Hukuk türküsü ve salatalık kabukları

Hukuk türküsü ve salatalık kabukları

 İlçe adliyesinden şehir merkezine dönüyorum, rastgele bir radyo açık. Arabesk ilahiler, anlamsız sözler, trafiğin gürültüsüyle uyumlu duygusuz müzikler derken arada nasıl olduysa Neşet Ertaş’ın sesi duyuldu:

“Şu garip halimden bilen, işveli nazlı

Gönlüm hep seni arıyor, neredesin sen?

Tatlı dillim, güler yüzlüm, ey ceylan gözlüm

Gönlüm hep seni arıyor, neredesin sen, neredesin sen…”

Pırıl pırıl bir suya gözü kapalı atlamak, yaşadığını, nefes aldığını iliklerinde duymak, kırıldığın yerden yeniden filizlenmek, yaralandığın yere yazmak en güzel şiirlerini, toprakla havalanmak, yaprakla titremek, rüzgarla yolculuk etmek, çizgi çizgi emektar ellerden sapsarı buğdaylar gibi dökülmek, büyük felaketlerden kurtulan bir çocuğa sımsıkı sarılarak onun sıcak gülüşünde yeniden doğmak, yanmak…

Hiç unutmam 17 Ağustos depreminden hemen sonra gökyüzünü, sanki az önce öylesine büyük bir felaket yaşanmamış gibi bir huzur ve sakinlik, uzansan yıldızlara değecekmişsin hissi, o kadar büyük, parlak, yakın yıldızlar, gökyüzü açık… Herhalde deliriyorum, böyle bir altüst oluştan sonra bu sakinlik, duruluk, bu yıldızlar, gökyüzü, bu his normal olamaz diyorum…

Aynı hissi yakın zamanda anneannem vefat ettiğinde yaşadım, çocukluğumun en iyi oyun arkadaşı, dağ tepe peşimde gezdirdiğim, kaderi yüzündeki çizgilere kazınmış, en güzel hikayeleri gözlerinden okuduğum, bembeyaz elleri ilacım, ekmeğim, suyum olan kadın…  

Anadolu irfan ve kültürüyle beslenmiş milyonlarca onurlu kadından biri… En büyük felaketlerden sonra yılmadan, yorulmadan, mucizevi bir güçle yüzünü yine toprağına dönen, küsmeyen, herkesi de peşinden sürükleyen, asla vazgeçmeyen, kurtuluşun, bağımsızlığın bayrak gibi kadınlarından sadece biri…

Bir gün o kadın ekmek almaya gitti, sonra burnundan soluyarak eve geldi ve hepimizin gözlerinin içine bakarak dedi ki: “Milleti iyice dilenci ettiler, kimsede utanma yok, çalışmıyorlar yavrum, ellerinde sigara tüttürerek belediyenin yemek kuyruğunda bekliyorlar, biz öyle miydik, salatalık kabuklarını bile kurutur, kışın ondan ayrı bir yemek yapardık bahçede ateş yakıp, çoluk çocuğumuzu kimseye eğdirmemek, muhtaç etmemek için…”

Bizler o türkülerle, salatalık kabuklarıyla felaketlerin içinden geçmiş, ama toprağından bir an olsun vazgeçmemiş, öleceğini bilse başını eğmemiş, o irfan ve kültürle yoğrulmuş güzel insanların yolundan gitmeye çalışıp ülkemizin bir çöpüne, kabuğuna dahi kıyamazken birileri cayır cayır ormanlarımızı, canlarımızı, hukuku, ahlakı, eğitimi, cumhuriyeti, anlamı, değeri, topraklarımızı, ciğerlerimizi yaktı, yakıyor…

İstilacı böcekler gibiler. Hayır, daha fazlası hatta! Yabancı bölgelerden gelen istilacı böcekler gibiler, daha çok yaşama ve olabildiğince üreme amacıyla kendileri dışındaki diğer tüm canlılara karşı anormal, aşırı, saldırgan davranışlar sergileyerek onların nesillerini tüketmek, yakıp, yıkmak, altüst etmekten başka maharetleri (!) yok!

En zor anlarında güvenilir insanlar arayan, ancak, zoru geçtikten sonra ilk o insanları harcayan üçkağıtçılar gibi! Kimseye karşı adil değildik, ancak bizi yargılayacağınız zaman adil olun yalvarırız dilencileri!

Yasa dışı cemaati, şeyhi, partisi, liderleri, vakıfları, dernekleri, şirketleri bir ülkenin başını yedik, ülkeyi devasa bir enkaza çevirdik, ama bu cumhuriyetçilerde din, vicdan, iman yok öyle mi?!

Oysa cumhuriyeti kim istemez, diğeriyle eşit olmak istemeyen dinsiz, imansız, vicdansızlar istemez! Ağa, paşa, şeyh, patron, padişah… En büyük felaketlerde bile eşit olmak istemezler başkasıyla, onun için ülkemiz alev alev yanarken uzaktan seyreder, kimseye bir damla su vermez cüppeli, takkeli sahtekâr sirk maymunları!

Bir türlü anlayamadıkları şu ama, elinde avucundaki bir karpuzu yangınla mücadele edenlere taşıyan dedelerimiz, ateşlerin içinde sırtında ekmek su taşıyan ninelerimiz, ağacı, toprağı için yanarak şehit olan kardeşlerimiz, evini terk etmeyip kapısında yatan teyzelerimiz, biriktirdiği bozuk paraları arkadaşlarına gönderen çocuklarımız, olimpiyatlardan madalyalarla dönüp göğsümüzü kabartan gençlerimiz, kaplumbağaya su verenlerimiz, kamyonlarını itfaiye aracına çevirenlerimiz, uykusuz, aç sabah akşam mücadele edenlerimiz, ormandaki canlıların yanmasını evinden çok dert edinenlerimiz… depremden, yangından, selden o büyük felaketlerden sonra huzurlu sakin gökyüzünde yükselen pırıl pırıl yıldızları, türküleri, vicdanı olacaklar topraklarımızın.

Ekranlardan, sosyal medyadan bu güzel insanlara burun kıvıran, konfor alanını terk edemeyen, olağanüstü dönemlerde dahi sadece rantını, çıkarını düşünen, eğlencesinden, zevkinden ödün vermeyen, halkın doğru haber almasının önüne geçen, yangınları çıkaran asıl failleri bulmak yerine halkı soruşturan, eğlencesinden, zevkinden, altın sarısından, sarayından, uçağından ödün vermeyen, talancı, istilacı, duyarsız, kimliksiz, tarihsiz, ruhsuz, değersiz, mankurtlaşmış vicdansızlarsa yer ile yeksan olup kendi kazdıkları kuyularda, haksız kazançlarının, hukuksuzluklarının enkazı altında boğulacaklar ve bu muhteşem vatanın kimseye eyvallah etmeden pişirilip yenen salatalık kabukları ne kadar lezzetli hiç bilmeyecekler, türkülerinin sırrına asla eremeyecekler!

Cumhuriyetin salatalık kabuklarıyla, türküleriyle, tertemiz kaynağıyla asla baş eğmeden, diz çökmeden, vazgeçmeden, küsmeden, yorulup yılmadan beslenip büyüyen çocukları olarak bizler ise “onlar için aydınlığımızı kirletmeden” yine cumhuriyete, yine hukuka yüzümüzü dönerek türkümüzü söyleyeceğiz:

“Şu garip halimden bilen, işveli nazlı

Gönlüm hep seni arıyor, neredesin sen?

Tatlı dillim, güler yüzlüm, ey ceylan gözlüm

Gönlüm hep seni arıyor, neredesin sen, neredesin sen…”