Hangi yüzle ezan okuyorsunuz?

Nihat Genç yazdı...

Hangi yüzle ezan okuyorsunuz?

BİR

Yolsuzluk, hırsızlık, rüşvet, çift maaş, kayıp silahlar, mafya baronları, mafya siyaset ilişkileri, tecavüzler, vurdumduymazlık, otellere çökmeler, saray korkusuyla dava açmamak soruşturmamak, adam kayırmak vs. diz boyu bataklığın içinde debeleniyorlar!

Yüz bin camisi olan bir ülkede tek bir hacı hoca kalkıp bu akıl almaz soygunlara gıkını çıkartmıyor!

On binlerce iman sahibi(?!) hakimi savcısı olan bir ülkede tek bir savcı soruşturma açacak gücü kendinden bulamıyor.

Hukuku susuyor, gazeteci susuyor, dini diyaneti susuyor.

Ve kalkmışlar bir de ezan okuyorlar!

Hangi yüzle ezan okuyorsunuz!

Ezan, Allah'ın çağrısı değil mi?

Ezan, adaletin hakkın ahlakın Allah'tan başka kimseyi efendi kabul etmemenin çağrısı değil mi?

Utanmıyorlar, Allah'tan korkmuyorlar, bir de ikiyüzlülükle kalkmışlar yüz bin caminin yüz binin de de günde beş vakit ezan okuyacak yüzü kendilerinde buluyorlar!

Tarihlerde görülmemiş tam bir ikiyüzlülük!

Sabah'ı Yeni Şafak'ı Akit'i, CNN'i, Habertürk'ü A Haber... Yüzlerce kanalları yüzlerce gazeteleri, her gün binlerce yazarları abidik gubidik meselelerde bangır bangır konuşuyor....

Tek bir tanesi 'hırsızlıktan' mafyadan kokainden tek laf edemiyor!

SİZ HANGİ YÜZLE YAZIYORSUNUZ!

İnsan içine çıkacak yüzleri kalmamış ama nasılsa halk yolunacak 'kazdır', haşa, haşa, haşa, Allah kitap da onlara 'yolunacak kaz' gibi görünüyor.

İnsanları, kitleleri, dini toplumu, ahlakı, anlamaz, bilmez, çakızlamaz diye mi düşünüyorlar, bomboş mevzularda yazıp çizip pisliklerini örteceklerini sanıyorlar!

Haklısınız Cengiz Holding'in maaşladığı kameralar yazarlar görmeyebilir, peki, Allah da mı görmüyor!

Haklısınız, Diyanetiniz savcılarınız cami hocalarınız gazetecileriniz görmüyor olabilir, peki, Allah da mı görmüyor!

Ve yirmi yıldır maaşlanıyorsunuz yirmi yıldır keyfiniz gıcır, içlerinden tek bir tane, evet, bir tek kişi, kalkıp, bu kadar kokain siyaset ilişkisini midem kaldırmıyor dayanamıyorum deyip bir onur istifasına şahit oldunuz mu?

Bir hakimin bir cami hocasının bir gazetecinin artık bu kepazeliğe bu soygunlara dayanamıyorum diye tövbe edip istifa ettiğine şahit oldunuz mu?

Hayır, tek bir kişi arkasına Allah'ı alıp bu pislikleri yüzlerine vuracak gücü kendinde bulamadı.

Ve ama hala EZAN OKUYORLAR!

O mübarek ezanların sesine ÖNCE SİZ kulak verin!

Ey yüz bin cami hocası ey on bin hakim ey binlerce gazeteci, Allah HEPİNİZİ hesaba çağırıyor!

İman'a çağırıyor!

Hadi bizi dinlemiyorsunuz...

O ezanların sesine niye kayıtsızsınız!

Şimdi bugün kıldığınız hangi bayram hangi namazdır?

Yolduğunuz kazların bayramı mı?

Yolunacak 'kazların' bayramı mı?

Yolunacak 'kaz' ve kulak vermeyip işinize göre kullandığınız 'Allah' lafzı dilinizde.

Kazlar ve Allah!

Müslümanlık:

Kaz ve Allah olmuş.

KAZALLAH!

KAZALLAH'a dönüştürdüğünüz dininiz bayramınız mübarek olsun!

Çevrin 'kaz'ı yanmasın tarikatlarınız kokain gemileriniz Allah korusun haşa Türkiye'yle birlikte batmasın!

   

İKİ

Afgan göçmen işi basit bir olay hiç değildir.

Sanayileşmenin başında 'kömür' çıkartmak dünyanın en zor en zahmetli en belalı işi idi. Güneş yok, toz içindesin, grizu patlamaları, 12 saat çalışma.. 1900'lü yıllarda sadece Alman kömür ve çelik sanayiinde çalışan sayısı 5 milyon civarı, ki, .ötleri kalktı hem 1 hem II. dünya savaşıyla dünya imparatorluğu kurmaya çalıştılar. Hatta kömür çelik işçilerinin sayısal gücü sosyalistlerin de .ötünü kaldırttı ve ülkelerini ve dünyayı ele geçirecek büyük sendikalar kurup devrim moduna geçtiler. 

  Almanya'nın 1950'den sonra Türk işçilerine ihtiyaç duymalarının sebebi 'kömür madenlerinde çalıştıracak adam' bulamıyorlardı ve Türkiye'den 60'lı yıllarda giden ilk parti işçilerin yüzde doksanı kömür madenlerinde yüzde onu ise çöpçülük gibi işlerde çalıştı. Yüzyılın başında Türkiye dahi 'kömür'de çalıştıracak adam bulamıyordu ve bu yüzden 'yükümlülük' kanunu çıkarttı (yani bugünkü anayasalara göre 'angarya tabir edilir) jandarma dipçiğiyle zorla köylüleri madenlere soktular.

  İngiltere'ye dünya hakimiyetini getiren çelik gövdeli gemileri ve tekstili kömüre dayalıydı, ve 'kömür madenleri' İngiltere'nin halen sürmekte olan büyük imparatorluk gücünün ana kaynağıydı.

Yani kömür, sanayileşmenin en değerli madeniydi, bugünkü büyük işçi partilerini kuran kömürdür, dünya fethine çıkan çelikten gemilerin çeliği ve kazanları kömüre bakar, büyük dünya savaşlarının nedeni kömür'dür, sol sosyalist partiler ve sendikaların kökeni 'kömür' işçileridir.. Son iki yüzyılda sömürünün emperyalizmin iç savaşların ihtilallerin büyük dünya savaşlarının en temel nedeni kökeni 'kömürdür'.

Halen dünya sanayisi çeliğe bakar ve kömür madenciliği halen dünyanın en ağır işidir.

Şöyle söyleyebiliriz, 17. yüzyılın sonunda Osmanlı kömüre ve çeliğe odaklansaydı bambaşka bir ülkemiz ve bambaşka bir dünya olurdu, geç kaldık ve imparatorluğumuz 'kömür ve çelik'i ele geçirenler tarafından parçalandı.

Hayvancılık'a gelelim, sanayileşmeyle köyler boşalmaya başladı, düşünün bir tarım toplumu olan Türkiye'de hem Abdülhamit hem Atatürk çoban mektepleri kurdu. Ki, asıl faciayla 80'lerden sonra tanıştık, çünkü köylüler şehre indi ve on binlerce köy boşalıp hortlak köylere döndüler.

Başta Fransa  hayvancılığın katma değeri 'peynir'i dünya soflarının baş köşesine şöhretiyle sokmayı bildi ve ama bunu klasik tarım toplumu eliyle değil modern mandıra ve modern çiftçilik ve kooperatifler yoluyla yaptı.

Yani köylerin boşalması ve şehirleşmeyle dünyanın en zor en zahmetli en yorucu işi 'hayvancılık' oluverdi.

Özal, akıl edip, boşalan köylerde kooperatifçilik, mandıra, ya da o günlerin imkanlarına göre işletme çiftlikleri pekala kurabilirdi.  Demirel'i Özal'ı Tayyip'i boşalan köyleri sadece seyrettiler. Kendine yeten Türkiye yetemez oldu. Çoban bulunmaz oldu. Ta Arjantinler'den hayvan ihraç etmeye başladık. Ki, an itibariyle hayvancılık baş edilimesi en büyük sorunumuzdur. Çünkü çok ağır iştir. Parasını versen dahi çalıştıracak adam bulamazsın.

  Ve şehire yerleşen köylümüz tarlasını bağını çiftliğini ahırını uzaktan kumandayla cep telefonuyla yönetmeye başladı. Yani mevsimlik gidip geldi yani birine emanet etti yani tarım kredileri ve teşviklerinden yararlanıp yeri gelip tarlasını boş bırakmaya başladı. Ve sonunda büyük derebeylik gibi büyük şirket çiftliklerinin ve bankalarının talimatlarına emrine kölesi oluverdi. Tam anlamıyla ortaçağ derebeyliği ve köleliği. Artık ne ekip biçeçeğine büyük çiftlik sahibi şirketler ve bankalar karar veriyor. Yani Özal'la şirketler desteklenip kooperatiflerin sonu getirildi. Ve an itibariyle elimizde Türkiye kadar büyük bir derdimiz 'hayvancılık' oluverdi.

2005 gibi yıllarda TV konuşmalarımda Türkiye'nin en büyük sorunu 'çoban' bulamamaktır dediğimde beni izleyen liberal yazarlar ve siyasiler bu cümlelerime .ötüyle on yıllarca güldüler, çünkü Özalcı ve Tayyipçi ağbiler AB'ye giriyorlardı, para akacak mutlu olacaklardı. Tam tersine elde ayakta kalan tarım çiftlikleri ve tarıma dayalı endüstri arsası pahasına elden çıkartıldı.

Sonunda, Afgan çobanlar son yıllarda atalet içinde tembelliğe alıştırılmış uzaktan kumanda çiftçilerimize ilaç gibi geldi.

Çok düşük ücretlerle koyunu sığırı teslim ediyorlar. Ve Afganlar'ın ucuz işgücü çiftçinin iştahını daha da kabartıyor az da olsa bir canlanma yaşanıyor!

Suriye savaşı sonrası dünya çapında tarihlerde görülmemiş yüksek rakamlardaki düzensiz göç ülkemizde çok haklı ve derin endişelere sebep oluyor.

Çok haklı olarak yüksek sayıda düzensiz milyonların eğitimi sağlığı sosyal düzeni demografik korkusu halkımızda ülkemiz nereye gidiyor paniğine yol açıyor!

Akıllı olalım, ihtiyacımız olan istihdam alanlarında tabii ki geçici olmak kaydıyla  Afgan göçmenleri kabul etmeliyiz, sosyal sigortalarına insan haklarına yani sosyal sonuçlarını hesap etmek kaydıyla!

Ancak, ben bu düzensiz milyonları 'eğitebilirim' vasıflı hale getirip belirli iş alanlarına 'kanalize' edebilirim diyorsan biz de hükümetin bu gayretlerini sahada görebilmeliyiz. Sahada gördüğümüz yine ırkçılık sömürüsü.

Oysa sorun, arap, Afgan, ırk mezhep işi hiç değil.

Ki, İslamcılar tarihlerin bu en büyük sosyal meselesini hep etnik mezhep kavgasına kaydırmada çok mahirler.

Sorun, uyumsuz başı boş kitleleri vasıflı, kaliteli, işe yarar, okumuş, birbiriyle atelye ve tarla ve fabrika içinde kaynaştırıp sosyal kucaklaşmayı sağlayabilmektir, etnik sömürü yapmak hiç değil.

İslamcı iktidar önce şunu öğrensin, ırkların mezheplerin kaynaşabilmesi için 'iş' şarttır, fabrika tarla atelye şarttır.

Ancak üreten insanlar üretim süreçlerinde konuşur tartışır anlaşır ve ürettikçe mutlu olup birbirlerine sarılır ve aynı anayasanın altında büyük bir sanayii gücü haline gelirler. Ki, bu toprakların gelmiş geçmiş en büyük evladı Ahi Evran da Asya'dan akan kitleleri 'iş' ve 'çalışma' etrafında örgütlemiştir.

Korkumuz odur ki milyonlarca göçmeni kanalize edemiyor vasıflı hale getiremiyorsan, başın beladadır, ve büyük sosyal felaketler seni bekliyor demektir!

Terbiyesiz İslamcı yazarlar, iş bulamıyorsun, vasıflı hale getiremiyorsun, başı boş kitleleri kanalize edemiyorsun, hala utanmadan tek yaptığın 'etnik sömürü'!

Yani işsiz güçsüz bir baltaya sap olamamış insanları memleketlerine geri göndermek ırkçılık hiç değildir.

Tam tersi, bu dilsiz uyumsuz kitleleri, dillerini toprağını kültürünü çok iyi bildiği öz vatanlarında başlarının çaresine bakmaları için yardımcı olmak tek hedeftir. 

O kadar istiyorsanız, sosyal yardımlarınızı döndükleri komşumuz kasabalarına yapın,.

Tokiler yapın, gübre yem sağlayın, çimento demir ve kuru bakla gibi ihtiyaçlarını oralara ucuzundan sağlayın ve hem komşuluk hem de kültürel ilişkilerimiz daha da kaynaşır.

Burada içimizde vasıfsız uyumsuz kitleler üzerinden ırkçılık kelimeleri kullanmak bu büyük sosyal sorunu bir de siyaseten 'sömürmek' demektir.

Hem içimizdeki vasıfsız uyumsuz kitleleri sömürmek hem dini ahlakı yersiz kullanmak Türkiye'yi daha büyük kaos ve çatışmaların içine sürükleyeceği açıktır. 

Sorunu çözecek olan, kontrollü istihdamdır.

Kontrollü ihtiyacına göre istihdam sosyal kaynaşmayı da pekiştirir, hepimizi de daha akıllı daha güzel daha kardeş insanlar yapar, yoksa, İslamcı iktidarımız için etnik mezhebi ve dini sömürünün dibi yoktur.

Etnik sömürünün dili iç savaştır!

Önüne geçmenin yolu atelyedir tarladır fabrikadır uyumsuz dilsiz kitleleri gücün ölçüsünde eğitmek sigortalamak kanalize etmektir!