Her adımda bin uçurum

Her adımda bin uçurum

Yurt dışında yaşayan yurttaşlarımız oradan buraya baktıklarında felaketin eşiğinde sallanan, her an derin bir çukura düşecekmiş gibi duran çok tuhaf bir ülke görüyorlar. Kaygılanıyorlar. Bize de teskin etmek düşüyor.

Geçenlerde, gençliğini ve orta yaş döneminin bir kısmını Paris’te geçiren bir arkadaşım telefon etti.  Türkiye’nin yakında kanlı bir iç savaşla bölüneceğini, Yugoslavya’dan beter olacağımızı, “İstanbul Boğazı’nın kan renginde akacağını”, benim gibi düşünenlerin “faşist” olduğunu, sonunda hem Avrupa Savaş Suçları Mahkemesi’nde Miloseviç gibi yargılanacağımızı hem de Türkiye’de mahkûm edileceğimizi, bir daha gün ışığı göremeyeceğimizi söyledi. Bizim Kürt yurttaşlarımızı keseceğimizi, medenî dünyanın müdahale ederek onları kurtaracağını ve demokrasiyi tesis edeceğini, bizi de yargılayacağını düşünüyor. Hayret verici düşünceler!

Yurt dışında yaşamasına rağmen Türkiye’deki sosyalist hareketle bağını koparmamış, gerçekten entelektüel biridir. Yeni düşünce akımlarını takip eder, iki dilde dünya basınını izler. Buna rağmen CHP-HDP/PKK ittifakını desteklemeyen kişinin sosyalist değil olsa olsa  faşist olabileceği gibi tuhaf bir düşünceye kapılmış.

Ulusalcı sosyalistler ise aksi yönde fakat aynı şiddet derecesinde kaygı belirtisi gösteriyorlar. Sosyal medyadan başlarını kaldıramıyor, okudukları her haberi ve yorumu bir felaket habercisi gibi görüyorlar: Dışarıdan düveli muazzama, içeriden her türlü işbirlikçi yeni bir çözüm sürecini dayatmakta; bütün solcular liberal olmuş, bir kısmı Saray’a iltica etmiş, aziz vatanın bütün kaleleri işgal edilmiş, siyaset rant kavgasına indirgenmiş, siyasîler ve Saray hükümeti şahsi menfaatlerini müstevlinin siyasi emelleriyle tevhit etmişler…

Bir başka yakın arkadaşım, ki kendisi 68 hareketinin önderlerinden olup THKP davasından yargılanmış biridir, Diyarbakır’daki anaların eylemini destekleyenin aslında MİT’i desteklemiş sayılacağını söyledi. Ben de ona dedim ki MİT değil, şeytanın büyükannesi bile örgütlemiş olsa, Kürt analarının eylemi PKK’nin içyüzünü ortaya çıkaran meşru ve vicdanlı bir eylemdir; ülke sathına yayılarak kitleselleşmelidir; analar sahicidir, sorun daha da sahicidir.

Ülkemizin kuşatma altında olduğu, Cumhur ittifakının ve henüz resmen kabul görmemiş olmakla birlikte bu ittifakı dışarıdan destekleyen Vatan Partisi’nin (VP) sorunları çözebilecek donanıma sahip olmadığı doğrudur. Donanıma sahip değiller, çünkü program oluşturamıyorlar, olayların gelişine göre deneysel davranıyorlar. Saray kendi sınıfsal tabanını besleyecek kaynakları kaybetmeye başladığı için AKP bölünme ve çöküş sürecine girdi. MHP kendisinde vehmettiği lokomotif rolünü oynayamadı; ittifak içindeki yerini her an İyi Parti’ye bırakarak kenara itilebilir. VP’nin ise içerideki ve dışarıdaki büyük güçlerle oyun kuracak kadar kuvvet toplayamadığı, kendisine uygun gördüğü diplomatik rolü ve önderlik misyonunu iktidar blokuna kabul ettiremediği açıkça görülüyor.

Düveli muazzama ülkemizi iç savaş yoluyla değil, razı ederek bölmeye çalışıyor. Bunun iki sebebi var.

Birincisi, halkımız gaza gelerek komşusunun boğazına sarılmaya yatkın değil. Bu ülkede Yugoslavya’daki gibi yakın tarihten (1940’lar) köklenen, kitleselleşmiş sert etnik milliyetçilik bulunmuyor; 1970’lerin ikinci yarısında en ağır ve sistematik iç savaş kışkırtmaları bile halkımızın feraseti sayesinde saman alevi gibi parlayıp söndü.

İkincisi, iç savaş NATO’nun güneydoğu kanadını anında çökertir ve Avrupa’ya 30-40 milyon kişinin göçünü kimse durduramaz. Hiçbir geri zekâlı emperyalist, Suriye çatışmasının Anadolu’nun içlerine doğru yayılmasının yaratacağı jeostratejik felaketi ve bunun getireceği belirsizlikleri göze alamaz.

Ayrıca buna ihtiyaç yok. Türkiye’de iç siyaseti kolayca şekillendirebiliyorlar. Bazı arkadaşlar Suriye’ye dışarıdan anayasa dayatılıyor diye çok kızdılar. Oysa bize de başkanlık anayasası dışarıdan dayatıldı. “Güneş yarın yeniden doğacak,” “atı alan Üsküdar’a geçti” vs diyerek hepiniz yeni anayasayı meşru kabul ettiniz, Türkiye’deki sosyalist hareketlerin ve gerçekten demokrat kamuoyunun kanı canı pahasına savunduğu 1961 Anayasası’nı bile inkâr ederek, emperyalizmin yere tebeşirle çizdiği sahada utanmazca top çevirmeye koştunuz!

Siyaset alanını pek güzel “dizayn” ediyorlar. Yeni kahramanlara bakın: İmamoğlu, Kaftancıoğlu, Babacan, Davutoğlu.  Ekonomide ve bölge politikalarında dış güçlerin şantajına maruz kalan, tabanı kaymakta olan Saray’ı ve yetersiz Kılıçdaroğlu’nu baskılarken bu yarış atlarını siyaset pistine salacaklar. Saldılar bile! Çok “demokratik” mücadele olacak, “demokrasi” rüzgârı öyle bir toz kaldıracak ki  göz gözü ve kimse gerçeği göremeyecek. İpi göğüsleyen Saray’da oturacak, anayasası ve iktisadi altyapısı zaten hazır!

Türkiye’de iç savaş yoluyla değil, dışarıda PKK ordusu kurup sınırda baskı yaparak (daha geçen hafta ABD, PKK’ye 115 tır mühimmat gönderdi; hayırlı devriyeler diliyoruz!), içeride ise siyaseti “dizayn” edip “demokrasi ve özgürlükler” ayağına siyasî toplumu federatif bir yapıya razı ederek netice almaya çalışacaklar.

Şunu unutmayalım ki ABD’nin 1950’lerden bu yana bütün kurumlarına derinlemesine nüfuz ettiği, siyaseti ve siyasî toplumu “yumuşak güç” (soft power) kullanarak rahatça yoğurup biçimlendirdiği, başa getirdiklerini kolayca yönlendirdiği bir ülkede yaşıyoruz. Türkiye bu bakımdan benzersizdir. Yirmili yaşlarındaki Mahir Çayan, “emperyalizm içsel bir olgudur” analiziyle bu durumu çok güzel ifade etmişti. Ayrıca aguşunu açmış “demokrasi” bekleyen bunca işbirlikçinin, önünü görmekten aciz kibirli sağcının ve aklı tutulmuş solcunun olduğu bir ülkeye ABD niye “sert güç” (hard power) uygulasın?

Aydınlık’taki yazılarımda “Bir adım atmak için bin uçurum geçmek gerekir” ya da “hayatın her alanında en basit gibi görünen sorunları çözmek için bile devrim gerekir” gibi ifadeler kullanarak, doğruca iktidara götüren ya da büyük zaferlerin kapısını açan kestirme yollar olmadığını yazmıştım. Ne kadar doğru demişim. Hayret! yalogan@gmail.com