Hulusi Akar kaç FETÖ’cünün ismini verdi?

Hulusi Akar kaç FETÖ’cünün ismini verdi?
(Sercan Küçükşahin – Anadolu Ajansı )\n

Bir

Dün Veryansın TV‘de Ruşen Çakır’ın FETÖ’cü Mümtazer Türköne’yle röportajını okumuş olmalısınız. Türköne röportajında iktidarı şu sözlerle tehdit ediyor:

‘Yeni bir başlangıç yapılırsa kendilerini de emniyete alırlar.’

Ruşen Çakır gibi ne idüğü belirsiz gazetecilerin Türkönelere, Abdullhah Gül’e, Babacanlar’a, Davutoğlu’na yaslanarak hala bu kirli şaibeli isimler üzerinden ‘demokrasi, özgürlük’ arayışları insanın kanını donduruyor.

Hâlâ bu gazetecileri dinleyen izleyen var mı bilmiyorum, daha üç yıl öncesi, Türkiye’nin ordusu hukuku yargısını bir odun yığını gibi ateşe veren bu isimler, bunca belge delil ve acı trajediye rağmen hiç akıllanmamışlar.

Bu insanları kim motive ediyor, kim besliyor, kim dinliyor, hala hangi gizli eller kimler nasıl yönetiyor?

İktidara bu kadar sert tehditlerde bulunabildiklerine göre ‘çok güvendikleri’ bir ‘süreç’ içinde olduklarını vehmediyor olmalılar.

Bence bu tehditte bulunanlar, hakkında hiç soruşturma açılmayan FETÖ’cü işadamları ve siyasetçiler ve yargı ve ordu mensuplarının iktidarla kol kola çal oynasın görüntülerinden cesaret alıyorlar.

HULUSİ AKAR KAÇ FETÖ’CÜNÜN İSMİNİ VERDİ?

İki

Hulusi Akar malumunuz Savunma Bakanı, kendisine, ‘komutan’ denilmesini çok seviyor diye, tarafımızdan da yazılar yazıldı ve Akar, ‘yok öyle şey’ diye cevap verdi, ‘işi gücü olmayan insanların uydurması’, dedi.

Böyleyse, otuz yıl ‘sivil’ ‘sivil’ yırtınan liberaller Savunma Bakanı Akar’ın her Allah’ın günü ‘üniforma’ giymesinden neden kıllanmıyorlar. Nedir bu ‘üniforma’ sevdası!

Hulusi Akar kendini bir zaman Ahmet Takan (kovuldu) ve şimdi Mahmut Övür ve zaman zaman Nagehan Alçı’yla vb. ifade ediyor.

Borazanlara söyleyeceğim şudur, Hulusi Akar, FETÖ döneminde Genelkurmay Başkanı’ydı. Etrafındaki FETÖ’cüleri doğal olarak isim isim liste liste en iyi bilen ‘komutan’dı. İnsan soruyor, darbe girişiminden beri Hulusi Akar (bizatihi kendisi) savcılara ve yargıya ‘kaç tane FETÖ’cü’ ismi vermiştir!

Bu sorunun cevabı hayırsa, yani isim vermemişse buradan çıkan netice de bir akıl yürütmeyle ‘kolluyor’ diye düşünmemize sebep olur, doğal olarak.

Aynı soru AKP’ye soruluyor, içindeki işadamı ve siyasi FETÖ’cülerin isimlerini neden vermiyorsun?

Ruşen Çakırlar, Türköneler, Babacanlar, Abdullah Güller, vs. gücünü işte bu boşluklardaki cevabı verilmemiş sorulardan alıyor.

FETÖ’cülerin neşesi keyfi bu yüzden yerinde. Cezaevinden röportajlar yapıyor ve Ruşen Çakır: ‘Kardeşim kanlı bir ihtilale neden karıştın, FETÖ gibi Amerikan ajanı bir haine nasıl uydun, yüzlerce insanın şehit olmasından utanç duymadın mı?’ diye bir soru bu yüzden sormuyor.

FETÖ kadar tehlikeli olan bütün bunlar olurken ‘uyuyan’ savcılar siyasiler ve sevgili komutanlarını güllere sarıp koruyup kollayan gazetecilerdir.

‘NATO’YA VE CENTO’YA BAĞLIYIZ!’

Üç

Dün ‘milliyetçi hareket’ yani ‘ülkücü’ kesimin çok sevdiği Mustafa Kafalı’nın cenazesinde yine Kocatepe’ydik.

MHP’yle İyi Parti ayrılmış ve kavgalı olduğu için ve bir cenazede bir araya gelip birbirlerinin yüzlerini görmeye tahammül edemedikleri için Mustafa Kafalı hocanın cenazesine sadece az sayıda ikiyüz-üçyüz kişilik 80’li yılların simaları katıldı, bunların arasında göze batan tek isim Mansur Yavaş’tı.

Cenazeye katılanlar arasında NATO’cu diye kavga ettiğim eski arkadaşlar da vardı. Öğlen sıcağı güneş çok sert, gölgelikten çıkamıyorsun. Birkaç arkadaşla ayaküstü sohbet ediyor gidip gelenle selamlaşıyoruz. Derken, İskender Öksüz (gülerek) önümüze geldi.

Şakayla, ‘yahu sen niye iki de bir bizi NATO’culukla suçluyorsun’ dedi, ve (espriyle), ‘sen Türkeş’in 60 ihtilalinde radyodaki ihtilal bildirisini duymadın mı? Ben kulaklarımla duydum, o meşhur: ‘NATO’ya ve CENTO’ya bağlıyız’ cümlesini.

İskender Öksüz, devamında bizlere yere yıkan espriyi patlattı!

‘Biz, o gün bugün NATO’ya ve CENTO’ya bağlıyız, bak, CENTO kapandı, ama, biz hala CENTO’ya dahi bağlıyız’.

Epeyce güldük.

Ve bir not: Kocatepe Camii avlusu beton ve sıcakta bu beton cehennem gibi yakıyor, cenaze beklemek mümkün değil. Bir müddet önce Mansur Yavaş’a, “Kocatepe Camii avlusunu neden ‘çimenlik’ yapmıyorsun, hem serin olur hem çocuklar da oynar, hem de cenazeye gelenler için geniş bir park gibi olur.” dedim.

Mansur Bey, “Ankara’da bu beton avluya benzer ikiyüze yakın yer tesbit ettik, Allah izin verirse hepsini yıkıp ‘çimenlik’ yapacağız”, diye çalışmaları olduğundan bahsetti.

İnsanı bayıltıp halsiz bırakan bu avludan Temmuz-Ağustos sıcaklarında nice ağbi ve arkadaşı kaldırmış biri olarak, bu habere ne çok sevindim.

ASIL SİZ HESABINI VERİN, NEDEN KAÇTINIZ?

Dört

ODA TV üzerine yazdığım yazı sonrası, önce ciddiye almadım, sonra aklı başında yazarların da yazdığını görünce, ne oluyor, dedim, işte açıklıyorum. Nihat Genç, 2011’de Soner Yalçın malum o yazıyı yazınca niye ODA TV’den o zaman ayrılmadın diye soruyor.

Bunlar kafayı mı yemiş, üstelik, o malum yazının altına bu yazıya katılmadığımı editör sınırlarını dahi aşarak karşı notumu yazmışım.

O günleri hatırlayın, muhalif tek basın organı yok, binlerce savunmasız insan içeride yatıyor ve o günlerde bütün basın yayın organları ‘baskı ve kontrol’ altındaydı, yüzlerce subay içerideyken kimse gıkını çıkartamıyordu.

Yani binlerce savunmasız insanın mahkeme ifade ve savunmalarını yayınlayacak tek yayın organı yoktu.

ODA TV olarak kendimize şöyle kutsal bir görev seçtik. İçeridekileri dünyada duyulmamış acımasız yalan iftiralarla boğuyorlar yok ediyorlar. Oysa belgeler kanıtlar çok farklı ve avukatlar bambaşka şeyler söylüyor ve seslerini kimseye duyuramıyor. Bu yüzden ODA TV olarak bu masum insanların savunma metinlerini yayınlamak tarihi görevimizdir.

Bu boyumuzu aşan çok büyük bir görevdi ve ODA TV bu rolünü kahramanca yerine getirdi.

Ve o günlerde tuhaf şeyler de oldu. Bugüne kadar söylemedik. Birçok yazarımız korkudan ODA TV’yi bırakıp kaçıyordu. Tek başımıza kalmıştık. Arkadaşlarıma, korku insani bir şeydir, bu arkadaşların tırsıp kaçtıklarını asla yazıp çizmeyelim.

Sözümüzde durduk, kaçanların ismini ağzımızdan kaçırmadık, teşhir etmedik.

İşte o malum yazı yayınlanınca bugün Kemalist geçinen bir yazarımız ve şimdi içerde olan şaibeli bir yazar, bana telefon etti ve ‘Nihat, biz ayrılıyoruz, sen de hemen bırakıp çık’, dediler.

‘Allah, Allah, siz kafayı mı yediniz?’, dedim.

İçeride binlerce insan yatıyor, savunma mahkeme ifadelerini nerede yayınlayacağız, ne şekilsiniz lan siz, elimizdeki tek muhalif yeri de ve bu en zor günlerde cepheyi bırakıp kaçalım, bu mudur, derdiniz?

O gün bırakıp kaçanlar, bugün o günlerin vahim manzarasını çoktan unutup, ‘Nihat Genç niye o günlerde bırakıp kaçmadın?’ diyor.

O günlerde o işgal günlerinde ODA TV kahramanca savaş verdi ve o günlerde ODA TV’nin yıkılmaz dönmez sarsılmaz bir yazarı olarak elde kılıç savaşmak en büyük gururumdur.

Asıl siz hesabını verin en zor günlerde cepheyi terk etmenin yoğun ateş ve saldırıların en yoğun olduğu günlerde bırakıp kaçmanın ve içerideki binlerce savunmasız insanı yalnız bırakmanın utancıyla bugün nasıl yaşıyorsunuz?

KÖPEKLERİN İNSANOĞLUNU EVCİLLEŞTİRMESİ?

Beş

Hadi biraz ‘Cumhuriyet’ ‘egemenlik’ ‘devlet’ nedir ne değildir dersimize çalışalım.

İdeal anlamıyla hukuk, komünisttir, asalet, imtiyaz tanımaz, zengin fakir herkes hukuk önünde eşittir.

İdeal anlamıyla gazetecilik-habercilik de komünisttir, şirketlere imtiyaz tanıyan  yoksul halkı görmezden gelen şirketleri patronları tarikatları kayıran haberler yapılmaz.

İdeal anlamıyla, dernekler sendikalar da üyelerinin haklarını eşitçe karşılar, ayrım gayrım yapmaz.

İdeal anlamıyla her gün toplu taşımada bankamatik ve dönerci önünde ‘kuyruğa’ gireriz, torpilliler öne çıkmaz.

İdeal anlamıyla okullarımız da zengin fakir siyah önlüklüydük ve özel okullar yoktu, toplumun alt-üst bütün çocukları aynı sıralarda yan yana gelirdi.

Arkadaş toplantılarımıza bakın, bir araya gelir konuşur eğleniriz, hiçbirimiz zengin fakir ayırt etmeden güler şakalaşırız, birimiz beş çay içerken, birimiz tatlı baklava yerken diğeri seyretmez. Birimiz diğerinin dizi dibinde oturup eteğini öpüp sümüğünü yalamaz.

Aile de komünisttir, çocuk anne baba aynı sofradan aynı kap’tan yerler, yani, baba sofrada çocuğa Cengiz Holding gibi senin ananı .ikeceğim ve tüm sofrayı yalnız ben yiyeceğim, demez.

İdeal anlamıyla trafik hepten komünist, yeşil sarı kırmızı hepimiz için, Tayyip Erdoğan Meclis’e gidiyor diye iki saat güneş altında ve trafikte arabanın içinde mahsur kalmayız ve onbeş liralık yere kırk lira ödemek zorunda kalmayız.

Komünizm gündelik hayatımızdadır, modern toplum, bu sıra ve düzene gönüllüce saygı gösterir, peki sıkıntı?

Sıkıntı, şirketlerde ve siyasilerde ve tarikat ve cemaatlerde.

Şirketlerde sadece birkaç kişi zengin olur ve mecliste ve hukukta ‘önünüze geçer’ sıranızı payınızı alır. Bir kaç şirket milyar insanın yoksulluğu üzerine bir milyar insandan daha çok kazanır.

Bütün servetler üç beş kişinin olur. Tarikat ve cemaatler de modern zamanların ‘şirketleridir’, siyasi nüfuzlarıyla ihaleleri alır.

Bu şirketler ve tarikatlar milyarca insanı sömürür, madenleri arazileri talan eder, ancak milyarlarca Hristiyan hala milyarca insanın yoksulluğuna değil İsa’nın çektiği acılara ağlar, bakın, bu ülkeden dört yüz milyar dolar kaçıran FETÖ, vaazlarında elli yıldır ağlıyordu, kimin acılarına ağlıyordu?

Bu şirket ve tarikatlara karşı mesela ‘kooperatif’le yani ortaklıkları çoğaltarak ve üretenler üzerinden ortaklık kurarak kısmen baş edebiliriz.

Şirketler ve tarikatlar ‘üretmeyenler’le bölüşür onları imtiyazlı siyaset üstü dokunulmaz yasaların işlemediği insanlardan yapar, yani, mesleksiz insanlar, toplumun en havalı üst sınıf en torpilli kral ve imparatorları haline gelir.

İşte Fransa ihtilali ve aydınlanmayla sıradan insanlar kamuda ve hukuk önünde birçok eşit haklara sahip oldu, ama kâğıt üzerinde, sonra sonra şirketler patronlar yeniden imparatorluk ve ortaçağ düzenini devam ettirdi ve topyekun eşitsiz sınıflı bir  ‘devlet’ ortaya çıktı.

Parası olan okuyor parası olan askerlik yapmıyor parası olan davayı kazanıyor parası olan vekil olabiliyor parası olan TV kuruyor parası olan imar ve ihaleleri kazanıyor parası olan ayrıcalık kazanıyor, yetmedi, parası olanlar bu eşitsiz sömürü düzenini yaşatmak için yepyeni ahlak inşa ediyor.

O halde modern uygarlığa bir daha hep sorular sormalıyız!

Mesela bu kadar aleni canımızı yakan her gün bizi aşağılayan insanın onurunu kıran bu denli eşitsizlikler karşısında nasıl sessiz olabiliyoruz?

Bu vahşi düzene köklü sorular sorabilmeliyiz?

Kabul edelim, modern toplum eşitlikçi kardeşçe bir çok şeyi öğretmiş ve dünyanın bir yarısına benimsetmiştir, trafikte okul sırasında dernekte ailede arkadaş toplantısında yargı önünde vs., çok şeyi birbirimizin haklarına saygı göstererek gönüllüce yaparız.

Toplumun geneli bu şehirli sorumlu ölçülü demokrat birbirinin hakkına saygı gösteren davranışları severek ve pazarlıksız içten yaparlar.

Peki bozuk olan, ne?

İlk devlet nasıl ortaya çıktı, tarımla mı, vahşi ormanda insanların kendilerini vahşi hayvanlara karşı korumak için dayanışmak zorunda kalmasıyla mı?

Alışıldık ezber bilgilerimizi zorlayalım, devlet inek ve domuz gibi hayvanları evcilleştirmemizle mi ortaya çıktı. Bu savunmasız hayvanları korumak etini sütünü kolayca yemek için etrafına çit çekiyor duvarlar örüyoruz, böyle mi?

Düşünün, bir inek kendini vahşi doğada nasıl korusun! Evet, sürünün boğası tarafından, tavuğu horozu tarafından, koyun ‘koç’ tarafından.

Bir nevi boğanın horozun koç’un görevini devlet üstleniyor, koyuna, diyor ki, seni vahşi hayvanlardan ben koruyacağım, işte duvarı çektim, kimse sana saldırmayacak ve sen de bana sütünü etini vereceksin ve ben de vahşi ormanın tehlikeleri içinde avlanmış olmayacağım.

Korunaklı bir yer yaptığınızda tabiat ortasındaki vahşi insanı da ‘evcilleştirmiş’ oluyorsunuz, çünkü bir koyun avlamak uğruna artık ormanın içinde vahşi hayvanlarla savaşmak zorunda değil daha rahat bir yerde artık.

Devlet, koyun kuzu sığır gibi, kendi tebaasını da işbirlikçi çatışmasız bir bürokrasiyle evcilleştirir.

Evcilleşmeyen barbardır. Barbar, vergi vermez, devlete itaat etmez, devlete tabii olmaz, kural yasa düzen tanımaz.

Günümüzde vergi vermeyen devlete itaat etmeyen ve devletin yasalarına tabii olmayan kimdir, şirketler ve tarikatlardır.

Yani medeni toplumun ‘barbarları’ şirket ve tarikatlara sual olunmaz ceza kesilmez.

Peki devlet, şirketler ve tarikatların varlığıyla eşitlikçi değerlerini koruyup ‘egemenliğini’ inşa edebilir mi?

Hayır, şirketler ve tarikatlar ‘egemenlik’ kavramını çoktan değiştirmiş kendilerine yepyeni ‘kutsallar’ ‘yasalar’ inşa etmişlerdir.

Şirketler egemenliği ülke çıkarları üstüne taşır, ‘küresel’ dünya ticaret haklarını kullanarak kendini ülkenin değil küresel liberal düzenin parçası görür.

Ve bu dünya düzeni içinde kendi kar siyasetini ülke menfaatlerinden üstte tutar. Bu yüzden şirketler yeni dünya düzeninin dilini ‘kutsallaştırır’, şirketlerin milliyeti olmaz, devlet hiçbir şeye sahip olmasın, her şeyini satsın, milli bayramlarını bile şirketler kutlasın, sporunu dahi şirketler yapsın, yardım burs hepsini şirketler yapsın, etnik mezhep her şey bölünsün parçalansın ama sermaye birkaç dokunulmaz dünya şirketinin elinde kalsın, sanat mı, onu da şirketler yapsın, siyaseti mi onu da şirketlerin destekliği partiler yapsın.

Cemaat ve tarikatlar da devlet ve ülke çıkarları üstünde bir ‘kutsal’ inşa eder. Mesela şeyhleri pirleri devletten yasalardan daha yüksek ve dokunulmaz bir yerdedir, mesela bir menzilciye sorun, Çanakkale Savaşı mı daha kutsaldır şeyhiniz mi, şeyhleri tarih üstü dünya üstü peygambervari bir yerdedir.

Yani, ne şirket ne şeyh, senin benim gibi dönerci kuyruğunda bankamatik önünde sıra olmaz, çocuğu benim çocuğumla aynı şartlarda okumaz, ailesi yakını senin benim gibi hukuk önünde eşit olmaz. Hem şirket hem şeyh modern toplumda ‘imtiyaz’ edinirler ve imtiyazın nüfuzuyla büyür çoğalır ağalık padişahlık kurar malikânelerde lüks jeep’lerle yaşarlar.

İmtiyaz demek, ayrıcalıklı hakları olan demektir. Soralım, devletin anayasası, hukuku, silahlı kuvvetleri, polisi ve teftiş denetim mekanizmalarına rağmen şirketler ve şeyhler bu ‘imtiyazı’ nasıl edinirler?

Ve cumhuriyet kurumları bu şirketler ve şeyhler karşısında neden bu kadar acizdir.

Devlet dersine geri dönelim, can alıcı sorumuzu soralım.

İnsanlık tarihini okurken çokça okumuşsunuzdur, uygarlık, vahşi kediyi vahşi köpeği ve vahşi hayvanları evcilleştirerek başladı.

Yani insan köpeği evcilleştirdi. (Köpek, bekçi, savunma, güvenlik, vs.?)

Acaba?

Sorumuzu tam ters istikamete çevirelim!

Yoksa ‘köpek mi’ insanı evcilleştirdi!

Şöyle muhakeme yapın, köpek geliyor ve sabaha kadar kapınızda havlıyor, size şunu demek istiyor, ben kapınızda havlar vahşi hayvanlardan sizi korurum, bunun karşılığında benim karnımı doyur.

Bunca eşitlikçi yasaya rağmen modern uygarlık şirket ve tarikat cangılından çıkamıyorsa evet köpeğin insanoğluna yaptığı bu büyük teklifi bir daha düşünelim, Bu evcil bekçilerin Yunan Roma Memluklu Osmanlı ordularına tarih boyu niçin koştuklarını hatırlayın, parayı verdiğinde nasıl ordu padişah kral değiştirdiklerini de unutmayın.

Bugün partileri cemaatleri gazlayan iştahını açan köpek bolluğudur.

Nice milyonlarca köpek o patrondan bu şeyhin kapısına koşar.

Milyonlarca köpek ona buna sarılır ağlar, beni de kapına al, beni de doyur, senin için öleyim diye.

Bu kadar köpek bolluğu modern toplum ortasında nasıl hasıl oldu, çok basit, İslamcılar ve liberaller önce kamucu devleti sosyal devleti çözdüler.

Mesela, Cumhuriyet, önce ‘eğitimdir’.

Cumhuriyet çocuklarına saygı onur eşitlik yurttaşlık değerlerini öğretmek için okullarını müfredatını başka hiç bir kuruluşa devredemez emanet edemez.

Türkiye’de cumhuriyet değerleri ne zaman dağılmaya çözülmeye ve ne zamandır şirketler ve tarikatlar imparatorluk kurup aralarında bölüşmeye başladı? FETÖ’ye itiraz eden bir Koç, bir Sabancı, bir Ciner, bir Şahenk duydunuz gördünüz mü?

Demirel ve Özal dönemlerine gidin, ‘sosyal devletin’ çözülmeye başlaması yurtların okulların devletin elinden çıkması özelleştirilmesiyle başlayan liberal ve İslamcıların medyada sabah akşam göbek attığı o uzun sürece.

Cemaat ve tarikatların ‘koyunlara’ ve ‘köpeklere’ ihtiyacı vardı, bu koyun ve köpekleri de üretecek eşitsiz merdiven altı yasa dışı okul yurt ve cemaat tarikat evlerine.

Bu yazarlar tarafından okulsuz kalan toplum onursuz kalan millet şeyhlerin tarikatların yuvalarına kucaklarına itildi.

Orta Çağ’ın şu meşhur kale şehirlerine bir de böyle bakın. Bu şehirler dışarıdan gelecek saldırılar için miydi yoksa içerden kimseler (köleler) kaçmasın diye mi?

Tarikatlar ‘içerden’ kimse kaçmasın diye ‘kale’ hüviyetinde siyasi sosyal ve istihbaratı güvenlikle örgütlenmek zorundaydı. Tarikatlar bu yüzden ‘devlet’i kendilerini koruyacak en muhkem kale olarak gördüler.

Demirel ve Özal dönemlerinde kamucu devleti özelleştirmeyle çözüp cumhuriyet değerlerini hiçe sayan cemaat ve tarikatların önünü açılmasıyla milyonlarca insan yurtsuz burssuz işsiz atıl sahipsiz zavallı bu cemaat ve partilere koştular.

Bir şeyhin bir milyon müridi ikna etmesi eşyanın doğasına aykırı, bunun için yargıya medyaya devlete yani bir meşrutiyet’e (resmi ve sosyal kabule) ihtiyacınız var.

Bir şeyh on kişiyi ikna ettiyse, milyon kadar insan da kendi koştu, kendi istedi, bir iş bulmak, torpille tayin makam elde etmek için, kuyruğa yarışa köpekliğe soyundu ve hepsi şeyhi ve cemaatine koyun gibi itaat etti, etim sütüm sizindir, yeter ki beni koruyun, dedi.

Ve modern toplumun ortasında şöyle bir ‘garabet’ çıktı ortaya!

Devlete tabii olmayanlar ‘devlet’ oldu, devlete vergi vermeyenler ‘devlet’ oldu ve devlete düşman olanlar ‘devlet’ oldu, devletin kuruluş felsefesine, yasalarına, devletin tarihine kurtarıcılarına karşı karşı olanlar, devlet oldu.

Yani, kapıda sabaha kadar havlaması karşılığı karnının doyurulmasını isteyen köpek size yalvaran köpek, devlet oldu.

Devlet, köpek ve sahiplik ilişkisi değildir, hepimizi hukuk önünde eşitleyen anayasası ve tarihi ve kültürüyle birbirine bağlı olduğumuz sürekliliği olan bir büyük yapı’dır, (süreklilik diyorum, çünkü, Tayyip ya da şeyh ölürse, devlet hayatı bitmez.)

Ama hala yaşıyoruz bizatihi tarikatlar müritlerine cumhuriyet savcısı cübbesi ve askeri üniforma giydirdi, koyun köpek savcı ve askerler, gönüllüce giydiler ve köpek ve sahip ilişkisi mürit-şeyh ilişkisi ‘devlet’ oldu.

Garabet, devlete düşman olanların ‘devlet’ olmasıdır. Çünkü bunların ‘devlet’ ihtiyacı herkesin eşitleyen yasaların ihyası için değil. Bu cemaatlerin ‘devlet’ olması, kendi tarikat güvenlikleri için, devlete ne çok sızdılarsa kapılarına koşan köpeklerin sayısı da o denli çoğalır ve sandıklarda o denli çok oy alırlar.

Devletsiz insan, devlete karşı insan şudur, iç savaşa en yatkın insandır. Devlete karşı insan ‘isyan’ halindeki insandır, devlete karşı insan hukukla eşitlikle yurttaşlıkla savaşı olan insandır.

Devlete karşı insan, ayakta kalmak için her iftiraya her yalana sığınır her yabancı ajanla silah fikir örgüt komplo kumpas içindeki insan demektir, FETÖ örneği. Devlete karşı insan şeyhi ya da liderinin varlığı uğruna hukuk yasa devlet mahkeme tanımaz ve liderini her değerin üstünde görür.

Şeyhin kapısındaki elli yıl önce sadece bir kaç köpek vardı ama İslamcılar ve liberaller tarafından devlet çözüldükçe cumhuriyet değerleri bozuldukça ve eğitim bölündükçe sayıları milyonları buldu.

Başa dönelim, asıl sorumuz neydi, biz mi inekleri evcilleştirdik, inekler mi bizi.

İnek, hazır yiyici! Zahmetsiz diplomasız liyakatsiz mesleksiz makamların en büyüğünde otursun ve her gün geviş getirsin.

Şeyhleri ‘kutsallaştıran’ işte bu inek ve köpek sürüleridir.

Kamucu devleti cumhuriyet değerlerini çözerseniz, o şeyhin bu şeyhin kapısına koşan hazır yiyicilerin sayısıyla varlığıyla iştahıyla şehvetiyle yalanları ve iftiralarıyla baş edemezsiniz.

Köpeklerin ve hazır yiyici ineklerin talebiyle iştahıyla içgüdüleriyle devlet olunmaz.

Avın tümünü sırtlanlar ve aslanlar yiyecekse uygarlığın vahşi tabiattan farkı kalmaz, Cumhuriyetçilerin ve Fransa’da ayaklanan sarı yeleklilerin itirazı burayadır.

Hazır yiyiciler ve köpekler cumhuriyetin saygın yurttaş ‘eğitiminden ‘ahlakından’ geçirilmediği sürece sayıları milyonları bulur ve her tarikatı her cemaati her partiyi zevkten bolluktan dört köşe tıka basa abad eder.

Koyunun, şeyhlere ihtiyacı var, savunmasız ineklerin tarikat liderlerine ve onların sağlam muhkem kalelerine ihtiyaçları var, siyasi partilerin bu köpeklere ihtiyacı var.

Cumhuriyet’in bu köpeklere hazır yiyicilere ihtiyacı olmaması için insan eğitimi sanat bilim demokrasi terbiyesi fırsat eşitliği şarttır.

Unutmayın, Demirel ve Özal döneminden beri İslamcı ve liberal yazarlar kamucu devleti ve eğitimini çözmek bozmak için kırk uzun yıl devleti ‘tek tip eğitim’le suçladı.

Maşallah, tek tip’ten kurtulduk ve çeşitliliğe kavuştuk, FETÖ’cü, Süleymancı, Menzilci, Hakyolcu, gırla gidiyor, ve siyasi kulislerin şu tür yazılarına alıştınız bile.

(Benzetmek için verilmiştir, asla gerçek değildir) Kara Kuvvetleri mi Menzilcilerin elinde, Jandarma mı Hakyolcuların elinde, şurası mı Süleymancıların elinde, şurası mı, Süleymancıların elinde, şurası mı kripto FETÖ’cülerin elinde..

Yani, devlete hukuka düşman olanlar, devletle cumhuriyetle eşitlikle bölüşümle insanlıkla uygarlıkla derdi olanlar, devlet olmuş ve hepsi 15 Temmuz’da yaşadığımız gibi devlete karşı isyan halindeler.

AKP iktidarı, en kolayını kendince en kârlısını yapıyor, cemaatlerin tarikatların ve partisinin kapısına gelen köpekleri Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne ‘bekçi’ yapıyor!

Güvenliğimiz, işte bunlar, diyor.

Savunmamız işte bunlar, diyor.

Uygarlığımızın kurucu babası kucağınızda okşadığınız köpeğiniz olmasın, artık kapıda dahi havlamıyor ve üstüne bu köpekler bize köpek olmayanı insandan saymayan bir ahlakı dahi kabul ettirdiler.