Hukuk öldü, onu siz öldürdünüz

Av. Mihriban Ünal yazdı...

Hukuk öldü, onu siz öldürdünüz

Denizlere değil sadece, maviye, aydınlığa, özgürlüğe, cumhuriyete, hukuka, ilerlemeye, sevgiye kastetmiş zamanlardan geçiyoruz! Yapış yapış, vıcık vıcık salya sümüklerin, çöplerin, infilak etmiş lağımların, bu karanlığın arasında kirlenmeden bir çıkış yolu arıyoruz, aldığımız nefes son olmasın diye…

Nietzsche, Şen Bilimin üçüncü bölümünde kaçık, deli gözüyle bakılan bir adamın sabahın pırıl pırıl ışıklarına rağmen Diyojen gibi elinde fenerle pazar yerinde koşturarak “Tanrı’yı arıyorum! Tanrı’yı arıyorum!” diye bağırmasını, bu sebeple etraftakilerin kahkahalar atarak onunla alay etmesini, bir yandan da onu sorularla kışkırtmaya çalışmasını anlatır.

Değişmez kural olmalı ki, bizde yıllardır hukuk, cumhuriyet, bağımsızlık, eşitlik, Atatürk diye haykıran onurlu, vicdanlı, emektar, tertemiz insanlara bakılan gözle bakılmıştı Nietzsche’nin deli(!)’sine de!

 Oysa kimsenin aldırış etmediği o deli(!) şunları söyledi:

“Söylüyorum. Onu öldürdük. Siz ve ben. Hepimiz onun katilleriyiz. Fakat bunu nasıl yaptık? Denizi nasıl içip tüketebildik... Bu dünyayı güneşinin zincirinden kurtarınca ne yapmış olduk? Şimdi nereye doğru hareket ediyor? Ya biz şimdi nereye doğru hareket ediyoruz? Bütün güneşlerden uzağa mı? Sürekli, boş yere geriye, öne, yana, bütün yönlere atılıp durmuyor muyuz? Üst alt kaldı mı?  Sanki sonsuz bir hiçte yolumuzu yitirmiyor muyuz? Boş uzayın soluğunu duymuyor muyuz? Hava giderek soğumuyor mu? Giderek daha çok, daha çok gece gelmiyor mu? Öğleden önce fenerleri yakmak gerekmiyor mu? Tanrıyı gömen mezar kazıcılarının yaygarasından başka bir ses duyuyor muyuz? Tanrısal çürümeden, Tanrının çürümesinden başka koku duyuyor muyuz? Tanrı da çürüdü. Tanrı öldü! Tanrı ölü! Onu öldüren de biziz!”

 Nietzsche’nin delisi(!)’nin bu sarsıcı sorgulamalarından sonra pazar yerindekiler, hiçbir şey olmamış gibi derin bir sessizlik ve tepkisizliğe bürünüp kibir, alay ve kışkırtıcılık perdesinin ardına ustalıkla gizlenmeye çalışsalar da aslında tepetaklak olmuşlardı.

Bu altüst oluşa rağmen insanların çıldırtıcı sessizliğini gören deli(!) fenerini yere attı, kırılan fener söndü ve: “Çok erken gelmişim, zamanım henüz gelmemiş. Bu muazzam olay hala yolda, hala başıboş geziniyor, insanların kulağına henüz ulaşamamış… Edimler, gerçekleştirilmiş olmalarına rağmen, görülmek ve duyulmak için zaman isterler. Bu olay da onlar için en uzaktaki yıldızdan daha uzaktır, oysa bunu yapan ta kendileridir.” dedi...

Bugün yaşadıklarımıza nasıl da benziyor Nietzsche’nin delisi(!)’nin hikayesi!

İnce ince planlar yapıp canavarca hisle adam öldüren bir seri katilin ekranlara çıkıp yaşam hakkının kutsallığından söz etmesi gibi bir anlamsızlık çukurunun en dibindeyiz!

Orda mısınız ülkeyi bu karanlık anlamsızlık çukuruna gömüp suspus olanlar?

Her şey gözünüzün önünde oldu halbuki, hepiniz cinayeti gördünüz, ortak oldunuz ve o çukuru kendi ellerinizle kazdınız! Durun, yapmayın, bu yanlış, hayır, olmaz diyen, direnen vicdanlı üç kişiyi de duymadınız, onlara deli(!) gözüyle baktınız! Onları siyasetten, akademiden, basından, olmadı yaşamdan sürgün ettiniz! Adliye kapılarında süründürdünüz!

Emekli amiraller görüşlerini açıkladı diye kıyameti kopardınız, akşamdan sabaha asıp kestiniz, ama bir tek cüppeli amiralin(!) soruşturmasını aylardır tamamlayamadınız!

O zaman Nietzsche’nin “Kilise Tanrı’nın mezarıdır.” deyiminden ilhamla bizde de mafyalaşıp devlete çöreklenmiş ve emperyalizmin kuklası olmuş yasa dışı tarikatlar, cemaatler Tanrı’nın, hukukun, cumhuriyetin, insanın, devletin, milletin mezarıdır desek yalan olmaz, çünkü bu kan emiciler, sahtelik ve ikiyüzlülükleriyle Tanrı da dahil her şeyin içini boşaltıp gerçekliğini yitirmesine sebep olmuşlar, ülkemizin ve tüm değerlerin altını oymuşlardır.

İnsanları öte dünya masallarıyla gerçeklikten koparıp yaşamı, üretimi, hareketi, anlamı değersizleştiren, ama her türlü dünya nimetine sahip olmak için kırk takla atıp vahşice karanlık işler çeviren, kendini Tanrı yerine koyan ve sırf bu zalim eşitsizliği devam ettirmek istediği için de cumhuriyetin, hukukun, insanın baş düşmanı olan yasa dışı ahlaksız, vicdansız, ilkesiz yapıların tamamının suyu ısındı ama!

Tanrı’yı öldürdüler, denizi bile tükettiler, her türlü anlam ve değerin canına okudular, ama oynayacakları oyuncak da kalmadı ellerinde, yolun sonuna geldiler, o yüzden sıra etlerinden et koparak kendilerini imhaya geldi!

Stalker filminde Tarkovski, bir yazar ve profesörün, filmin kahramanı Stalker ile birlikte sistem tarafından girişe kapatılıp yasaklanmış Bölge adı verilen ve içinde Arzular Odası diye bir yerin de bulunduğuna inanılan mekâna gizli yolculuğunu anlatır.

Ulaşıldığında tüm istekleri gerçekleştirdiğine inanılan Arzular Odası’na gitmek için yasaklı Bölge’den geçmek zorunludur. Bu sebeple Stalker, ara ara yazar ve profesörü Bölge hakkında uyarıp en küçük bir dikkatsizliğin büyük belalara yol açabileceğini söyler.

Bölge’ye gitmek isteyen her insan gibi yazar ve profesörün de amacı, en gizli isteklerin gerçekleştiği Arzular Odası’na ulaşmaktır. Bunun için yolculukları sürerken filmin bir yerinde Stalker, yazar ve profesöre Dikoobras’ın hikayesini anlatır. Dikoobras, kardeşinin ölümüne sebep olduğundan yeniden dirilmesi için Arzular Odası’ndan bir mucize diler, ancak ordan çıkıp evine gittiğinde “sadece zengin olduğunu” görür. Aslında Bölge ve Arzular Odası Dikoobras’ın gizli ve gerçek arzusunu gerçekleştirmiştir. Böyle bir sonucun ağırlığına katlanamayan Dikoobras ise kendini asmıştır.

Yolculuk esnasında Stalker’dan Dikoobras’ın hikayesini dinleyen yazar ve profesör, Arzular Odası’na ulaştıklarında içeri girmeye çekinirler, çünkü Dikoobras gibi içlerindeki gerçek arzular ile dışa vurup dile getirdiklerinin bir olmadığını düşünürler.

Filmin bir yerinde de Stalker, Bölge ile konuşur ve: “... İzin ver planlanan her şey gerçekleşsin, İnanmalarına izin ver. Ve tutkularına gülmelerine izin ver. Çünkü onların tutku dediği gerçekte duygusal bir enerji değil, ruhları ve dış dünya arasında bir sürtüşme. Ve en önemlisi kendilerine inanmalarına izin ver. İzin ver çocuklar gibi çaresiz olsunlar. Çünkü güçsüzlük muhteşem bir şeydir ve güç, hiçbir şey. İnsan doğduğunda güçsüz ve uysaldır. Öldüğünde ise katı ve duyarsızdır. Bir ağaç büyürken hassas ve esnektir, ama kuruduğunda ve sertleştiğinde ölür. Sertlik ve güç ölümün refakatçisidirler. Uysallık ve güçsüzlük, varlığın canlılığının dışa vurumlarıdır. Çünkü katılaşan hiçbir zaman kazanmaz…” der.

Öyleyse hukuku, kibirle, katılıkla, yalanla, ikiyüzlülükle, şımarıklık ve aymazlıkla akıldan, sevgiden, vicdandan, onurdan, yaşamdan, güzellik ve iyilikten nasibini almadan vahşice işkence edip parçalarına ayırarak öldürmenin Tanrı’yı öldürmekten daha ağır sonuçlar yarattığının ve yaratacağının farkında olarak haykıralım, evet hukuk öldü, onu siz öldürdünüz!

Gücünüze güç katacağınızı sanarak öldürdünüz üstelik hukuku! Oysa herkes bir gün ayarını bozduğu kantarda tartılır! İstediğiniz kadar hiçbir şey olmamış, görmemiş, duymamış, anlamamış gibi yapın şaşı gözlerinizle ve çılgın bir sessizliğe gömün kendinizi çoktan kaybettiniz, çünkü katılaşan hiçbir zaman kazanmaz.

Uzun yolculuğunuzdan sonra Arzular Odası’na giremiyorsunuz bakın, sonunuzun Diookabras gibi olacağını biliyorsunuz ve kendi cezanızı kendi ellerinizle verdiğinizi… çünkü gerçek arzularınız ve niyetlerinizde hiç samimi olmadınız, aksırıp tıksırana dek yediniz sadece ve bu ülkeyi, bu ülkenin çocuklarını hiç sevmediniz, maviyi, aydınlığı hiç görmediniz, kuşları kanatlarından öpmediniz…

Hukuk öldü, onu siz öldürdünüz!

 

***Kapakta yer verilen resim, Pierre Prud- Justice and Divine Vengeance Pursuing Crime. (Dike and Nemesis.)