Hrant Dink’e bakıp Sinan Ateş’i görmek

Emre Köksal yazdı...

featured

2010 civarında, taze bir lise öğrencisiyken “cemaatçi” olduğunu herkesin bildiği bir komşumuzla bol bol siyasi tartışmaya girerdik. Sözlerimin pek bir tesiri olduğunu zannetmiyorum fakat yetişkinler beni konuşturmayı severdi. Birgün konu Ergenekon kumpasından açılmışken, komşumuz beni sıkıştırmak için “Madem böyle bir örgüt yok, Hrant Dink’i kim öldürdü?” diye sordu. Bunu net olarak bilmiyordum. Zihnimden hızlıca “Gladyo”, “Fethullah Gülen” gibi kavramlar geçti fakat onları da tam olarak temellendiremezdim, televizyondan duyduğum şeylerdi. (Ki o psikolojik harbin ortasında sağlıklıya en yakın kanalları takip ediyormuşuz.) Birkaç hafta bu soru üzerine düşündüm ve araştırma yaptım. Bir lise ilk sınıf talebesi olarak en temel düzlemde vardığım sonuç şuydu; Hrant Dink, bu soru sorulabilsin diye öldürülmüştü.

Toplumsal etki potansiyeline sahip kişilerin öldürülmesi hassas ve soğukkanlılıkla ele alınması gereken bir konu. İlgili kişi, eylemleri veya toplumsal tavırları ile birtakım odaklarca stratejik bulunan süreçleri baltalama yahut sekteye uğratma potansiyeli ihtiva ediyorsa, sessizce etkisizleştirilebilir. Tıbbi bir suikaste kurban gidebilir, bir kazada hayatını yitirebilir, çeşitli gıdalarla veya radyoaktif maddelerle zehirlenerek öldürülebilir, kalp krizi tetiklenebilir, intihar süsü verilebilir… Benim aklıma gelmeyen fakat istihbarat örgütlerinin ve uzantılarının uzmanlaşmış olduğuna emin olduğum onlarca yöntemle genişletilebilir bu liste. Türkiye’de de hemen herkesin, öldürüldüğüne dair hiçbir açıklanmış delil bulunmamasına rağmen suikaste uğradığına inandığı bir figür mutlaka vardır. Yakın tarihimizde; Jandarma Genel Komutanı Eşref Bitlis’in uçağının düşmesi, Cumhurbaşkanı Özal’ın kalp krizi sonucu vefat etmesi, Aydın Menderes’in felç kalmasına yol açan trafik kazası, Abdullah Çatlı’nın hayatını kaybettiği Susurluk Kazası, Ecevit’in sağlığının bir anda ülkeyi yönetemez duruma gelmesi, ASELSAN mühendislerinin ölümleri, Muhsin Yazıcıoğlu’nun helikopterinin düşmesi, Kaşif Kozinoğlu’nun Ergenekon’dan tutukluyken mahkemeye çıkmasına bir hafta kala kalp krizi geçirmesi, Burhan Kuzu’nun sessizce koronavirüsten ölmesi gibi olaylar, bu düzlemde, toplumun bazı kesimlerince tartışılmış fakat doğal olarak bir sonuca varılamamıştır. Dolayısıyla bu meseleler, olay bazında, toplumsal bir tepki de doğurmamıştır. Gelecekte, yukarıda adı geçen isimlerden bazılarının suikaste uğradığına dair açık deliller ortaya çıksa dahi, artık bu tepki potansiyeli sönümlenmiştir. Gerçek şudur: Olaylar doğal olsa da olmasa da, bu kişiler etkisizleşmiştir.

Bir de; açıkça, meydan okurcasına ve kışkırtıcı biçimde gerçekleştirilen siyasi suikastler vardır. Bu tip bir suikast, aynı zamanda terör eylemi olarak da kabul edilebilir çünkü toplumsal bir tepki doğurarak ülkenin siyasi atmosferini yönlendirme kabiliyetine sahiptir. Kamuoyu nezdinde tanınan bir insanın öldürülmesi bir vak’adır, öldürüldüğünün toplum tarafından bilinmesi ayrı bir sosyolojik vak’adır ve oluşturacağı tepki her durumda yönetilmek istenir. Bu suikastler bazen bürokrasiye ve iş dünyasına bir mesaj niteliği taşıyabilir, bazen toplum kesimlerini sindirme amacı güdebilir, bazen ise toplumu ve siyaseti belli bir noktaya kanalize etme işlevi görebilir. Soğuk Savaş’ı NATO’nun psikolojik harp ikliminde geçirmiş ülkemizin tarihinde, maalesef, bu travmatik suikastlere yüzlerce örnek bulunabilir. Hrant Dink’in 19 Ocak 2007’de katledilmesi de, psikolojik savaşın halen en güncel örneklerinden biridir.

Agos gazetesi Genel Yayın Yönetmeni olduğu süre boyunca Hrant Dink, yazıları ve beyanlarıyla toplumun özellikle milliyetçi kesiminde rahatsızlık yaratmış ve tepkilerin hedefi olmuştu. Yazdığı bir yazı dolayısıyla TCK 301. Madde kapsamında yargılandığı mahkeme tarafından “Türk milletini aşağılamak”tan suçlu bulunduğu Ekim 2005 itibariyle ise adı, kamuoyunda daha geniş kitleler tarafından bilinir hale geldi. Merdivenden düşse “olağan şüpheli”nin Türk milliyetçileri olacağı konjönktürde Hrant Dink, gazetesinin önünde ensesinden iki kurşun ile adeta infaz edildi. Suikasti gerçekleştiren 17 yaşındaki Ogün Samast’ın Yasin Hayal ve Erhan Tuncel tarafından azmettirildiği tespit edildi. Bu isimler aynı zamanda dönemin Emniyet İstihbarat Daire Başkanı Ramazan Akyürek’in, Trabzon’da görevli olduğu esnada oluşturduğu “haber alma” ekibi ile ilişkiliydiler. İroniktir ki; Ergenekon kumpasına temel kılınan suikastin tepesinde bulunan ve 1999 yılında siciline “Fethullahçı”lığı işlenmiş bu kişi, aynı dönemde Ergenekon davasını da “delillendiriyordu”.

Suikast ve sonrasında oluşturulan iklim, kamuoyu açısından travmatikti. Özellikle Ogün Samast’ın yakalanıp götürüldüğü Samsun Emniyet Müdürlüğü’nde polisler tarafından eline Türk bayrağı verilerek kayda alınan “kutlama” görüntüleri toplumu derinden sarstı. Yıllar sonra bu görüntüleri, Ergenekon-Balyoz kumpaslarının mimarlarından Ali Fuat Yılmazer’in “propaganda” amacıyla medyaya servis ettiği iddia edilse de, o dönem propaganda yerini bulmuştu: Hrant’ın katili İslamcılar, Ülkücüler, Solcular-Sağcılar vs. değil, bizatihi Türklük idi. Toplum, Türk olmaktan utanır hale getirilmek istendi ve bu durum yepyeni bir siyasi iklimin hazırlayıcısıydı. Türk milleti olarak artık “Ermeni Soykırımı”nı kabul edebilirdik, çünkü daha yeni bir tanesini katletmiştik; artık Ergenekon kumpasıyla ordudaki Kemalistlerin tasfiyesini alkışlayabilirdik, çünkü belli ki ortada bir derin devlet vardı; artık Anayasa’daki Türklük tanımını değiştirebilir ve ulus devletten vazgeçebilirdik; çünkü bu kavramlar sadece kan ve gözyaşına sebep olmuştu; artık ülkemizin dış politikada Kıbrıs dahil hiçbir milli çıkarı gözetmesini talep edemezdik, çünkü bu faşizm ve ırkçılık ile eşdeğer bir anlama gelirdi. On yıllardır yeterince mahçup hissettirilmemiş gibi, bu kahpece tertip ile Türk milletinin boynu bir kez daha büküldü ve hissettiği eziklik katmerlendi.

Suikastin taşere edildiği bu “küçük” ekip, kuşkusuz, bu işi Türk milleti adına yapmıştı. Bu neredeyse her zaman böyledir. Bazen cahil ve ahmak insanları ideolojiler ile kandırarak kullanırlar, bazen ahlaksız insanları para ile tahrik ederler, bazen kendilerine gebe kişileri tehdit-vaat yoluyla kullaştırırlar. Fakat hemen hemen her zaman, bu suikastleri gerçekleştirenler gerçekte ne yaptıklarının farkında değillerdir. Onların önünü açan ve ellerini kirletmeden onları destekleyen “büyük”ler ise; daha en baştan suikast sonrası gerçekleştirecekleri toplumsal manipülasyonun temellerini, araçlarını ve kullanacakları “kanıt”ları hazırlamaya girişmişlerdir.

Eski Ülkü Ocakları Başkanı Sinan Ateş’in 30 Aralık 2022’de Ankara’da katledilmesinden bu yana, iki olayı birbiriyle benzeştirmekten kendimi alamıyorum. Bu konuda yalnız olmadığımı da biliyorum. Suikaste gazetecilerce gerekçe gösterilen; MHP’de Genel Başkanlık mücadelesi, Sinan Ateş’in kara para trafiğine çomak sokması, Ocak’ın kendi iç hesaplaşması gibi nedenler kanaatimce tatmin edici olmaktan çok uzak. Elbette, bir suikast “kişiyi etkisizleştirme” ve “toplumsal tepki yaratma” niteliklerinden yalnızca bir tanesine sahip olmak zorunda değildir. Suikasti gerçekleştirenler bu küçük hesapları gütmüş veya güdenler tarafından yönlendirilmiş olabilir, fakat “etkili” birileri eski bir ülkü ocakları başkanının sokak ortasında öldürülmesine onay vermiş ve yolunu açmışsa; bu eylemin stratejik bir ajandasının da olabileceği gözden kaçırılmamalıdır. Dikkat çekici ilk husus, sürecin başında suikasti bir kurum olarak MHP’ye bağlayan kanıtlara çok kolay ulaşılmış olması ve bu kanıtların neredeyse eş zamanlı medyaya servis edilmiş olmalarıdır. MHP İstanbul İl Yönetim Kurulu üyesinin, suikastin azmettiricisi olduğu iddia edilen şahsa olay öncesi banka yoluyla para göndermiş olması da benim nezdimde oldukça şüphe uyandırıcı. Suikast ile eş dönem olarak Alman medyasında ve iç uzantılarında MHP ve “Ülkücü hareket” aleyhine başlatılan kampanyayı ise dikkat çekici bulmamak mümkün değil. Siyasetin neredeyse tamamı gibi, MHP yönetiminin de çok sayıda yozlaşmış insan barındırdığına ilişkin kanaatim ve yargı önünde, işledikleri suçların hesabını vermeleri gerektiğine olan inancım sabit olmakla birlikte; daha önceki hataları tekrar etmemek adına, ilgili suikasti ve devamında getirebileceği süreci ele alırken eleştirel ve şüpheci bir bakış açısından tek adım dahi geri atılmaması gerektiği kanısındayım.

“Parmak gökte ayı işaret ederken, aptallar parmağa, bilgeler ise aya bakar.”

Çin Atasözü

Hrant Dink’e bakıp Sinan Ateş’i görmek

Abonelik

VeryansınTV'ye destek ol.
Reklamsız haber okumanın keyfini çıkar.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Giriş Yap

Giriş Yap

VeryansınTV ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya abone olun!