Haneke’nin filmlerine dönüşüyoruz

Haneke’nin filmlerine dönüşüyoruz

Ünlü yönetmen Haneke’nin insanı gerim gerim gerip huzursuz eden sinemasını bilmeyen yoktur, asla tavsiye etmem, çünkü filmlerindeki huzursuzluk sizi içine alır ve sonra işkenceye dönüşür ve uzun bir zaman bu derin psikolojik işkencenin etkisinden kurtulamazsınız.

Örnek mi? Funny Games filminin şöhretini bilenler bu filmin adını bir daha anmak istemez ve bir arkadaşına da asla tavsiye etmez. Hikayeyi o kadar basit ve sıradan işler ki, şaşırırsınız, kapınıza bir gün komşunuzun tanıdığı selamıyla beyaz giymiş iki genç gelir ve sizden yumurta ister. Ne kadar ‘masum’ bir istek? Yumurtalarını verip göndermek istersiniz? Değil.

Biz ‘inancımızı yaşamak’ istiyoruz diye beyaz giyinip kapımıza geldiler ve evimizin içinde Haneke’nin ailemizi işkenceye faciaya felakete trajediye drama yok oluşa kana cinayete çaresizliğe yıkıma hiç bir şey yapamamaya sürükleyen senaryoları başlayıverdi. Haneke’nin ustalığı şurada film bitince dahi film bitmez, çünkü film bitse dahi huzursuzluğu üstünüzde kalır.

‘İnancımızı yaşamak istiyoruz’ diye kapımızı çalan şu beyaz giyinmiş insanlara bakın, şimdi, içeri tıkıyorlar, doymuyorlar, dışarda kalanlar var onları da tıkın, diye, gaddar gestapo talimatlar veriyorlar.

Bizleri de tehdit ediyorlar, şu ‘destek’ olanlar, onları da içeri tıkın.

İnsan yüzlerine tükürmek istiyor ama hava öyle soğuk ki kutup soğuğu insanın tükürüğü dahi bu korkunç ağır siyasi atmosferde donup ‘havada kalıyor’.

Kudurmuş salyalı bu gestapo bozuntularını FETÖ döneminden de tanıyoruz, o yıllarda da ‘onları da alın’ yetmez, dışarda kalanlar var, hepsini alın, diye yazanlar, görüyoruz ki FETÖ gömleklerini hiç çıkartmamışlar.

Neden bu kadar rahatlar? Bizler ne kadar içimizden aman sakin olalım desek de… Artık bir atasözü olmuş, deliyle ne konuşacaksın ne düzeceksin, deyip muhatap almasak da… Bizi içeri tıkmaktan Atatürk’e aleni küfürlere kadar her provokasyonlarına sessiz kalınan Kafka’nın Davası gibi bir hukuk dünyasında yaşıyoruz.

Çünkü korunuyorlar! Bu ‘deliler’ su geçirmez aşırı soğuğa hatta hukuka dayanıklı kutuplarda ve uzayda giyilen astronot elbiselerini giyiyorlar ve çok kontrolsüz sınır dışı ahlak dışı dünya dışı bölgelerde büyütülüp besleniyorlar.

Yandaş diyoruz ama bu yazarlar bir nevi ‘korsan’ yazarlar!

Korsanlar uluslararası hukukun işlemediği açık denizlerde cirit atar!

Dünyamızda insan ticareti, kaçak av, mülteci, vs. ‘sorunlar’ büyüdükçe ‘kontrolsüz’ alanlar da çoğalıyor.

Diyelim, Yunan sınırına dayanan göçmen sorunu. Biz de tedbir olsun diye sınıra özel harekat gönderdik.

Ve kolayca tahmin etmek mümkün, ‘uluslararası hukuk’un ‘zorlanacağı’ yepyeni ‘sorunlar’ çıkabilir!

Yani olası bir yanlış müdahale, gaz mermisi oraya düştü, buraya düştü gibi, bir çatışma, daha büyük ‘çatışmaların’ ve bitmeyen mahkemelerin ve uluslararası sorunların önünü açabilir. Çünkü yeni kontrolsüz alanlarda ‘çatışma’ riski çok yüksektir ve kontrolsüz alanlarda hukuk değil güçlüler ve fırsatçılar kazanır.

Mesela Irak ve Suriye’de savaşlar içinde ‘kontrolsüz’ bölgeler ortaya çıktı ve IŞİD gibi vahşi örgütler bu ‘bölgelerde’ büyütüldü ve dünyanın başına bela oldular.

Olumlu örnekler de verelim, diyelim, Japon balıkçılar uluslararası hukukun ‘boş bıraktığı’ açık denizlerde balina ve yunusları kaçak avlar ve dünyalılar hiç bir şey yapamaz.

Greenpeace örgütünün tek dayanağı, Birleşmiş Milletler’in kaçak avı yasaklayan bir kararıdır. Ancak bu kararı hangi devlet ‘kim uygulayacaktır’, boşluktadır.

Yani her devlet kendi karasularını sahillerini sahil güvenlikle kontrol ediyor ama açık denizlere müdahale hakkı yok. Bu yüzden Greenpeace kendine bir görev veriyor, korsanlara karşı korsanlık, hakkımızdır, diye Japon balıkçılara karşı savaş açıyor.

Açık denizlerde Japon gemilere yanaşıyor, çatışma çarpışma ve bir yığın çözülmemiş ‘hukuk’ sorunu karşımıza çıkıyor, yaralanan ölen olursa kim sorumlu olacak, zararları kim karşılayacak, hepsi ortada kalır, çözümlenemez.

Mesele insanlığın doğayı koruma çevrecilik gibi hassas bir konu olunca Greenpeace’in bu karşı eylemleri hoş karşılanıyor ve bugün hepimiz Greenpeace eylemlerini alkışlıyor iftihar ediyoruz.

Ancak unutmayalım açık denizlerde müdahale ‘düzenlenmemiş’tir, ortada hukuki boşluklar vardır. Mesela Greenpeace kaçak avlayan Japon gemilerine sizi ‘tutuklamaya’ geldik diye anons yapıyor. Ne kadar iyi niyetle düşünsek dahi, eylemleri fikren doğru ama hukuki eksiklikler çoktur. Birleşmiş Milletler’e Greenpeace’e dünyanın jandarması görevi verilmemiştir.

Bu çatışmayı sonlandırıp açık denizlerdeki korsanlığı bitirmek istiyorsanız öncelikle acilen uluslararası hukuk düzenlemeleri yapmalı. Bu vesileyle Greenpeace’in büyük bir başarı hikayesi olarak hatırlatalım, 90’lı yılların başında Londra’da Trafalgar Meydanı’nda zıpkınla vurulup ölmekte olan bir balinanın can çekişme çığlıkları mikrofonla insanlığa dinlettirildikten sonra kaçak balina avcılığı oluşan kamuoyu gücüyle yüzde doksan gibi yüksek düzeyde önlenebildi. Ancak Greenpeace’in de isteği ‘hukuki boşluklar’ hala doldurulmadı, çünkü bu çatışmalarda yaralanan-ölenler-tutuklananlar var. Yasal boşluklar Japonların işine geliyor.

Şimdi, bugün, ülkemizde, bir gazeteci olarak ‘alenileşmiş’ yani daha önce yazılmış çizilmiş daha önce fotoğrafları yayınlanmış daha önce Meclis’te dile getirilmiş hatta cumhurbaşkanı dahi ‘birkaç tane şehidimiz var’ diye duyurmuş bir haberi yayına veriyorsunuz ve hemen sonra bilişim komiserliği haberi hemen kaldırın diye ikaz ediyor ve siz de hemen kaldırıyorsunuz. Bu prosedürde (işlem-süreç) bir çok hukuki ‘boş’ alan var. Arkanıza yasa maddesini alıp yayın yasağı ve tutuklama sürecini başlatmak yasal hakkınız, ancak, Türkiye’nin çok ünlü bir sitesinin çok ünlü bir gazetecisini sabahın dördünde ‘tutukluyorsanız’, burada fazladan kullanılan ‘çok boş hukuki alan’ var demektir.

Ve bu boş alanların ona başka buna başka siyasi iktidarın keyfince ne kadar ağır-sert tedbirlerle kullanılıp kullanılmadığı ortadadır ve bu sorular kamuoyunda önce huzursuzluk sonra sahne sahne yoğunlaşıp işkenceye dönüşür.

Kozmik Oda günlerinde Bülent Arınç’ın bir siyasi olarak oynadığı rol ve sözleri ortada, ama, buna ses etmiyoruz. 17-25 Aralık öncesi diye bir hat çizip öncesindeki işbirliğini hukuktan ne kadar kolay sıyırıp düşürüyoruz. Barışlar’ın kitaplarında sözünü ettiği FETÖ’cülere neden-niye dokunamıyoruz? Ya da ‘açılım’ günlerinde terör örgütleriyle hangi yasaya dayanarak devlet ilişkiler toplantılar kurup süreçler başlattı, ortalık ‘boş alanlarla’ dolu. Yasalar kışın ayrı yaz geldiğince ayrı değil yasalar Ahmet’e böyle Mehmet’e böyle hiç değil yasalar boşlukları muhalefeti sindirmek için kaygan buz zeminde dans etmek hiç değildir.

İktidar yasaların boşlukları dikiş yerleri patlayınca acilen Meclis’e koşup yeni yasalarla tamir edip sağlamlaştırmaktan neden kasıtla kaçınıyor, işi ne?

Yoksa yasaların boşluklarını iktidarın sert gaddar gücüyle doldurmak için iktidarı için altın kıymetinde fırsat nimet bildiği için mi?

Dünyanın her coğrafyasında ve sorununda yasaların boşlukları yeraltı dünyasına çıkar.

Ve her iktidar bu boşlukların bilincinde, bu boşlukları işkence aletleri kırbaç gibi kullanmaktan hiç rahatsızlık duymuyor.

Pekala hukuka yakışır kendine güvenen ve saygın bir prosedür çalıştırılır ve yazarları lince uğratmadan, hain ilan etmeden evleri basılmadan pekala yargılayabilir! Hukuk biter her şey ‘niyet’e dönüşürse devlet biter!

Yasa boşluklarını kullana kullana bir devletin gözü işte böyle kör olur.

Vatandaş kendini bir anda düşman bir ülkede ‘esir’ gibi hissetmeye başlar.

Sosyal basınçlar patlama noktalarını aramaya başlar ve ülkenin sosyolojik dengesi bozulur.

Anlaşılan o ki korsan ve yandaş sözde kurum ve yazarlar bu boşlukları iftar menüsü gibi saray tatlıları gibi Osmanlı mutfağı gibi ağızlarının suyu aka aka çok sevmekteler.

Bu kadar gazı yüksek yiyecekleri yiyip bir günde patlayıp ölebileceklerini hiç düşünmemekteler.

Unutmayın, coğrafyaların bütün boş kontrolsüz açık deniz denetimsiz sınırlarında olduğu gibi boş alanları, ancak ‘korsanlar’ ya da kanunsuz ahlaksız terör örgütleri, ya da hukuki hiç bir gücü olmayan kendinden menkul mafyatik, ‘baskın’, ‘linçci’ ‘infazcı’ gruplar doldurur.

Yasaların yerine bu kontrolsüz gruplar-yapılar geçer ve boşlukları fırsat bilip ‘şunu da tutuklayın, bunu da alın’ diye milletin hukukun devletin başına bela olup ülkeyi felakete sürüklerler, umutsuz felaket anlarında milletin ‘devlet batmış’ dediği adamına göre işte bu muameledir..

Mesela Pelikan diye bilinen grup kimdir, ne iş yaparlar, hangi yasal görevleri vardır, yazarlarının meşrebi nedir, siyasete ülkeye müdahil olmalarındaki sebepler nelerdir ve bunlara neden kimse ‘dokunamamaktır’? Seçimle gelmiş bir Başbakan’a düpedüz ‘darbe’ yapmışlardır.

Galatasaray taraftarlarının alkol düzeyi yüksek bir meyhanede videosu çekilen ağır küfür içeren ‘kurban bayramında koç’unu …yim’ tezahüratı gibi, birileri bize ‘hukukunu da… adaletini de… merhametini de… haklarını da… ……’ diye ağır galiz affedilmez küfürlerle hem eğlenip hem saldırmaktan hiç gocunmuyor. Bunu anlıyoruz, meyhane kafasıyla iktidar kafası, sonuçta aynı kafa, ot (esrar) kafası, yüksek uçulan yere çıkıyor.

Mesela Nagehan Alçı bir-iki yıl önce Deniz Kuvvetleri’nde Kemalistler darbe yapacak demedi mi? Neden, Nagehan Alçı’dan bu manipülasyonun-yönlendirmenin-kışkırtmanın-uydurmanın hesabı sorulmadı, sabahın dördünde neden kimse Nagehan Alçı’nın kapısına dayanmadı? Hadi hukuki yaptırımı bırakın, siyasiler köşe yazarları neden bu kışkırtıcı uydurma lafları yüksek sesle kınamadı?

Provokasyon ve evham senaryoları birilerine çok serbest!

Bir toplumun ve bizlerin bu kadar aleni bizim adamdır kayırmalarına susması düşünülebilir mi?

Twitter’da kendine ‘İslamcı’ diyen deli bir adam var, Tayyip Erdoğan’ın makam odasında arkasına astığı ve devletin hemen her dairesinde duvara en büyük milli değerimiz diye gururla posterini koyduğu Atatürk’e, her Allah’ın günü aleni küfürler ediyor, neden kimse, sabahın dördünde kapısını çalmıyor?

Kaygan zeminleri boş alanları kaypakça muhalifleri susturmak için kullanırsanız ve bu adamına göre keyfi uygulamalar, bir, iki, üç, bin, iki bin, üç bin diye her geçen büyür çoğalırsa…

Haneke’nin filmleri de böyle başlar böyle biterdi. Ev içinde bir telefon ya da bir bıçak bulunup müdahale edilemediği için iktidar dostu iktidarın beyaz giyindirdiği çocuklar, filmin sonunda, yandaki evin kapısını çalıp, onlardan yumurta isterler.

Ve işkence kaldığı yerden yandaki evde devam eder, orada biter, diğer eve sıçrar, hepimize her yere sıçrar, huzursuzluk böyle böyle işkenceye dönüşür.

Haneke, kendi huzursuz-işkence filmlerini şöyle açıklar: ‘Kimsenin rahat seyredemeyeceği filmler çekmek istiyorum.’

Siyasi iktidarımız ve yandaşlarımız ve korsanlarımız gibi, herkesi huzursuz etmekten herkese işkence etmeden ‘hoşlanan’ bir BAŞINA buyruk SİYASET’i, anladığımız şu ki yandaşlar korsanlar pek seviyor, ama bakalım, korsanlar tarafından avlanan can çekişen balinaların çığlıklarına bu filme bu ‘seyirci’ nereye kadar dayanacak!