Huzurlu bir cennet köşesi: Bohinj Gölü, Slovenya

Huzurlu bir cennet köşesi: Bohinj Gölü, Slovenya

Sloven gezgin arkadaşım Rok ile birlikte Bled’in ruhu dinlendiren görüntülerine veda edip yemyeşil çayırlarda, tertemiz yollarda ilerlerken gördüğüm tüm evlerin bahçelerinde ve camlarındaki renk renk çiçekler bizi selamlıyordu. Biz güneşli ve pırıl pırıl bir Ağustos gününün tadını çıkarıyorduk ancak burası kışların oldukça sert geçtiği bir bölge. Dolayısıyla evlerin dik çatılarının, üzerinden karların kolayca kayması için tasarlanmış bir mimari gereklilik olduğunu anlıyordum.

Bled’den ayrılış ve Bohinj’e gidiş yolundan görüntüler.

Kozolec…

Evlerin hemen yan tarafında, açık her türlü tarımsal ürün ve saman balyalarının muhafaza edildiği Kozolec dedikleri tahta yapılar görüyorduk. Kozolec kelimesinin sonundaki “c” harfi “ts” olarak okunuyor. Slovenya’ya özel çiftlik ve köy evi bahçelerinde açık bir depo olarak kullanılan bu büyük tahta yapılarda tarım aletleri de depolanıyor; hatta traktörlerini buraya park ediyorlar. 

Kozolec görüntüleri.

Dikdörtgen ve yüksek çatılı, gözünüzden kaçmayacak bu tahta yapılar, Slovenya köy mimarisinin ayrılmaz parçaları. Bu görüntüler arasında Bohinj’e ilerliyorduk.

Bohinj’e doğru…

Kara Şimşek bizi Bohinj’e taşırken Rok, derin birikimi ile Slovenya tarihi, etraftaki mimari yapılar dahil, önümüze gelen herşeyi ayrıntılarıyla anlatıyordu.

Slovenya tertemiz, yemyeşil bir Balkan ülkesi. Balkanların Avrupa’ya açılan bu kapısı, bulunduğu bölgedeki tüm ülkelerin çarpıcı özelliklerini taşıyan bir ülke. Alplerin dağ yaşantısından, üzüm bağları üzerinden Akdeniz’e ulaşan ufacık bir huzur ülkesi. Balkanlar içinde Hırvatistan ile birlikte nüfusunun çoğunluğunun Katolik inancına sahip olduğu ülkede, resmi rakamlara göre %20’ye yakın dini inancı olmayan bir nüfus var. Avrupa’ya açılan kapı ve tarih boyunca eksik olmayan askeri hareketlerin rotası üzerinde olması nedeniyle sık sık işgal edilmiş bir ülke. Arkeolojik buluntulara bakıldığında da, tarih öncesi çağlara kadar uzanan bir geçmişi var. Ortaçağ’da derebeylik zamanlarını yaşamış bu ülke, en son iki dünya savaşından da nasibi almış. Birçok tarihi yerleşimi olan bu bölgeyi ziyaret etmek isterseniz aşağıdaki sitede  ayrıntılı bilgiler bulabilirsiniz. https://slovenia-historic-towns.com/towns/

Bu girizgahtan sonra biz Bohinj’e dönelim.

Bohinj, tertemiz bir cennet köşesi…

Bohinj’e geldiğimizde tertemiz gölün ve karşımda gölü sınırlayan dağların görüntüsüyle mest olmuştum ilk anda. Güneşin, dağın şekline uygun olarak bir ışık huzmesi halinde göle ulaştırdığı ışınlar, bu yemyeşil, lacivert, mavi renklerin hakim olduğu doğaya ayrı bir güzellik ve derinlik katıyordu.

 Bohinj Gölü kenarından ilk görüntüler.

Bu güneşli günde çocuklu aileler, yaşlılar, gençler gölün kenarında güneşleniyor, güzel günün tadını çıkarıyorlardı. Bohinj, gölün hemen kıyısında kurulmuş kayıkhane olarak kullanılan yapılarla, ufak iskelelerle, kano kullananlar ve kürek çekenlerle tam bir huzur ortamıydı. Bled ne kadar turistik ve kalabalık ise, Bohinj tam zıttı, yerel halktan az sayıda kişinin bulunduğu, çok sakin ve huzurlu bir yerdi.

Göl kenarından görünümler.

Gittiğim her yerde suya dokunmak benim vazgeçilmezim. Göl veya deniz olan bir yere ulaşınca ilk fırsatta kendimi sulara bırakıyorum. Çeşmelerde yüzümü yıkıyor ve enseme oranın sularını. serpiyorum. Şelaleler altında ıslanmak da bir başka keyfim. Aynı şekilde Bohinj Gölü’nün kenarına gelir gelmez, yanımdan eksik etmediğim mayomu giyip, hemen gölün kıyısına gittim. Normalde göllerde yüzmeyi sevmesem de, dibini pırıl pırıl görebildiğim bu gölde yüzmek keyifliydi. Suyu benim için biraz serin olsa da, yüzmek beni çok mutlu etmiş, ferahlatmıştı.

Bohinj Gölü’nde.

Bohinj, Slovenya’nın bayrağına da sembol olmuş Triglav Dağları’nın bulunduğu Triglav Milli Parkı’nın bir parçası. Meşhur Bled’e sadece 30 dakikalık sürüş mesafesinde. Burası Slovenya’nın en büyük gölü. Eşsiz manzaralara sahip olan gölün kenarında, tarihi çok eski zamanlara uzanan Aziz John Kilisesi (Saint John the Baptist) bulunuyor. Gerek kilise, gerekse kiliseye ulaşmak için üzerinden geçilen taş köprü bu muhteşem doğa içinde görülmesi gereken noktalar. Gölün kıyısında, etrafı doya doya izledikten sonra bu köprüye doğru yöneldik.

Taş köprüye doğru.

Bohinj Gölü’ne dökülen nehrin üzerine kurulmuş köprüden, gölü ve etrafı izlemek yine büyük keyif veriyordu bana. Orijinali tahtadan yapılmış yapının yerine, 1926’da şimdiki taş köprü inşa edilmiş. Köprünün üzerinde hatıra fotoğrafları çektiriyor, nehrin akışının sesiyle zaten huzurlu olan ortamda daha da kendimden geçiyordum.

Taş köprü üzerinde.

Aziz John Kilisesi…

Aziz John, romanesk ve gotik tarzın birleştiği küçük bir kilise. Romanesk, M.S. 800 - 1200 yılları arasında Batı dünyasındaki Ortaçağ mimarisini tanımlayan bir kelimeymiş. Bu dönemde Romanesk mimarisinin ayrılmaz bir parçası olan mozaikler, freskler, heykeller, oymalar ve resimlerdeki sanat üslubu, “Romanesk sanat” olarak adlandırılıyor. İşte Aziz John Kilisesi’nde de bu özellikleri görmek mümkün. Kilisenin içinde ve dışında oldukça iyi korunmuş ikonlar bulunmakta. Burası görülmeye değer ve meraklısına çok fazla bilgi verebilecek bir gezi noktası.

Aziz John Kilisesi’nden görüntüler.

Kilise ve köprüden geçerek tekrar göl kenarına dönüp dolaşmaya başladık. Burası her türlü kamp olanağına sahip bir bölge. Aileler karavanlarıyla kah orman içindeki yerlerde, kah göle yakın mekanlarda konaklıyorlardı. Eğer bir gün tekrar Slovenya’da bulunma şansım olursa mutlaka bu harika ortamda kamp yapmak isterim. Uzun bir yürüyüş sonrası Ljubljana’ya dönmeden önce karnımızın sesine ve Rok’un rehberliğine kulak vererek bu bölgenin lezzetlerini tatmak için gölün kenarından biraz uzaklaşarak yemek yiyeceğimiz yere doğru ilerliyorduk.

Restorana doğru.

Tipik evler ve güzel yemekler…

Slovenya’da dikkatimi çeken noktalardan biri de, dağlık bir bölge olmasına rağmen, yolların ve çevrenin temizliği oluyordu. Gördüğüm her evin önü, tertemiz ve düzenliydi. Bohinj’de evlerin çıkmalarının altına düzgünce dizilmiş odunlar, bahçelere ve ev sundurmalarındaki sandalyeler, koltuklar masalar, ev sakinlerinin nasıl bir huzur ortamı içinde buraların keyfini çıkardıklarını gösteriyordu. Bu şekilde düzenlenmiş, düzgün asfalt sokaklardaki evlerin yanından geçerek yemek yiyeceğimiz restorana geldik.

 Yemek yediğimiz köydeki evler ve sokaklar.

Sloven yemekleri…

Çok huzur verici yerlerde geçirdiğimiz güzel zamanlardan sonra yerel elbiseli garson kızların hizmet ettiği bir restorana gittik. Rok’un seçimleri doğrultusunda ısmarladıklarımızı yerken, arkadaşım bana yemekler hakkında bilgiler vermeye başladı.

Yemeklerimiz ve restorandan görüntüler.

Burası Alplerin olduğu Gorenjska bölgesi. Gore, Sloven dilinde dağ anlamına geliyor. Gorenjska da dağlık bölge demekmiş. Burada doğa şartları sert olduğundan, yemeklerin de kuvvetli olduğunu söylüyordu Rok. Önümüzdeki tabaklardan birinde, bulgur lapası (ajdovi žganci) vardı. Bir başka tabakta da çok güzel hazırlanmış püreye benzer bir patates yemeği. Bir de “kislo zelje” ismindeki ekşi, mayhoş lahana. Bu yemekler, üzerlerine kızartılmış jambon kırıntıları serpiştirilerek servis ediliyor. İçecek olarak da Slovenya’ya özel kuşburnu aromalı “Cockta”yı denedim. Rok, Cockta’nın doğal olduğunu ve bu bölgenin insanı olarak tadını diğer kola türü içeceklerden daha fazla sevdiğini söyledi. Ben de beğenerek içtim. Genelde bu yemeklerin yanında “klobasa” isimli sosis de sunuluyormuş ancak bu yemek tertibi ikimize yetiyor da artıyordu bile.

Benim için biraz yağlı da olsa gayet lezzetli yemeklerimizi yerken, Rok’un bitmek bilmez enerjisi ve hevesiyle anlattığı Slovenya ile anlattıklarını dinliyordum. Güzel bir gezi günü leziz bir yemekle sona ermişti.

Ljubljana’ya dönüş yolunda Slovenya tanıtımı…

Yoğun ormanlık alanların, dağların, yemyeşil tarlaların eşliğinde Ljubljana’ya dönüyorduk. Rok, yolda Slovenya ile ilgili çok ayrıntılı anlatımlarına devam ediyordu.

Ljubljana’ya geri dönüş.

Oldukça küçük alana sahip bir ülke olmasına karşın farklı iklim ve kültürler bulunuyor Slovenya’da. Ülkenin batısı, Akdeniz iklimiyle birlikte İtalya ile benzerlikler taşırken, kuzeyde Alp iklimi ve Avusturya-Alman kültürünün etkisi görülüyormuş. Güneyinde Balkan ve yer yer Osmanlı etkileri varken, doğusunda Macar etkileri görmek mümkün diyordu, Rok.

İçinde birçok değişik özellikler barındıran bu coğrafyaya uygun olarak, yemekler, konuşulan dil, düşünüş ve yaşam şekilleri de farklılıklar gösteriyormuş. Örneğin İtalya sınırında oturanların konuşmaları oldukça melodik iken, yemek yediğimiz Gorenjska bölgesindeki dil, oranın mevsimi gibi sert konuşulan bir lehçeye sahipmiş.

İtalya tarafında etli ve sebzeli bir güveç olan “Jota” Rok’un en sevdiği yemeklerdenmiş. Katmanlı bir hamur işi olan “prekmurska gibanica” da bu bölgenin bir tatlısı olarak arkadaşımın gözdelerindenmiş.

Güle oynaya, konuşa konuşa zaten çok yakın olan Ljubljana’ya nasıl geldik anlayamamıştım bile. 

Rok’un anlatımında Ljubljana...

Ljubljana ile ilgili yazdığımız ilk yazıda bu güzel kentten bahsetmiştik.

Kaybolmanın Dayanılmaz Keyfi ve Slovenya’nın Başkenti Ljubljana’da Farklı Bir Gezinti… Kaybolmak Güzeldir…

Şimdi de biraz Rok’un öne çıkardığı konulara bakalım.

Napolyon’un işgali sonrasında Fransızlardan kalan önemli bir etki, Ljubljana’da bir klasik haline gelen park ve bahçelerin yaygınlığıymış. Gerçekten oldukça yeşil bir şehir burası. Caddeler boyunca sıra sıra ekilen ağaçları içeren peyzaj da Fransız işgali döneminden kalmış. Ljubljana’daki Üçlü Köprü (triple Bridge) denilen merkezi bölgeyi tasarlayan Joze Plecnik ülkenin en önemli mimarı. Başarıları ve ünü sadece Slovenya ile de sınırlı değil. Plecnik, Viyana, Prag ve Ljubljana’ya zamanın modern mimari ruhunu veren kişi olarak büyük saygıyla anılıyor.

Ljubljana’dan görünümler.

Ljubljana merkezindeki Üçlü Köprü bölgesindeki heykel, şair France Prešeren’e ait. Slovenler böyle önemli bir alana bir politikacı veya asker değil de, bir şairin heykelinin dikilmesinden haklı bir gurur duyuyorlar. Daha sonra Sloven milli marşına da sözleri veren Zdravljica şiirinin yedinci kıtasında, kahramanlıktan ziyade komşu devletlerle barış içinde yaşamaya yönelik sözler olmasını da barışçıl bir ulus olmalarının kanıtı olarak görüyorlar.

Üçlü Köprü ve Preseren heykeli.

1. Dünya Savaşı sırasında, 1942-1945 yılları arasında, önce İtalyanlar, sonra da Almanlar tarafından tüm şehir dikenli tellerle çevrilmiş. Buna karşı inatçı bir mücadele veren Ljubljanalıların çoğu, günümüzde kurtuluş günü olarak kabul edilen 9 Mayıs’ta, çevresi 35 km olan o zamanki dikenli tel ile kapatılmış bu rotayı yürüyorlarmış.

Dikenli tel ile çevrelenmiş Ljubljana.

Geri dönüşümün zirvesinde, tertemiz bir kent ve ülke...

300.000 nüfuslu yeni Ljubljana’nın 40.000 bireyinin öğrenci olduğunu düşünürsek, genç bir kent burası. Sürdürülebilir bir ekonomiyi hedefleyen genç Ljubljana, birkaç yıl önce Avrupa’nın en çevreci (yeşil) başkenti seçilmiş. Bunda herkesin büyük bir bilinçle katıldığı, çok özenli bir geri dönüşüm kültürünün etkisi var. Bu ufacık ülkenin, özellikle başkentinde olmak üzere, Avrupa’da yapılan geri dönüşümün %65’i gibi ulaşılması güç bir rakama ulaşılması, bu bilinçli çevreci anlayışın bir sonucu.

Bir zamanların ve belki günümüzün Hollandası gibi en çok bisiklet kullanılan kentlerden biri olan Ljubljana, geniş çaplı bir kiralık veya günlük kullanımlık bisiklet ağına da sahipmiş. Rašica ve Šmarna Gora gibi şehre yakın tepelere bisikletlerle gidilen ve uzun yürüyüşler yapılan bir kent.

 Ljubljana’da bisikletler.

Rok ile geçen mutlu günlerin sonuna geliyordum ama Slovenya seyahatim devam edecekti. Rok sımsıcak kalbi, heyecanı ve coşkusuyla beni çok güzel ağırlamıştı. Ona çok teşekkür ediyorum.

Sevgili arkadaşım Rok ile fotoğraflar.

Ljubljana’dan ayrıldıktan sonra Karst bölgesini gezip, yolun göstereceği rotaya göre ülkenin güneyine inerek, ardından Hırvatistan’a giriş yapacaktım. Alan olarak küçük ama görülecek pek çok yeri olan bu ülkedeki gezim devam edecekti. 

Ljubljana’dan görüntüler.

Bayram sonrası yaza doğru huzurlu bir adım daha…

Ramazan Bayramı’nızın ağız tadı ve sağlıkla geçmiş olmasını dilerim.

Kısıtlamaların kısmen de olsa sona ereceği söylenen bu güzel bahar günleri, umarım güneşli bir yazın habercisi olur hepimiz için. Sabrın sınandığı bu salgın zamanlarında, Slovenya’daki görüntülere benzer huzur veren bir yaz mevsimi yaşayabilmemizi diliyorum. 

Sevgi ve saygılarımla.

gurcan.elbek@gmail.com

www.gurcanelbek.com