme meftunuyum. Arabayla iki ayı aşan bir Balkanlar ve Orta Avrupa gezisi, bunun en üst noktası oldu. Hep birlikte Veryansintv’de de 6 haftadır bu güzel rotanın içinde yol alıyoruz.

Araba ve Balkanlar…

Balkanlar çok güzel bir coğrafya. Bu kıymetli geçiş noktası Asya’dan, Kafkaslardan, hatta uzak komşusu sayılabilecek İskandinav ülkelerine kadar Avrupa’ya doğru uzanan büyük bir koridor. Anadolu’dan sonra Avrupa’nın içlerine uzanan geniş ve farklı doğrultuları olan bir başka merkez. Birçok kendine has özelliği içinde barındırıyor. Hem bizden, hem yabancı, hem aynı, hem farklı, hem yakın hem uzak. Arabayla gezerken gördüğünüz her ilgi çekici yerde durmanın zevki bambaşka.

Zamanınız ve imkanınız varsa Balkanlar mutlaka arabayla gezilmeli kanaatindeyim. Bu çok değişik özellikler gösteren topraklarda, en az 15 gün süreyle arabayla yapılacak bir gezi sizi çok heyecanlandıracak ve çok farklı algılara taşıyacaktır.

Balkanlarda Türkçe ve Türkiye İzleri…

Balkanlardaki Türk varlığı 500 yılı aşkın bir zaman dilimini kapsıyor. Türkler, Balkan milletlerinin insanlarıyla birlikte yaşayarak harman olmuşlar. 1800’lerin başından itibaren yaşanan kopmalarla Osmanlı İmparatorluğu’ndan ayrılarak bağımsız devletler kurmaya çalışmış bu ülkelerde 500 yılın Türk alışkanlıklarını veya başka bir deyişle izlerini silmek o kadar da kolay değil.

Kara Şimşek’imle yaptığım Balkan gezim boyunca Türk izlerini gördüm hep. Bu izleri içsel olarak Kapıkule’den başlayan bir “Türk İzi Termometre”si olarak hissettim. En yüksek derecesi Kapıkule sonrasında olan ve Avrupa’ya doğru ilerlendiğinde gitgide azalarak da olsa devam eden bir termometre.

Sırbistan’a giriş yaptığım Dimitrovgrad kapısından itibaren sıklıkla Türk Lokantası görmek çok doğal geliyordu artık. Hem de kiril alfabesi değil Türkçe yazılarıyla “Bayburt’lunun Yeri”, “Lastik Tamiri Yapılır”, “Piliç, Kuzu, Türk Kahvesi” levhaları çok doğal görüntülerdi yol üzerinde. 

Köy ve Kasabaların Ortodoks Kiliseleri ve Sürpriz bir vaftiz töreni…

Niş'den Çaçak'a olan yolun kendine has bir ruhu vardı. Bunu tüm ayrıntılarıyla anlatmak mümkün olmasa da bu eski, sıcak, köylü, Rus etkisinde hissi veren ama buraya özgü olan Slav ve Balkan ruhunu hissetmemek imkansızdı.

Bu köy ve kasaba geçiş görüntülerinin ayrılmaz bir parçası da ortodoks kiliseleriydi. Kendine has görünümleriyle bizdeki kırsal bölgelerin de neredeyse hepsinde bulunan cami oluşumları benzeri bu mekanların farklı farklı tiplerini izliyordum. Biri geniş ve bahçesinde çok eski mezar taşlarının bundugu bir kiliseyken, diğeri çok basit, bir başkası da kasabanın ihtişamlı ve abartılı eseri olarak karşıma çıkabiliyordu. Böyle pırıl pırıl ve çok büyük olmasa da çok emek sarf edilmiş metalik kuleleriyle bir kilise gördüğümde yoldan çıkıp içini görme isteği uyandırıyordu bende. İşte bu kilisede Aleksander'in oğlunun vaftiz törenine rast gelmiştim. Kendisi yanıma gelerek, beni de töreni izlemem için davet etti. Rahatsız etmeyeyim, desem de beni büyük bir sevgiyle kabul edip bu anın içine çektiler.

Niş-Çaçak Yolunda Kiliselerden Görünümler:

Kırlar, otlaklar ve yeşilin her tonu…

Arabayla gezerken ses kaydı aldığım veya tek elle fotoğraf ve video çektiğim zamanlar oluyor. Aslında durup ayrıntılı ve çok özenli görüntüler almak istiyordum. Ama yol boyunca her yerde durursanız da yol bitmiyor. Bitmesin ne gam. Yeşilliklerin arasinda özgürlük sarhoşluğu içinde Sırbistan'ı keşfediyor, eski Yugoslavya ve Balkan ruhunu anlamaya başlıyor, Balkan insanına yaklaşıyordum.

Yoldan Görünümler (Niş-Çaçak, Sırbistan):

Nehir Kenarı Plajlari…

Geçtiğim yerleşimlerde nehrin hemen kıyısında plaja dönüştürülmüş yerler vardı. Sırpçada bir karşılığı muhakkak vardır diye düşünüyorum bu tip yerlerin. Şezlonglar, şemsiyeler ve güneşlenen, nehre giren mayolu insanlar vardı. Nehrin suyu o kadar temiz gözükmese de insanlar buraya özgü bir alışkanlık ve keyifle suya giriyorlardı. Şehrin göbeği diyebilecegim bu tip yerlere birçok yerde rastlamak mümkün. Bizde nehir kenarlarında çay bahçeleri, restoranlar var ama bu denli keyif alacak basit ama işlevsel yerlere Türkiye’de pek tanık olmadım.

Nehir Kenarı Plajları

Yolda Olma Duygusu ve Çaçak’a Varış…

Niş’den Çaçak’a mesafe 200 kilometre civarında. Bu birbirini andıran ama farklılıkları da içeren yol sonunda Çaçak’a varmıştım. Tamamiyle yolda geçen bir gündü. Bol bol duraklamalar yapıp birçok isimsiz yeri gezmiş, insanlarla sohbet etmiş, bahçelerinde uğraşan yaşlı köylülerle konuşmuş, harika bir yolculuk geçirmiştim. Vardığım yerin pek de önemi yoktu aslında. Bu benim için özel ama belki turistler için anlamsız sayılabilecek yolculuk bana çok keyif vermişti.

Çaçak, Sırbistan

Önümde, dost tavsiyeleri, yoldaki insanlarla sohbetler ve internet okumalarıyla şekillenen ve her zaman rastlantısal olarak değişebilen bir rotam vardı. Çaçak, uzun yıllar ev arkadaşı olduğum birinin tavsiyesi sonucu gideceğim Guça Kasabası’na ulaşacağım yerdi.

Züğürt Hedonist’in Rota Önerileri…

Gezginken köklerinizin olduğu bir yerde, gerçek anlamda bir evinizin olması ve bunu idame etmeniz çok kolay değil. Hele benim gibi kendi bütçenizle dünyayı gezen bir gezginseniz bu büyük ve gereksiz bir maliyet oluyor. Ancak bir yandan da anayurdunuza döndüğünüzde başınızı sokacak özel bir yer ihtiyacı duyuyorsunuz doğal olarak. İşte ben bu ev ihtiyacını Türkiye’de bulunduğum sürelerde, genç bir arkadaşımın evini paylaşarak karşıladım. 6 yıllık uzun süreli gezilerle dolu hayatımda İstanbul’da bulunduğum nadir süreçlerde bu evde kaldım. Ortaköy’de tren vagonunun yarısı kadar alana sahip küçücük bir evi vardı paylaştığımız.

Hakan’ın hayatımda değerli, özel, farklı bir yeri oldu her zaman. Sıkıntı çekse de hayata karşı ilkeli bir duruşu var. “Züğürt Hedonist” lakabıyla andığım sevgili Hakan aslında zeytin eksperi ve aşçı. Ama bu işleri yapmıyor ilginçliğiyle mütenasip olarak. Tekdüze bir hayata bıçak çekmiş, burnunun dikine giden, sıradan peynir ve her önüne gelen şarabı beğenmeyen muhacir bir Züğürt Hedonist. Koskoca bir yüreği var. Absürt, kültürlü bir Fransız asilzadesi içine kaçmış, göçmen kökenli bir Balıkesir köylüsü. Sufi felsefeyi, peynirin envai çeşidini, yabancı dil bilmese  de sümen altında kalanlar dahil birçok kelimenin Yunanca, Latince kökenini bilen, füzyon mutfağının değişik örneklerini bir gurme olarak tadan ve yapabilen, çok nitelikli özgün müzikler dinleyen, sefiller kadar ünlüleri de tanıyan biri.

O yıllarda hiç yurt dışına çıkmamasına karşın dünyada ve Türkiye’de gittiğim yerlerde birçok kimsenin bilmediği özgün ve çok özellikli yerleri bana tavsiye eden kişi oldu gezginlik hayatımda. Önerileri muazzam keşiflere yol açıyordu. İşte, ev arkadaşı böyle bir kişi olunca insan, belki de Türkiye'nin %99,9'unun bilmediği özellikli Guça Festivali’ni bilip “Abi mutlaka gitmelisin” diyordu bana Sırbistan’a geçtiğimde.

Çaçak ve Duygular…

Züğürt Hedonist’in tavsiyesi beni Çaçak'a getirmişti. Çaçak’ta güzel bir restoranda, etin üzerine kaymak adını verdikleri sosu sürüp yanında leziz bir şarapla yemeğimi yerken, üzerimde günün yorgunluğu değil, yol anılarımın keyfi vardı. Yemek yediğim mekanda yan masadakilere laf atma ile başlayan muhabbet beni Emir Kusturica’nın “Hayat Bir Mucizedir” filmine mekan olan Mokra Gora ve Kustendorf Film Festivali’nin icra edildiği yere yönlendirecekti.

Ne yorgunluk vardı, ne keder. Her an bir mucizeydi yollarda olmak.

Sağlık, mutluluk ve sevgiyle kalın.