Hangi aşk?

Hangi aşk?

Bir Güney Kore filmi olan Parazit Batı’da bir çok ödül topladı, eğlenceli, sürükleyici bir film, muazzam gerçekçi bir temposu var. Lağım suları altında çok yoksul bir hayat yaşayan ailenin yükselme-zengin olma hırsını anlatıyor.

Nihayet çok zekice bir kumpasla zengin bir ailenin evinde çalışmaya başlarlar ve film içinde filmler gerilimden korkuya sürükler ve yükselme hırslarının yalan dolanla felakete dönüşmesi…

Konumuz yine zengin-fakir (yoksul-burjuva çatışması).

Yoksul aile çok sinsi ve çok zekidir. Aslında edebiyatta iki yüzyıldır yoksul tasvirleri hiç değişmemiştir, yağlı buruşuk giysiler, fare, sinek, lağım, ölümcül bir işsizlik, bu filmde fazladan yoksulluk tasvirine ‘internetin çekmeyişi’ de girmiş.

Zengin aile ise kendine kurulan tuzaktan habersiz çok saf’dır, filmdeki yoksul kurnaz baba şöyle ifade eder, zengin oldukları için kendini güvende hissedip bizim gibi yalan söylemek zorunda değiller.

Ve filmin sonunda anlıyoruz ki ‘fakirler’ zengin aileye karşı çok acımasız bir nefret ve düşmanlıkla doludur.

Filmi başarılı kılan birinci sınıf ‘gerçekçi’ sahneler taşıyor olması. Olaylar geliştikçe olağanüstü kanlı bir çatışmanın sürrealist tarafı kafanızdaki gerçekçiliği pek bozmuyor.

Neyse, filmi izler görürsünüz, ben, filmin çok başka yerinde bir aşk hikayesine takıldım. Zengin ailenin liseli kızı evini soymaya gelen genç öğretmenine aşık olur. Ki, asıl amacı zengin aileyi dolandırmak olan çocuk da kendisine aşık olan kıza aşık olup hayaller kurar. Zihnimde gerçeklik, aşk, yükselmek üzerine çağrışımlar, zihnim derinlere uzandı.

Sosyal gerçekçi eserlerin çekiciliği çok müthiştir, eleştirmenler, gerçekçi edebiyatın ilk izlerini 1830’lu yıllarda yazılan Balzac’ın Goriot Baba’sı ve Stendhal’ın Parma Manastırı ve dünya edebiyatının şaheserlerinden sayılan Kızıl ve Siyah’ta çok güçlü şekilde görüldüğünü söyler.

Goriot Baba, zengin sayılır, kaldığı pansiyonun en iyi odasında kalır, ancak kızlarının yükselme hırsı ve israfı bitmez ve Goriot Baba kızları uğruna pansiyonun en harap odasına kadar düşer. Ve 1830’lu yılların Paris’inde insanların sınıfların gerçekçi tasvirleri Goriot Baba’yı dünya edebiyatının gerçek bir klasiği haline dönüştürür.

Aynı yıllarda ilk gençliğinde Napolyon’un ordusunda savaşmış Stendhal öldükten elli sene sonra dünyaca çok meşhur olacak Kızıl ve Kara’yı yazar. Romanın kahramanı Jülien’in aşk serüvenleri o yılların aristokratlarını kilisesini zenginlerini Paris’ini çok ayrıntılı tasvir eder. Roman yükseliş ve düşüşü iki kadının aşkları aristokrat çevresi etrafında entrikalarla anlatır, ve iki yüzyıldır okuyucusunu büyülemeye devam eder, neden acaba? Romanı bu kadar meşhur kılan nedir?

Roman, bir çok entrika taşır, zaman içinde olayları kişileri unutursunuz, ama, romanın ortaya koyduğu büyük soru, hala sizinle yaşar, Jülien aslında kime aşıktı? Ya da aşık mıydı?

Jülien, köylüdür, yükselmek için önce belediye başkanın saf temiz karısıyla aşk yaşar. Sonra yükselmek zengin olmak için Paris’e gider ve çalıştığı aristokratın kızını kendine aşık eder.

Yükselmek için Paris’te yaşadığı aşk mı gerçek aşkıydı yoksa ilk gençlik yıllarında belediye başkanının karısıyla yaşadığı mıydı? Ya da ‘aşkı’ hiç yaşamadı mı?

Derinlere ve tafsilata sonra gireriz.

Parazit filmine dönelim. Bugünlerde dünyalılar bu filmi çok beğendiğine göre masallardan edebiyata tarihlerden bugüne en çok yazılıp çizilip hikaye edilen zengin-fakir sınıf çatışması ve teması hala büyük ilgi görüyor demek, sanayi çağının sonunda, tekrar döndük 18. 19. yüzyıla, başa.

Zengin-fakir çatışması tarih boyu çok bereketli modası bitmeyen bir konu. Kafamıza yatmayan bir tarafı hiç yok, çünkü her gün zengin-fakir arasındaki uçurumları görüyor yaşıyoruz. Bin yıl önce de iki yüz yıl önce de toplumun yapısında değişen çok şey olmuyor.

Toplumların rahat yaşayan ehli keyf sınıflarıyla acılar içinde yaşayan kimsesiz sınıfları arasında bitmeyen bu savaş tarihin her döneminde büyük ilgi görüyor, insanlığın bitmeyen hikayesi.

Egemen ve hakim sınıflar her dönem hala altta kalan sınıfların çok trajik dokunaklı hayatlar yaşayan altta kalan yoksullarını bunca romana filme rağmen neden hala hiç görmüyor, dile getirmiyor, bu çok sert çatışmadan habersiz vurdum duymaz bir hayat yaşıyorlar…. diye düşünürken, bugünkü hakim sınıfları düşündüm.

Bugünkü iktidar da bir zamanlar yoksul alt sınıftan tıpkı Jülien gibi köyden gelmişlerdi. Mesela başörtü mücadelesine katılmış nice siyasi muhafazakar kadının ilk yıllarını hatırlıyorum. İnançlarına aşık idiler. İki sayfa dergi çıkartacak paraları yoktu, helasız kaldırımsız gecekondularda oturuyorlardı. Yoksulluk açlık kimsesizlik gibi çok sağlam metaforlarla parçalanmışlık mahvolmuşluk duygularıyla dergilerde ekranlarda çok sert konuşuyorlardı.

Sonra? Bu başörtülü hanımlar milyon dolarlar kazandılar. Bugün çok rahatlar. Dünkü vahşilikleri eski çatışmacı kavgacı üslupları kalmadı. Artık onlar da huzura erdi ve entrikaya kumpasa ihtiyaçları kalmadı, bugün hali vakti yerinde çok aklıselim konuşuyorlar … diye düşünürken.

Bu insanların yağma talan yükselme zengin olma uğruna ahlaktan Allah’tan insanlıktan çıkıp zalimleştikleri uzun iktidar süreçlerinde yükselip başka şeye dönüşmeleri film gibi zihnimden aktı.

Oysa inançtan dinden Allah’tan eşitsizlikten mazlumluktan mağduriyetten habire aralıksız otuz-kırk yıl bağırıp çağırıp ortalığı velveleye vermişlerdi.

Bugünkü jeeplerini malikanelerini görüp insan soruyor, hakikatte bunlar neye aşık olmuşlardı?

Dine mi kitaba mı kardeşliğe mi huzura mı eşitliğe mi, neye?

Neye isyan etmişlerdi dinsizliğe mi eşitsizliğe mi haksızlığa mı?

Parazit filmindeki çocuk zengin kız kendine aşık olunca kendi de aşık olduğunu sanır ve hayaller kurar, gelelim, tarihin en büyük romanlarından Kırmızı ve Siyah’taki kahramanımız Jülien’in çözülmeyen yükselme ve aşk sorununa.

Bugünün argosunda ‘mantık’ evliliği denen şey, bugün iktidarlarını ve sınıflarını mantıksızca savunmalarına sebep olan şey!

Yoksul altta kalan insanlar yükselmek için bir plan yapar! Yükselme arzusu ve yıllarında birilerine ‘aşık’ oluverirler!

Sonra ‘yükselirler’.

Heyhat o zengin halleriyle bir zaman sonra kendilerini yalnız kimsesiz ve amaçsız bulup hayata küserler ya da kupkuru ruhsuz yapayalnız zenginlikleriyle bir kenara çekilirler, ama, makamlarını ve zenginliklerini korumak için kurulu düzeni saçma sapan savlarla savunmayı sürdürürler. Biz de sorarız bu insanları bu kadar iki yüzlü zalim yapan şey nedir?

Ortada bir soru kalır!

Bu dünyada gerçek aşk’ı tattın mı?

Yükselme hırsıyla yaşadığın bağlandığın kendinden geçtiğin tutkusuyla uykusuz kaldığın kudurduğun çıldırdığın şeyler ‘aşk mıydı yoksa sahtekarlık düzenbazlık mı?

Aşk, çıkarsız karşılıksız olan bir şey değil mi?

Aşkı yaşamayan, insanı, toplumu, arkadaşlığı, eşitliği, bölüşümü, zenginleri, kavgayı, savaşları, Allah’ı kitabı, dini, kalbi, sevgiyi, yani, hayatı hiç bir zaman merhameti ve şefkatiyle derinliğine sızısı ve güzelliğiyle anlayamaz!

İnsanı hayata milli eğitim bakanlığı değil aşk hazırlar, doğa insanın eğitimini dünyaya derininden nüfuz etmesini öğretmenlere hocalara bırakmamıştır. İnsanı en iyi aşk açıklar.

Aşk insanın kendini-dünyayı tanımasıdır. Çünkü aşık kendine yalan söyleyemez. Çünkü aşk varlığın esasıdır. Ruhunu ve dünyayı aşk fetheder. İncelirsiniz, kırk yıl her sabah erken kalkıp evinize ekmek getirme gücü verir. Güzelliği bir kez tatmış insan, dünyanın binbir felaketine katlanacak gizemli bir kudretin sahibi olur. Aşk, gerçeklerin gerçeğidir, o romanda bu filmde değil, masallardaki aşklar dahi gerçektir.

Aşkı inkar eden dünyayla kendiyle düşmanlaşır gaddarlaşır, aşk kendi yolunu açar, yol gösterir, düş gücünüz gelişir, belleğinize yağmurla çiçekle sevgilinin gözleriyle sizi uçuran binlerce resimler yerleştirir. Dışarıdaki sert hayata rağmen aşk ruhun ritmine ayak uydurur. Acıya işkenceye ayrılığa yalnızlığa sizi yola çıkartır, katlanmayı öğretir, bilgi dediğimiz bunların hepsi kalbinizin kütüphanesidir.

Aşk sade renksiz sıradan yalnız izbe her insanı kral gibi yapar, aşk yoksulun sarayıdır. Aşk becerisiz çelimsiz amatör işi aşı olmayan her insanı dahi profesör alim yapar., aşk bilgedir. Her genç tutulduğu aşkla hayatı yorumlamayı öğrenir, hayat üzre derinleşir, imkansızı öğrenir, çevreyi zengini fakiri başkasını tanır, yaşamı ve yazgıyı inceden sosyoloji psikoloji düşünür. Aşkı yaşayan insan bilgiyi ağaçlardan ay ışığından yağmurdan taştan çakılların şeklinden kederden bir ifadeden gülümsemeden sevgilinin gözlerinin içinden öğrenir. Aşk insanlığın evrensel ilk mektebidir, hakimi savcısı öğretmeni yazarı toplum adamı, orada ‘insan’ı ve güzeller güzelini tanır ve çarpılır dövülür haşlanır pişer ve insan kıvamına ulaşır.

Burada duralım. Yandaş dediğimiz İslamcı ya da muhafazakar basın yayınevleri hikayeleri romanları onlarca TV’sini izliyoruz. Hepsi gündelik siyasetin hazır şablonları sloganvari cümleleriyle yazıp çiziyor. Bugünün İslamcı zenginleriyle 1830’lu yılların Parisli aristokratları arasında bir fark var mı? Vurdumduymaz bencil. Saltanatlarının keyfini çıkartıyorlar. Belki giysiler değişik belki karakterler biraz daha karikatürvari ama sınıfları yerleri yoksullara ve dünyaya bakışları acımasızca aynı tarih aynı süreç!

Edebiyatın sinemanın dünyaya sorduğu soru budur!

Adınız şehriniz giysiniz çağınız değişebilir, biri günümüzde Güney Kore’de biri tarihte Paris’te diğeri bugün İstanbul’da yaşıyor olabilir, ama, yaşadıkları ruh sıkıntısı bencillikleri vurdumduymazlıkları aynıdır, yoksulu zengini, siyasi tablo, hakim sınıflar, körlük, gaddarlık, aynı, çatışma aynıdır.

İşte bir cemaat ‘katalog’ evlilik deyip hiç tanımadıkları insanlarla evlendirildiler. Yüzbinlerce FETÖ mensubu. Aşkı tanımamış aşk yaşamamış.

Aşkı yaşamamış her insan gibi hızla canavarlaştılar. İşte büyük bir muhafazakar kitle, dün ne söylüyorlardı, dün kime aşıktılar, bugün neredeler?

Bugün anlıyoruz ki hepsinin evlilikleri devlet içinde cemaat içinde makam makam üstüne servet servet üstünde yükselmek için.

Bu insanlar ince söz güzel sanat merhamet şefkat neden bilmezler, tarih neden değişmez, tıpkı 1800’lü yılların aristokratları gibi yiyip içen maaş alan bu mahlukların dehşet verici kayıtsızlıkları neden tarihin her coğrafyasında şablon gibi aynı.

Yükselme arzusuyla edinilmiş siyasetler inançlar aşklar başkadır, gerçek bir aşk uğruna her şeyi göze alıp tahtı tacı terk eden ‘insan’ olabilmek, aileye hayata dünyaya kaderine sınıfına meydan okumak, başka şey.

Yükselmek için kurdukları hayallerle ruh-beden ilişkileri dağılmış, yükselen şeylere yanaşıp yanlarında yalnız doymak bilmeyen bedenleri kalmış, Parazit filmindeki gibi evin kızına değil çok şatafatlı görkemli villaya sahip olmayı aşk sanmışlar.

Aşkı tatmamış insanların korkunç bedensel iştahlarını doyurmak mümkün değildir, çünkü aşksız hayat başka hiç bir şeyle tatmin olmaz. Ve tıpkı aristokratlar tıpkı papalar gibi dünyanın servetlerin sahibi olduklarını sanırlar, ve kaloriferli evlerinde güya her gün erdemden zaferden ahlaktan konuşurlar, ruhlarında boşalan yerleri lüksle şöhretle makamla şatafatla (boşuna) doldurmak isterler.

Onlar için aşk artık ayak takımının işsiz güçsüz insanların işidir, insanın muazzam sınırsız iç dünyasını artık tanımazlar, dünküler gibi bugünküler de tepeden bakarlar.

Oysa aşk, insanın ilk ve tek günahıdır, bütün günahların anası. Aşk insanın ilk ve tek özgürlüğüdür, bütün özgürlüklerin anası. Çünkü aşk, yaş statü mizaç çevre coğrafya demeden insana aktif bir görev verir. Kalk ve ortaya çık, kalk ve güzel bir şey söyle, kalk ve yürü, aşk, güzelliğin her biçimi karşısında eğilip boynunu uzatıp kurban olmaktır.

Biz de bu tarihin şahidiyiz, sanki klasik bir romanın içinde yaşıyoruz, düşünün, ülkeyi entrikayla kumpasla kendi .iklerinin keyfine göre düzenlediler, hala birbirlerini kolluyorlar, hala bu yoksullar ne istiyorlar acaba diye şaşırıyorlar.

Ve hala yoksulların kendi makamlarını saraylarını kıskanıp kendilerini öldürmekten başka bir şey planlamadıklarını düşünüyorlar. Yoksulluğun acımasızlığından ne zaman bahsetsek, tıpkı dünküler gibi, bunlar isyan edecek bunlar halkı ayaklanmaya tahrik ediyor diye davalar açıyorlar.

Ve artık, dün krallarının ayaklarını öpen aristokratlar gibi, artık sadece yükselmelerini sağlayan insanlara aşk duyuyorlar.

Bu yüzden yüzlerce filmin bu harika binlerce romanın çığlıklarına rağmen, kurulu düzenin zenginleri, her çağda dar kafalıdırlar, içinde yaşadıkları derin vehameti anlayamaz, her ciddi köklü sorunu savuşturmanın yok saymanın yolunu ararlar.

Kırmızı ve Siyah romanı kahramanı Jülien romanda iki kadını kendine aşık eder, ilki belediye başkanının karısı.

Sonra bir aristokratın kızını kendine aşık eder. Ve kızın babası hiç sevmediği hatta damadını öldürmek istediği halde sırf kızının gönlünü yapabilmek için damadına servetler bağışlar.

Sonra ilk sevgilisi bir mektup yazıp Jülien’in yükselme hırsıyla kızı kandırdığını bir mektupla söyler: ‘Söz konusu kişi yoksul ve aç gözlü bir insan olarak usta bir ikiyüzlüdür, zayıf ve mutsuz bir kadını baştan çıkartıp yükselmeye çalışmıştır’.

Jülien, eski sevgilisini kendini ihbar ettiği için vurur, ama öldüremez, yargılanır ve hücresinde giyotini bekler.

Hücresinde ölümü beklerken kendiyle hesaplaşır ve Tanrı’ya yalvarır: ‘Tanrım bana gerçek aşkımı ver!’

Kırmızı ve Siyah’ın açıklanamaz gizemli sırrı buradadır, yükselmek için kullandığı her iki kadın da Jülien’e gerçekten aşık olurlar. Hatta hücresinde onu ziyaret ederler hatta mahkemede lehine ifade verirler hatta Jülien’i affetmesi için kraldan af isterler ve hatta hapishane ziyaretlerinde birbirlerini delice kıskanırlar.

Evet, romanın büyüsü burada: Jülien’in aşkları gerçek değildi, yükselmek için kadınları kullanmıştı, ancak.

Her iki kadın da Jülien’den ağır hakaretler darbeler yalanlar entrikalar ikiyüzlülük görüp yaşadıkları ve hayatları mahvolup rezil oldukları halde, romanın son cümlesine kadar Jülien’e dolu dizgin deliler gibi aşıktılar.

Çünkü Jülien’in değil kadınların’ aşkı, gerçek aşktı.

Gerçekten aşık oldukları için toplumun reddettiği iğrendiği idama reva gördüğü Jülien’in kesilen başına ve mezarına ve son günlerine, bu iki kadın da, çok büyük ve kutsanmış ve çok derinden merhamet ve şefkat ve sevgi gösterir.

Ve bu kadınlar bu ikiyüzlüye nasıl aşık olmuş dersiniz?

Çünkü kadınların Jülien gibi yükselme hırsı hiç yoktu, aristokrat kocaları ve çok sıkıcı hayatları vardı, yani aşkları çok masumdu. Aşkları bu kadınları ‘aristokrat’ kibirli yukardan bakan değil… İnsan taraflarıyla çok cesurca zenginliklerine başkaldıran aşkları için ailelerine şehre meydan okumaları aşkları için ailelerinin servetlerini red etmeleri, bütün insanlık için, büyüleyiciydi.

Ve Jülien kendini mahkemede şöyle savunur, ‘burada beni yargılayanlar üst sınıfın sarayın adamları aristokrat beyler, oysa ben köylüyüm, siz beni yargılayamazsınız, beni ancak benim sınıfımdan biri anlar!’

Aynı sınıftanız, Jülien’i anlıyoruz!

Bugünkü İslamcı iktidarın geldikleri yeri yaşadıkları hayatları önce söyleyip yazıp sonra sürüklendikleri yerleri görünce Jülien’i daha iyi anlıyoruz.

Entrika kumpasla ‘aşk’ı karıştıran Jülien’le aynı sınıftan insanları anlıyoruz.

Aşkı tatmamış insanların ikiyüzlülüklerini tepeden bakmalarını ülkeyi, dini, ahlakı, Allah’ı makamları, kendi babalarının servetleriymiş gibi üstünlük taslayanları da tanıyoruz.

Kırmızı ve Siyah romanı, çok akıcıdır, kitap okumayı sevdirir, aristokrat sınıfı ve bir köylünün yükselme hikayesini çok çarpıcı anlatır.

Yoksullara kayıtsız kalan yüksek sınıfları hayranlık verici bir dille tasvir eder. Romanda dünya dolusu aristokrat kahraman vardır, ama romanın dekoru ‘sınıf çatışması’dır.

Ve kahramanımız yüksek sınıfa ancak insanın en zayıf tarafı aşk’ı kullanarak girebileceğini kendine hayat planı yapmıştır.

Aşkı kullanarak kendinizi aşık gibi göstererek yükselebilirsiniz ama sürüklendiğiniz entrikacı kurnaz iki yüzlü ahlaksız karakteriniz sizi sonunda ‘giyotin’e sürükler!

Roman bize iki kadının duygularıyla oynayan Jüliet’i sonunda insanlıktan çıkmış perişan haliyle tasvir edip gerçek ‘aşkın ahlakını’ tartışır!

Yükselenlere aşık olmuş yükselmek için aşık olmuş bugün yükseklerden konuşan İslamcı muhafazakar kitlelere ‘gerçek aşkı’ hatırlatmak istedim, yükselenlere aşık olan, kızım sana söylüyorum, gelinim muhalefet, sen de duy.