Hadi gelin parti kuralım

Hadi gelin parti kuralım

Ülkemizde kurulması en kolay, sürdürülmesi en zor şey siyasî partidir. Otuz sabıkasız insan ve iyi bir tabelacı bularak hemen siyasî partinizi kurabilirsiniz. Ondan sonra genel merkezde çaylar sohbetler gırla gider; merkez medyada nasıl haber olurum, sosyal medyada nasıl etki yaratırım, hangi televizyon kanalı beni gösterir diye düşünmeye başlarsınız.

Merkez ve sosyal medyanın çakalları önce sizi parlatırlar, sanki önemli bir şey oluyormuş gibi davranırlar fakat sonraları ancak sağa sola saldırdığınız, acayip derecede “çarpıcı” açıklamalar yaptığınız zaman sizden söz ederler. Giderek sansasyon yaratmaya çalışan bir medya maymununa ya da tuhaf bir “egzotik” yaratığa dönüşürsünüz. Fakat bu başarınızın partinize faydası olmaz. Programınızı tüzüğünüzü kimse okumaz. Sabahlara kadar program yapıyoruz diye çalışan kişi bile orada ne yazdığını zamanla unutur gider.

Elbette bu durum sistemin dışında olan partiler için geçerlidir. Sistem partileri için durum çok farklıdır. Onları kuranlar geleneksel sağ, sol, merkez tanımına uygun parlamenter şahsiyetlerdir. Kurucular muazzam paralar toplama kabiliyeti olan kişilerdir. Bu partiler hâkim sınıfların belirli kesimlerine, en azından büyük şirketlere, müteahhitlere, ticaret erbabına yaslanırlar ve onların çıkarlarını temsil ederler. Hepsinin elçiliklerle ilişkisi vardır; Amerikan Düşünce kuruluşlarına yüzlerini göstermek için birbirleriyle yarışırlar. Bu partiler, menfaat grupları içinde zehirli sarmaşıklar gibi yayılarak servetlere kök salarlar, rızayı üretirler, yani halkın mevcut sisteme razı olmasını sağlarlar. Sistem partileri böyledir. Bu partiler sayesinde halk başka bir sistemin mümkün olabileceğini hayal bile edemez. Küresel reklam şirketleri onların imajını parlatır, duruşlarını bakışlarını kaş çatışlarını ayarlar. Dev anket şirketleri harıl harıl çalışarak halkın eğilimlerini belirler, duygularını saptar, hissiyatlarının derecesini ölçer. Parti liderinin hangi ilde, hangi insanlara ne söylemesi gerektiğini, hangi nabza ne kadar şerbet vereceğini, nerede aslanlar gibi kükreyip nerede göz yaşı dökeceğini saptarlar. Sistem partilerinin âlemi, siyasî toplumun tiyatro sahnesidir. Sahnenin arkasında ne döndüğünü anlamanız için faklı bir bilinç yapısında olmanız, değişik bir açıdan bakabilmeniz gerekir.

Konumuz bunlar değil. Biz her zamanki gibi sistemin karşısında yer alan partilerle ilgileniyoruz ve şu soruya cevap arıyoruz: sahici bir sistem karşıtı parti kurulabilir mi? Ömrünün 15 yılını (1988-2003) hasbelkader bu türden siyasi partilerde yönetici olarak geçirmiş biri olarak şunu söyleyebilirim ki kurulabilir.

Ancak bunun şartları vardır. Her şeyden önce, bir siyasî parti kurmayı hak etmek gerekir. Siyasî parti kurmayı hak etmek için sizin fikirlerinizden, programatik görüşlerinizden, dünya tahlilinizden ve hedeflerinizden etkilenmiş bir kitleyi partiyi kurmadan önce harekete geçirmiş olmanız gerekir. Mevcut fikirleri, tepkileri, öfkeleri nasıl olsa örgütlerim diyerek durduk yerde parti kuramazsınız. Bu fikirlerden ve tepkilerden bir hareket oluşturmanız, bu hareketi kitleselleştirmeniz ve ülkeye yaymanız gerekir. Kapalı salon toplantılarında binlerce kişiye, mitinglerde on binlerce kişiye yüz yüze hitap edecek bir düzeye gelmişseniz, siyasî parti kurmayı hak etmişsiniz demektir. Zaten o düzeye ulaştığınızda partili mücadele vermenizi insanlar sizden talep etmeye başlarlar. Bu talep doğduğunda ve yükseldiğinde kuracağınız siyasî parti, sahici bir parti olur.

İkincisi, liderlik çok önemlidir. Bir keresinde Doğu Perinçek bana sormuştu: “Söyle bakalım, diğer sol gruplar neden bizim gibi kalıcı örgüt kuramadılar?”

Başlarında sizin gibi bir lider olmadığı için” diye cevap vermiştim. Hep birlikte gülmüştük.

Liderlik çok önemlidir. Sıfırı tüketmiş, harekete bağlı üç beş kişiden ibaret kalmış olsanız bile asla yılmadan ve usanmadan davaya asılacaksınız, örgütü her defasında kendi küllerinden yeniden yaratarak bir yola sokacaksınız.

Fakat bu yetmez. İzlediğiniz çizgide tutarlı olacaksınız, ilkelerinizi, en temel tezlerinizi, ideolojik tutumunuzu güncel politik menfaatlerinize feda etmeyeceksiniz. Güncel politikanız teorinizi, ideolojinizi, giderek kafanızı yemeyecek; sürekli değişen güncel siyasetin gereklerine göre eğilip bükülüp yamulmayacak. İlkeler düzleminde sağlam duramazsanız, örgütünüzü teknik olarak sürdürmenizin hiç bir anlamı kalmaz. Solcuyu sağcı, kapitalisti sosyalist, hırsızı vatansever, mafya çakalını kahraman gibi gösterirseniz, uğradığınız her yenilgiden kendiniz için bir zafer çıkarmaya çalışırsanız, en gerici fikirleri en radikal söylemle savunmaya kalkışırsanız, yapacağınız hiçbir demagoji halk nezdinde size dürüst ve yurtsever bir şahsiyet mertebesi kazandırmaz. Sizi sevmezler ve size güvenmezler. Sıradan insan her şeyi anlar, her şeyi görür. Tarihin belleği sadece kitaplarda değil, insanlarda da yaşar.

Kitle hareketi temelinde parti kurmak da yetmez. Partinin kitle hareketini sürdürmesi, genişletmesi, kendi dışındaki farklı eğilimleri kapsayarak, sisteme muhalif olan gruplarla bağlantı kurarak bir ittifaklar manzumesi oluşturması gerekir. Burada parti hayatı önem kazanır.

Mevcut partilerin gündelik hayatına bakınız. Miskinler tekkesi gibi! Lider “çarpıcı” bir açıklama yapsın ya da biri bizi eleştirsin de yeni düşmanlar yaratıp sosyal medyada taarruza geçelim diye bekleşirler. Partinin resmî görüşünden milim sapan bir şey söylememek için ağızlarını sıkı tutar, parti içinde düşünce polisi gibi dolaşırlar. Parti binasının kirasını zamanında ödemekten, parti medyasını ayakta tutmak için para toplamaktan başka bir iş yapmazlar. Parti medyası olanca ağırlığıyla üzerine oturduğu parti yapısından görev bekler, onu baskı altında tutar, üzüm gibi ezer. Aslında onların siyasî partilerinin medyası yoktur, kurdukları medyanın siyasî partisi vardır.

Kimse kalkıp da “Biz partili mücadele veriyoruz, karlarla kaplı steplerde beyaz ordularla savaşıyoruz, sizler ise masa başında oturmuş ahkâm kesiyorsunuz” diye böbürlenmesin! Ya da “Biz partiyiz, hadi bizimki gibi bir parti kurun da görelim” gibi çocuksu tavırlarla efelenmesin! Yetişkin hayatının tek bir gününü bile üretim faaliyeti dışında geçirmemiş biri olarak, sizlerin gündelik parti hayatınızın nasıl bir atalet (durgunluk) içinde olduğunu, o binalarda nasıl vakit öldürdüğünüzü, ne yaptığınızda ödüllendirildiğinizi, ne yapmadığınızda tecrit edildiğinizi ve cezalandırıldığınızı ben çok iyi biliyorum.

Parti hayatının bir diğer yönü kadroların tartışma ve yeni görüşlere açık olma özgürlüğüdür. Parti programına ters düşmeyen farklı eğilimleri parti içinde bir arada tutmak bir liderlik becerisidir. Ortaya attığın görüşleri papağan gibi tekrarlayarak savunan insanları kolayca yönetirsin. Marifet farklı görüşleri geniş bir çerçevede toplayarak insanları yönetebilmektir. Lenin, emperyalizm konusunda farklı düşünen Buharin’i hain diye damgalayıp partiden atmamıştır mesela; Kamenev ve Zinovyev’i “Nisan Tezleri”ne karşı çıktılar, hatta onunla dalga geçtiler diye tasfiye etmemiştir. Sert ve yarı-illegal Bolşevik Partisi 1920’ye kadar dünyanın en demokratik parti örgütü olmuştur ve başarısını entelektüel yapısına borçludur. Monolitik (yekpâre), tek tipçi bir partinin, profesyonel (maaşlı) görevlilerin yukarıdan aşağıya talimat verdikleri ve aşağıdan sadece tam bir itaat ve para bekledikleri bir yapının Sedat Peker örgütünden ne farkı vardır?

Profesyonel deyince aklıma geldi, sistem karşıtı partide çaycı ve temizlikçi dışında maaşlı adam olmaz. Elbette üyeler arasında dayanışma olabilir fakat kadro basamaklarını yukarıya doğru tırmanan üyeye artan oranlarda maaş bağlamak parti içi ilişkileri çürütür; üst kadrolar ile alt kadrolar arasındaki ilişkileri bozar ve kapitalist şirkette görülen türde bir rekabete, yabancılaşma ve yozlaşmaya yol açar. Öte yanda parti medyasında tam gün çalışanlar ücretli ve sigortalı olmalıdır. Birincisi (parti) bir ideal ve program etrafında toplanan insanların gönüllü birliğidir; ikincisi (medya) ise ister istemez piyasa kurallarına tabidir, profesyonellik gerektirir.

Başka tipte sistem karşıtı partiler de olabilir. İç disiplini olan örgütlü grupların gevşek bir yapı içinde, bağdaştırıcı uzlaştırıcı bir program etrafında birlik oluşturdukları siyasî partiler vardır. Geçmişten gelen sosyalist hareketleri birleştiren, başlangıçta Nuh’un Gemisi olarak tasavvur edilen fakat sonra Titanik gibi sulara gömülen ÖDP, bu tarz partileşmenin somut bir örneğidir. Demokrat, hatta sosyalist maskeli etnik bölücüler bu partinin gevşek yapısına bir kurt sürüsü gibi dadanarak partinin merkez organlarını göz göre göre parçaladılar. Sonunda partinin özenle seçilmiş başkanı ve merkez yöneticilerinden bazıları topluca HDP’ye milletvekili ya da danışman oldular. Partinin 68’den gelen tam bağımsızlıkçı, antiemperyalist tabanı hayretler içinde kaldı. Orta kademeler nihayet “Bu nasıl iştir?” diye düşünmeye başladılar ve partinin adını değiştirdiler, yeni bir program yazmaya başladılar. ÖDP olayı siyaset sosyolojisi ve psikolojisi açısından çok öğretici bir deneyimdir.

Şunu da belirtmek gerekir ki Türkiye’de sistem ve sistem karşıtı partileri birbirinden ayıran, birincisine güç verirken ikincisini yok eden en önemli etken 12 Eylül askerî darbesinden kalma Siyasî Partiler Kanunu’dur. Parti içi demokrasiye imkân vermeyen, “lider sultası” denilen uygulamayı sağlayan, parti tabanını Godot’yu bekleyen boş bir çuval, delegeleri ise kongre zamanında yününden ve sütünden istifade edilen boş kafalı bir koyun cinsi hâline getiren, hep bu antidemokratik Siyasî Partiler Kanunu’dur. Geleceğin Kurucu Meclis’i önce bu yasayı değiştirerek halkın parlamentosunun etrafına dikilen barajı yıkacak, hâkimiyeti kayıtsız şartsız millete iade edecektir.

Bizim kendi tarihimiz, Cumhuriyet ideolojimiz, devrimlerimiz var. Bizim her şeyimiz var! Kaynaklarımızı, altyapımızı, limanlarımızı Çin emperyalizmine peşkeş çekmeye, Ortodoks Rus İmparatorluğu’nun uydusu Sünni İslamcı bir “bölgesel devlet” olarak geçmişimizle barışmaya, ABD’nin stratejik – askerî uzantısı olmaya, AB’nin denetimine girmeye ihtiyacımız yoktur. Çok kutuplu dünyada bütün hâkimiyet odaklarına mesafeli durarak kendi Kurucu irademizi oluşturmak; laik ve demokratik bir sosyal hukuk devleti kurmak zorundayız. Bu asgari amaca, bu tarihî göreve hizmet etmeyen siyasi partiler, ne millî ne sosyalist ne de başka bir şey olabilirler.

Neyse, konuyu dağıtmayalım… Özetle, siyasî parti kurmak kolaydır fakat sürdürmek zordur. “Ben çok haklıyım” ya da “Benim gibi düşünen ne çok insan var” ya da “En doğru, en vatansever görüşleri ben savunuyorum” ya da “Herkes beni çok seviyor, beğeniyor” ya da “Ben başkalarının bilmediği her şeyi biliyorum” ya da “Ben bir profesörüm, hem cesurum hem de yakışıklıyım” diye siyasî parti kurulmaz. Bu işlerde sosyal medyada tıklanma sayısına ya da televizyon reytingine bakılarak güç hesaplaması yapılmaz. Arkaya dekoratif fon olarak birkaç kalantoru yerleştirip demeç vermek, haybeden atıp tutmak için siyasî parti kurmaya gerek yoktur. Türkiye boş umutlarla kurulmuş bir siyasî partiler mezarlığıdır aynı zamanda.

Bu yazıyı özetlemek gerekirse, kitle hareketine dayanmayan; başka deyişle, fikirlerini ve potansiyel kadrolarını toplumsal kitle hareketlerinin içinde sınayarak keskinleştiremeyen sistem karşıtı bir siyasî partinin varlığını sürdürmesi ve başarılı olması, mevcut koşullar dikkate alındığında, imkânsızdır. Önce siyasî partiyi hak etmek gerekir.

Peki kitle hareketi olmazsa, kitleler kaderlerine razı olurlarsa, topluca harekete geçip kendilerine yapılanı protesto edecek yerde sistem partilerinin dümen suyunda kaderlerine razı olurlarsa ne olacak? O zaman sözünüz ve eyleminiz gitmesi gereken yere gitmemiş, kitlelere ulaşmamış, ortaya attığınız fikir hedefe kısa düşmüş demektir. Bu durumda siyasî parti kurmasanız da olur. Kimse sizi anlamaya, sevmeye, çektiğiniz acıları düşünüp hislenmeye, iç sıkıntılarınızı paylaşmaya mecbur değildir. yalogan@gmail.com