Hiç uzatma!

Hiç uzatma!

Bir

Karayalçın İnce'yi ikna için arabuluculuk yapmış ve bu kritik dönemde partiyi bölme, demiş.

İyi de bu Karayalçın değil mi CHP varken SHP'yi kuran!

Ve Ankara'da Gökçek'e 5 dönem başkanlık saltanatı bağışlayan.

İki

Ekranlara çıkan CHP'li yorumcular çok şikayetçi, bu kadar sorun dururken 'neden AKP değil de ekonomi değil de CHP'yi tartışıyorsunuz?'.

İyi de CHP'yi orada tartışan sizsiniz. CHP'yi tartışmak için ekrana sizi çıkartıyorlar!

Ve bu cümleleri de o yandaş ekrandan dile getiriyorsunuz, 'neden CHP?' tartışılıyor diye.

Çıkmayın, tartışmayın.

Sizi çıkartıp sizin üzerinizden hep CHP'yi tartıştıklarına göre siz de bir 'cevher' bulmuş olmalılar!

Kendinize sorun, bende nasıl bir mallık var ki CHP'yi hep bana tartıştırıyorlar?

Üç

Ayşenur Arslan Halk TV'nin medya mahallesi programcısı, yıllardır tek işi HDP'lileri ekrana çıkartıp CHP'li kitlelere onları alıştırmak kaynaştırmak ve sonra CHP'ye 'özerklik' projesine yamamak, ki, başardılar, bu yüzden adı, CHP'nin başına matematik hesaplarla HDP'yi ördüğü için, Ören Bayan.

Twitter'in çok meşhur Fuat Avni gibi Fetöcü hesapları var, çoluk çocuk herkes bilir, bunlardan biri de Suna Varol. Ayşenur Arslan bu mahallenin içinde ama bu hesabı bilmiyor ve Suna Varol'u kendi hesabından linkliyor.

Fetöcü bu hesabı biliyor mu bilmiyor mu, yetmiş yaşına gelmiş binlerce TV programı yapmış ve en meşhur fetöcü hesapları dahi bilmiyor olabilir mi?

İşte bunu kahir ömrümde hiç anlamış değilim, AKP'ye vuran PKK olsun Fetö olsun, kim vuruyorsa ona sarılmak.

Neden kendi evlerine güvenemiyorlar neden kendi evlerinin kapısı önünde oynamayı beceremiyorlar, neden hainlerin oyununa alet oluyorlar!

Ve bu solucanlar güya muhalif!

Dört

Devlet Bahçeli İyi Parti'ye çağrıda bulundu sonra Tayyip Erdoğan da bu çağırıya sıcak baktı.

Ancak gelin görün ki İyi Parti cephesinden ses yok.

İnsan evet ya da hayır, der.

Niye uzatıyorsunuz, neyi uzatıyorsunuz?

Kalkın cevap verin!

Değil?

HDP'lilerin meclis kürsüsünden 'bizim sayemizde burada oturuyorsunuz?' ithamına henüz cevap verememiş İyi Parti'nin böyle ballı börekli tekliflere hemen hayır diyememesi CHP'yi de kıllandırıyor.

15 Temmuz'u tezgahlayan Nato'dan ve Enver Altaylı'nın şaibeli yeğeni Buğra Kavuncu'dan vaz geçemeyen İyi Parti'nin meşrebini de tıynetini de hangi hesaplar içinde olduğunu bilmeyen mi var!

Ben olsam, evet ya da hayır, hiç uzatmam, öyle artist-artist milliyiz milliyetçiyiz cartuz curtuz ayaklarını bırakın. Açılacak çok dosyanız rezil edilecek çok yüzünüz var. Burada nöbetteyiz! 

Beş

CHP adını Amonyum Nitrat Partisi olarak değiştirdi, Amonyum: Oğuz Kaan Salıcı, Gamze İlgezdi, Seyit Torun vs. sürüsüyle depolanmış. Nitrat ise dostları: Abdullah Gül, Davutoğulları, Demirtaş, Babacanlar, çuval çuval istif edilmiş.

Amonyum Nitrat kimya bileşimleri projede yanyana gelince sorun yok öylece yan yana durabiliyorlar, ama, yanlarına bir Atatürkçü Kemalist gelince bütün depo 'infilak' ediyor'.

CHP'de Yalova vekili Özcan Özel, Karabük vekili Hüseyin Avni Aksoy ve Mehmet Ali Çelebi   CHP'nin özerklik sözüne karşı bayrak açtı ve 'toprak bütünlüğümüzden' yana and içer gibi manifesto metni yayınladılar.

Gelin görün ki bu üç vekilin isyanı tek bir haber sitesinde haber olmadı.

Neyi saklıyorsunuz, ne kadar saklayabilirsiniz ve neden bu isyandan tek laf edemiyorsunuz!

Çünkü 'infilak' etmekten korkuyorlar.

Fetö'ye PKK'ya ve özerklik projelerine karşı erkekçe harbiden cephelerde savaşacak intikam alacak cesareti olmayanlar zamanlarını entrikalarla ve birbirlerini boğazlayarak geçirirler.

Toprak bütünlüğünü siyasetin kumar masasına pey diye sürenlerin sessizliğidir, bu.

Altı

Ayasofya kürsüsünden İstanbul'u İngiliz işgalinden kurtaran Atatürk'e karşı lanet okuyan Diyanet Başkanı Erbaş, halkın tepkisi üzerine, ilk açıklamayı Ahmet Hakan'a yaptı.

Ahmet Hakan kimdir, kim itibar eder Ahmet Hakan'a, insan içine çıkacak yüzünüz yok mu, çıkın ekrana tek tek kendiniz açıklayın ya da özür dileyin.

Ahmet Hakan'a çıkışı kısır etkisiz kalınca bu sefer Sabah Gazetesi'ne demeç verdi, yine, laf çeviriyor, yine yanlış anlaşıldım, diyor.

Be rezil, o halde, yanlış anlaşılmayacak ifadeler kullan.

Mesleğim edebiyat, birinci sınıf uzmanım, işim ifade, anlam, vs. üzerine.

Öyle Fetöcü ağızlarıyla oydu buydu şuydu'yu bırak, özü sözü bir adam gibi, özür dile!

Atatürk işgalden neyi kurtardıysa neyi inşa ettiyse hem üstüne çöküp yemiş yutmuş nüfuzuna tapunuza geçirmişsiniz hem de bu milli vatanı ve servetleri inşa edenlere nankörce küfrediyorsunuz.

Ve biz de sizi affedeceğiz, hiç uzatma, özür dile.

O lanet laf sümüğü balgamı irinli kanıyla suratına üstüne yapıştı, gün geçtikçe bu laf bedenine derine dövme gibi yerleşecek, kazıyarak çıkartmak elinde, hiç uzatma, bizi de kendi müridlerin gibi aptal yerine koyma!

Yedi

Yeri gelmişken, henüz 'lanet' lafı edilmeden, saf saf Ayasofya'nın açılışını izliyorduk, dedim ki, zemine tek tip halı olmasın. Bin ayrı Türk ve müslüman şehirden bin ayrı en harika örnekleriyle halılar getirip serelim. Ve dünyanın en büyük halı sergisi gibi Ayasofya'nın zemininde kullanalım. Yüksek bir sanat zevki katar, ziyaretçi sayısı çoğalır, bir düşünün rengarenk bin çeşit halı.

Sonra düşündüm, yahu Ayasofya'nın dış cephe boyası neydi?

Bir Bizans Sarısı vardı, ne oldu? Bizans Sarısı, altın ve bakır rengi arası bir şey, Eylül Ekim aylarında ikindi sonrası camlarda ve ağaçlarda yansıyan hafif karartılı sarıdır, halen seramikte kullanılır ve bu Bizans Sarısı Ayasofya içindeki fresklerde de görülür.

Bir dönem erguvan bir dönem gülkurusu da olabilir denmiştir, ancak, demir cevherinden el edilen ve İstanbul ve Anadolu'da bir çok yapıda halen kullanılan aşı boyası da olabilir mi?

Tartışılır, ama bu sıvası dökülmüş boyası solmuş bu haliyle hiç olmaz.

Madem ele güne açtınız, bari, hiç uzatmayın, şu dış mekanı boyayıverin!

Işıl ışıl bir Bizans sarısı, yakışır.

 Sekiz

Büyük milli sorun!

Takı takmak bir gelenek, hem düğüne davetlisin hem de halin vaktin yerindeyse takı takmayacaksın, olacak şey değil.

Eee, çeyrek altın da 800 lira.

Ağustos'un sonuna doğru tam dört tane düğün daveti aldım.

Diyorum ki, düğüne gelip sadece 'dua' etsem olmaz mı?

Ya da 'şiir okusam'.

İnsan olmanın sosyalitesine yetişemeyen yoksulluk ve onurumuz için, bu yara ne kadar derin!

Şakası bile insanı rezil rüsvay ediyor!

O düğüne gelip düğün yemeğini yemek insanın boğazına ne kadar acı geliyor?

Gitmesen ne kadar ayıp!

Yoksulluk insan içine çıkacak yüz bırakmıyor!

O düğüne gelip sessiz bir uzaklıkta oturmak insanın ne kadar ağrına gidiyor?

Oysa evlenen o genç çocukların çoğu hani derler ya elimize doğdu, doğumlarına sevindik çocukluk günlerinde oynadık, ama işte o çok yakın arkadaşlarımızın o dünya güzeli çocuklarının en mutlu günlerini bizlere 'zehir' ettiren hesap-kitap para yetişir mi-yetişmez mi, işte hayat!

Ben itirafçı deşifreci edebiyat sanatıyla kişiliğimi oluşturdum ama yine de bu satırları yazabilmek  çok zor, bir şekilde şakaya yüzsüzlüğe vurup ya da bir pundunu bulup işte bu satırlarda mırın kırın etmek dahi ne kadar nezaket dışı, insanı ne kadar utandırıyor. Ama, konuşamayan-anlatamayan-içini dökemeyen sizlerin acısı benden de büyük. Mehmet Akif'ten biri para isteyince, kesesini açmış ve boynu bükük mühründen başka bir şey bulamayınca... O kesedeki mührün boynu bükük hali, o  an'dan nasıl utandığını anlatan mısralar, yüz yıl geçti, hala aynı, insanı yerin dibine sokan bu mahcubiyeti hala bitirememişsek niye insan diye yazıyor insan adına konuşuyoruz! 'Ya hamiyyetsiz olaydım ya param olsa idi' M. Akif.

Dokuz

Düğünümüz bu.

Ya bir önceki ramazan bayramımız?

İlahi ömrümde en ağrıma giden şey, geçen bayram yaşadık.

Tüm ülke karantinadan çıkamıyor, kimse mezarlıklara gidemiyor, belki de tarihlerde ilk defa insanlar bayram günü anne-babalarının mezarlarına gidemediler.

Ama, o ne?

Seksen milyon içinde sadece Tayyip Erdoğan, o karantina günü kalktı ve annesinin mezarını ziyaret etti. Lafım yok, tabii ki etmeli, hayırlı evlatmış.

Ama Tayyip Bey'e nasıl imrendim.

Ve ama çok ağrıma gitti, ya bizim annemiz, ya seksen milyon insanın çocukları babaları dedeleri yakınları?

Böyle anlarda insanın gücü tükeniyor!

Bir senin mi annen var!

Annemizin mezarına gidememeye değil eşitsizliğe zehir gibi ağlıyor insan.

Mesele mezarına dökeceğimiz bir şişe su, başında okuyacağımız bir fatiha ve başına koyacağımız iki karanfil hiç değil.

Mesele?

Tek bir 'anne' dışında mezarında yatan bütün annelerin yok sayılması!

Ne olurdu sanki, bütün dünyalılar bütün ülke gibi sen de gitmesen ya da kameralarla bizlere göstermesen.

Biz de kendimizi bu kadar yalnız itilmiş hissetmesek!

Tayyip Erdoğan'ın seksen milyondan kimsenin yaşayamadığı bayram günü anne ziyaretini görünce kendini çok karanlık bir zindanda ağlarken bulan, bu ülkede bir tek ben miyim?

Ne diyelim?

İşte bu yüzden, bir daha, yasakların sansürlerin ve hakların herkese eşit dağıldığı, herkesin hukuk karşısında eşit olduğu, Yaşasın Cumhuriyet!