Harp pilotu ve Silivri

Harp pilotu ve Silivri

Bir savaş pilotu nasıl yetişir?

Yüksek irtifada ses hızıyla uçarken ne hisseder?

Bu savaş pilotu “Fetullahçı kumpaslarla” cezaevine atılırsa n’olur?

Ya peki, bütün hayatını Türkiye’nin bağımsızlığına adayan Türk pilotu, Ege’de kendi arkadaşını vurabilir mi?

(Bırakın bu sorunun cevabını, “normal sağlıklı” bir insanın aklının ucundan böyle bir şey geçebilir mi? Fakat küçük yaşlardan itibaren kapalı perdelerin ardında, gizli saklı evlerin odalarında “zihinleri ele geçirilen” Fetullahçılar bunları hayal edebiliyorlardı. Hayal edebiliyorlardı ki bunları kurgulayıp iftiralarla hasımlarını suçlayabiliyorlardı. Nitekim 15 Temmuz gecesi kendi silah arkadaşlarına ve vatandaşlarına mermi ve bomba yağdıran Fetullahçıların “iğrenç/sapkın zihin dünyaları” da açığa çıkmış oldu.)

Emekli Hava Pilot Tümgeneral Yalçın Ergül’ün “Harp Pilotu ve Silivri”1 başlıklı kitabında bu soruların cevaplarını bulabiliriz.

Kitap 17 sahneden oluşuyor. İçinde hikâyelerle karışık birçok önemli mesaj veriliyor. Gerçeklerle hayaller arasında biraz mizah, biraz gözyaşı ve birkaç cüretkâr yazım tekniği ile 112 sayfa hemencecik okunuyor.

***

Kitaptan çıkardığım bazı önemli mesajlar şu şekildedir:

  • Bir ordunun stratejik ağırlık merkezi subaylardır. Türk Silahlı Kuvvetleri’ne karşı yürütülen “sinsi karalama kampanyaları” ile bu ağırlık merkezi hedef alınmış ve ne yazık ki gereken reaksiyon gösterilememiştir.
  • Geçmiş yılların hatalı uygulamaları neticesinde bu saldırılara karşı uyarıcı olacak algılar “felç olmuş”, şaşkınlık bütün vücudu sarmıştır.
  • TSK yasadışı izlenirken, general ve general olacak albayların telefonları yasadışı dinlenirken ve subaylar fişlenirken “birlik” olunamamış ve bir savaşta olunduğu anlaşılamamıştır.
  • Ülkemiz planlı bir saldırıya maruz kalmış, hukuk davası görünümlü milli güvenliğe tehdit bir durum ortaya çıkmıştır. Bu durumda “karşı taarruza” geçilmesi gerekir.
  • Bu kumpasları kurgulayan kafaların en büyük ortak özelliği, “Cumhuriyet değerlerine ve devrimlerine karşı gösterdikleri aşırı nefrettir.”
  • Gerçek bir komutan” ordusunun kahraman evlatlarına kurulan bu kumpasları durdurmak, en azından bunlara karşı gelmek zorundaydı. Özelde yedi yüz bin askerin, genelde bir milletin hayatına mal olacak bu gaflet kabul edilemez. Bu durumda “Sarı öküz” hikâyesinin manası çok iyi anlaşılmalıdır.

***

Yazar, “Yıllar sonra torunlarımıza ne diyeceğiz?” diye hayıflanıyor. İşte gerçek bir sorumluluk örneği budur.

Arkasına bakmadan kaçıp gidenler, “sıvışanlar” ne diyecek? Gerçi onlar kendilerine böyle bir soru saracak kadar “haysiyetli” olsalardı kalabalıkların arasına karışıp buhar olmazlardı, değil mi? İşte bunlar, ister “general” olsun ister bir “teğmen”, Cumhuriyet, vatan, millet için çalışacaklarına ve gerekirse bu uğurda hayatlarını seve seve feda edeceklerine dair verdikleri yemini unutanlardır!

Karanlık bir dönemde emperyalistlerin ve yerli işbirlikçilerinin yoğun saldırıları neticesinde birçok subayımızın üniforması ve silahı gasp edildi, bir millet adeta esir edildi fakat “mücadele” sürüyor.

Bir dönem gece gündüz nöbette, sınırda, havada, karada, denizde, her zaman ve her yerde vatan sevgisiyle görev yapanlar bir de “yazar” olursa n’olur?

Böyle bir ortamda “satılık kalemlerin, sahte aydınların, işbirlikçi demagogların ve mürit olup bir mürşidin peşinde koşanların” maskeleri düşmez mi?

Elbet düşecek.

1 Yalçın Ergül, Harp Pilotu ve Silivri, Alibi Yayıncılık, Ankara, 2015.