Hz. Ali fakirliği nasıl ‘öldürdü’?

featured

Ali Rıza Özdemir yazdı…

GİRİŞ

İslâm peygamberi Hz. Muhammed, Hz. Ali için kurduğu cümleleri hiç kimse hakkında kurmamıştır. Hz. Ali’nin dünyaya gelişindeki olağanüstülükten (Hz. Ali, Kâbe’nin içinde doğan ilk ve tek kişidir) başlamak üzere adaletine, savaşçılığına, ilmine, doğruluğuna, imanına, ahlakına kadar Hz. Muhammed’in dilinden dökülen sayısız buyruk, hadis ve tarih kitaplarında kayda geçmiştir.[i]

Hz. Muhammed’in hadislerinden hangisine dikkat kesilirseniz Hz. Ali’nin o hadiste ifade edilen yönünü tanımaya başlarsınız. Kanaatimce bunlardan en dikkat çekenlerden biri, “Ali hak ile hak Ali iledir” şeklinde ifade edilen hadistir. Çünkü burada ontolojik bir durum söz konusudur. Çünkü Hz. Muhammed, “Ali hakka uyar” dememiştir. Doğrudan doğruya Hz. Ali’nin hak ile hakkın da Hz. Ali ile olduğunu ifade etmiştir. Hakkın Hz. Ali ile oluşu doğrudan doğruya ontolojik bir duruma işaret etmektedir.

Hz. Muhammed, başka bir hadisinde ise “Ali, [idaresi altındaki] insanlar hakkında en adil olandır” diyerek Hz. Ali’nin bir başka yönüne yani devlet adamlığı yönüne ışık tutmuştur. Bu yazımızda Hz. Ali’nin pek gündeme alınmayan devlet adamlığı, adalet ve doğal olarak yoksullukla mücadele yönüne temas etmeye çalışacağız.

FAKİRLİĞİN İKİ ANLAMI

İslam terminolojisinde fakirlik kavramının iki anlamı vardır. Birincisi üstünlüğü, ikincisi ise utancı, kayıp ve ziyanı ifade eder.

Fakirlik kavramının birinci anlamı, Hz. Muhammed’in, “Fakirlik benim övüncümdür” ve “Allah’ım! Beni fakir yaşat, fakir öldür ve fakirlerle haşir et!” gibi hadisleriyle anlamını kavrar. Özellikle Türk irfan geleneğinde, fakirlik terimi, manevi yüceliş basamaklarından birini ifade eder. Bu manevi yükseliş için çelikten bir irade, ayrıca sağlam ve uzun bir eğitim süreci gerekir. İrfan geleneğinde imkânı olmasına rağmen dünya nimetlerinden el çekerek halkın en fakiri gibi yaşamak ve bu durum üzerinde sebat etmek fakirlik olarak tanımlanabilir. Bu durum, mülkün asıl sahibini Allah olarak bilip, Allah’ın ihtiyaçsız olduğu gerçeğini[ii] kişinin batıni tekâmülünde içselleştirilmesini de ifade etmektedir. Geçmişte olduğu gibi bugün de Bektaşi dervişleri kendilerinden bahsederken “Fakir” derler.

Fakirliğin ikinci anlamı ise geçimini zorlukla temin etmeyi veya temin edememeyi ifade eden cins anlamıdır. Buna yoksulluk da diyebiliriz. Bu tür fakirlik hem Hz. Muhammed’in hadislerinde hem de Hz. Ali’nin buyruklarında yerilmiştir. Hz. Muhammed’in, “Fakirlik her iki dünyada da insanın yüz karasıdır”, Cehennem ehlinin çoğu fakirlerdir”,Fakirlik neredeyse küfür olacaktı”,Allah’ım! Küfürden ve fakirlikten sana sığınırım. Çünkü ikisi de birdir” gibi hadisleri yoksulluk anlamındaki fakirlik için söylenmiştir. Fakirliğin insanı küfre/inkâra sürüklediğine dair Hz. Muhammed’in doğrulukla nam salmış arkadaşı Ebu Zer Gıffari de şöyle demiştir: “Fakirlik bir kapıdan girince din diğer kapıdan çıkar.”

Hz. Ali de fakirliği yeren bazı sözler buyurmuştur. Mesela “Fakir kendi vatanında da gurbettedir (veya zelildir)”, “Fakirlik vatanda gurbettir”, “Fakirlik nefsin zelilliğine, aklın şaşkınlığına ve hüzünlerin birikmesine yol açar”, “İyi tedbir ile fakirlik olmaz”, “Borçla iç içe olan fakirlik, en büyük mutsuzluktur” gibi buyrukları son derece dikkat çekicidir. Ancak onun “Borçla iç içe olan fakirlik, kızıl ölümdür” şeklindeki buyruğu fakirliğin dehşetini anlatması bakımından sarsıcı bir ifadeye sahiptir.

FAKİRLİĞİ ÖLDÜREN DEVLET ADAMI: HZ. ALİ

Hz. Ali’nin fakirliği ele aldığı daha dikkat çeken ifadeleri de vardır. Hz. Ali bunlardan birinde, “Eğer fakirlik bir adam olsaydı onu öldürürdüm” demiştir.

Peki, devlet başkanı olduğunda Hz. Ali, fakirliği kendi tabiri ile öldürmüş müdür? Öldürmüşse nasıl öldürmüştür?

Şimdi bunların cevabına yakından bakalım.

SOSYAL SINIFLARIN BİRLİĞİ

Hz. Ali, yaşadığı çağda halkın değişik sınıflara ayrıldığını tespit etmiştir. Bu sınıflar ordu, kadılar-kâtipler-memurlar, tüccar ve zanaatkârlardan oluşur. Ayrıca bunlara diğer meslek sahiplerinden oluşan halk ile yoksul ve güçsüzlerden oluşan sınıflar eklenir. Hz. Ali’ye göre, “Bunlardan hiçbirisi diğer sınıfların yardımı olmaksızın düzene giremez. Hiç birinin diğerine ihtiyaç duymaması da mümkün değildir.” Ancak bu sınıflar arasında adaletli bir düzen sağlamak için esaslı tedbirler almak gerekir.

Hz. Ali devlet başkanı olduğunda herkesin yetenekleri doğrultusunda çalışabilmesinin önü açana bir sistem kurmuştu. Yani kişinin neye yeteneği varsa o yolda ilerlemesi ve kazancını o yoldan sağlaması için herhangi bir engel yoktu. Ancak devlet hazinesinde biriken mal, hiçbir fark ve ayrım gözetilmeksizin herkese eşit şekilde dağıtılıyordu. Geçmişte hazineden daha fazla pay alan varlıklı kişilerin bu uygulamadan memnun olmayacağı açıktı. Esasen Hz. Ali’ye karşı yükselen muhalefetin en önemli nedenlerinden biri de buydu.

ÜRETİM, TİCARET VE VERGİ SİSTEMİ

Hz. Ali, devlet yönetimini ele aldığında hemen vergi toplamaya koyulmadı. Yani devleti sadece vergi toplayan bir aygıt olarak düşünmedi. Öncelikle üretimi ve ticareti canlandırmayı hedefledi. Bunun adı kalkınmaydı. Valilerinden birine gönderdiği emirnamede kalkınma ve vergi arasındaki ilişkiyi şöyle izah ediyordu: “Vergi toplamaktan ziyade memleketin kalkınmasına dikkat etmelisin. Çünkü vergi memleket kalkınmadıkça toplanamaz. Memleketi kalkındırmadan vergi isteyen kimse şehirleri yıkıp mahveder. Allah’ın kullarını helak eder. Böyle bir buyruk sahibinin işi ve idaresi pek az bir müddet sürer.”

Önce memleket kalkınacak daha sonra vergi toplanacaktır. Vergi toplamanın da bir adabı vardır. Kişilerin mülkiyet hakkı korunmalı, bu hakka saygı duyulmalı, vergi mükelleflerini zora sokacak vergiler alınmamalıdır. Hatta zorluk çekenlerin vergileri bir dereceye kadar azaltılmalıdır. Çünkü vergi mükelleflerinin selameti, hem ailelerinin iaşesi hem de üretim ve ticaretin sürekliliği için bir zorunluluktur.

Hz. Ali, tüccarlara ve zanaatkârlara da büyük önem vermiştir. Onların mesleklerini icra ederken göğüs gerdikleri zorluklara temas eden bir emirnamesinde onların iyi özelliklerini söyle izah etmiştir: “Tüm tüccar ve zanaatkârlara iyi davran ve memurlarına da bunu emret. Zira onlar yarar kaynakları ve hizmet sebepleridir. (…) Onlar zarar vermelerinden ve isyan etmelerinden korkulmayan barışçıl ve sulh seven kişilerdir.”

Ne var ki tüccar ve zanaatkârlardan büyük kısmının bazı zaafları vardır ve bu nedenle iyi bir denetim mekanizmasının hayata geçirilmesi gereklidir. Özellikle stokçuluk ve karaborsa konusunda devlet adamları uyanık olmalıdır. Hz. Ali bir emirnamesinde bu durumu şöyle ifade etmiştir: “Tüccar ve zanaatkârların durumlarını denetle. (…) Onların çoğunda aşırı bir hırs ve çirkin bir cimrilik ile birlikte malları stok etme (kara borsa) ve alışveriş üzerinde tahakküm etme gayreti vardır. Bu da halk için bir zarar kapısı, valiler için bir kusurdur. Stokçuluğu engelle çünkü Allah Resulü de bunu engellemiştir.”

Hz. Ali için ekonomide esas olan “halkın zenginleşmesi”dir. O, valisi Malik Eşter’e yazdığı meşhur emirnamesinde bir yerin harap olmasını halkın fakirleşmesine, halkın fakirleşmesini de emir sahiplerinin mal yığmasına bağlamıştır. Doğal olarak kalkınmayla birlikte halk zenginleşecek, vergiler salimen toplanacak ve ülke topyekûn mamur olacaktır.

LİYAKATA RİAYET

Devlet başkanı olan Hz. Ali’nin ilk işlerinden biri, liyakatli kişileri vali olarak tayin etmek olmuştu. Doğal olarak bu durum valilik bekleyen ama liyakat sahibi olmayan kişileri memnun etmemişti. Bunların başında da Talha ve Zübeyr geliyordu ki, sonraki zamanlarda Hz. Ali’ye karşı bir isyan hareketine girişeceklerdi.

Hz. Ali, valilerini tayin ederken şahsi eğilimlerine göre ve gelişigüzel atamalar yapmamıştı. Onların liyakatine bakmış, vali atamalarını kimi kriterlere göre yapmıştı. Gönderdiği emirnamelerle, valilerinden memur atamalarında liyakate uymalarına istemişti: “Memurları imtihan ederek görevlendir. (Kendi) Şahsi eğilimlerine göre ve rastgele tayin etme. Çünkü bu ikisi zulüm ve ihanete sebep olur. Memurları erdemli ailelerden (…) deneyim ve hayâ sahibi kişilerden seç. (…)”

Hz. Ali’nin göre devlet görevlilerine yeterli düzeyde ücret verilmesi emri de son derece önemlidir. Çünkü geçimini sağlayan liyakatli biri, asla devletin hazinesinden çalmaz. Ayrıca denetime de önem verilmelidir, denetleyenler de dürüst kişiler olmalıdır: “Onlara (memurlara) bol bol erzak ver. Bunu yapman onlara kendilerini düzeltme gücü verir. Onları elleri altındaki mallardan (devlet malından) ihtiyaçsız kılar. (…) Onların işlerini denetle ve peşlerine dürüst ve vefalı kişilerden seçilmiş gözcüler gönder.”

Valiler ve emir sahipleri devlet yönetiminde ben yaptım oldu zihniyetinde olmamalıdır. Bir konuyu uzmanlarıyla istişare etmek, onların ilminden yararlanmak ve şehirleri bu şekilde düzene koymak gerekir. Malik Eşter’e gönderdiği emirnamede Hz. Ali, bu ilkeleri büyük bir açıklıkla ifade etmiştir: “Şehirlerin düzene girmesini sağlayan uygulamaları tespit etmek ve senden önceki insanların ortaya koyduğu doğru ilkeleri yerleştirmek hususunda âlimlerle ve bilge kişilerle bir araya gelerek çokça müzakere yap.”

YAKINLARA İLTİMAS DİNDEN ÇIKMAKTIR

Hz. Ali, verdiği talimatlara uymayan valilerine sert davranıyordu. Bunlardan biri olan Munzir b. Carud-i Abdi’ye yazdığı ifadeler hayli sertti ve onu derhal yanına çağırıyordu: “Bana ulaştığına göre sen nefsi arzularına hâkim olamıyor, ahretin için hiçbir hazırlık yapmıyor, ahretini harap ederek dünyanı koruyor ve dinini terk ederek aşiretine iltimasta bulunuyormuşsun. (…) Bu haberler doğruysa senin vasıflarında olan biri, kendisiyle gedik (açık) kapatılacak, iş yapılacak, değeri yüceltilecek, emanete ortak kılınacak ve ihanet etmeyeceğine dair güvenilecek biri değildir. İnşallah bu mektubum sana ulaşır ulaşmaz bana gel.”

Adalete ve liyakate uymayan, kendisine teslim emanet edilen kamusal emaneti korumayan ve devletin imkânlarını akrabalarına iltimas geçen Munzir’i derhal görevden alan Hz. Ali’nin buyruğundan anladığımıza göre bir emir sahibinin, devletin imkânlarıyla aşiretine ve akrabalarına iltimas geçmesi doğrudan doğruya dinini terk etmesidir. Yani İslam dışına çıkmasıdır.

Hz. Ali başka yazdığı bir başka mektupta ise kamusal emanetlere gerektiği gibi riayet etmemesi halinde bir kamu görevlisinin başına gelecekleri anlatmıştır: “Müslümanların ganimetine az veya çok ihanet ettiğinin bilgisi bana gelirse sana öylesine şiddetli davranırım ki, malın azalır, yükün ağırlaşır da hakir ve zayıf bir hale düşersin.”

Hz. Ali’nin kamu görevlilerini uyardığı önemli konulardan bir başkası ise rüşvettir. Rüşvetin yıkıcılığını ve toplumların mahvına sebep olduğunu anımsatarak kamu görevlilerini uyarmıştır: “Sizden öncekileri, insanları haklarından mahrum ederek kendilerinden rüşvetle satın almaya zorlamaları ve onları batıla sürükleyip buna uymalarını sağlamaları helak etmiştir.”

HZ. ALİ VE AKRABALARA İLTİMASIN YASAKLANMASI

İş başına gelen devlet başkanlarının liyakati askıya alarak kendi kadrolarını devlet kurumlarına yerleştirmesi ve bunların arasında akrabalarına yer vermesi sık rastlanan bir husustur. Kamu kaynaklarını kendi akrabalarına aktarması ve yakınlarının zenginleşmesi de bu kalemdendir. Hz. Ali, bu konuda bir istisna teşkil etmiştir.

Hz. Ali’nin kardeşi Akil bin Ebu Talip, Hz. Ali’nin halifeliği zamanında fakirliğe düşmüş, hayli müşkül durumda kalmıştı. Kardeşi Hz. Ali’ye başvurmuş ve devlet hazinesinden kendisine hakkından fazlasını verilmesini istemişti. Hz. Ali onu defalarca reddetmiş, o ise talebinde ısrarcı olmuştu. Bir keresinde Hz. Ali, kardeşine ertesi sabah silahlanıp kendisini beklemesini söylemişti. Sebebini merak eden kardeşine devlet hazinesinden alıp tüm insanların hakkına gireceğine bir kervanı basarak sadece bir tüccarın/kişinin hakkına girmenin daha az vebali olacağını ifade etmişti. Akil’in ısrarları bitmeyince bir keresinde de bir parça demiri ateşte kızdırmış ve kardeşine yaklaştırmıştı. Kardeşinin ateşin sıcaklığından kendini geri çekmesi üzerine ona cehennem ateşinin daha yakıcı olduğunu anımsatmıştı. İşin sonunda Hz. Ali kardeşi Akil’in ahlak dışı önerisini geri çevirdi ve ne kendisini ne de kardeşini böyle uğursuz bir işe sokmadı.

YOKSULLARIN HAKKI

Hz. Ali, devlet hazinesinden geçimde zorluk çeken yoksul tabaka için bir pay ayırmıştı. Bu sayede onun yönetimi hakkında sadakaya muhtaç kimse kalmamıştı. Dilencilik bütünüyle ortadan kalmıştı. Valilerine gönderdiği emirnamelerde yoksulların hazineden hak sahibi olduğuna dikkat çeken Hz. Ali, bunun bir lütuf olmadığını ısrarla vurgulamıştır: “Başvuracakları bir çözüm yolu olmayan, oldukça yoksul, muhtaç, darlıkta bunalmış, dertlere tutulmuş kişilerden oluşan aşağı tabaka hususunda Allah’tan kork. Bu sınıfın içinde ihtiyaçlarını isteyenler olduğu gibi (istemekten utanıp) kanaat edenler de vardır. Öyleyse Allah’ın senden korumanı istediği bu kimselerin hakkını koru. Onlar için Beytu’l Mal’inden ve her şehirde Müslümanların ganimet olarak elde ettikleri arazilerine gelirlerinden bir pay ayır.[iii] Onların en uzak olanının da en yakında olanlar kadar hakkı vardır. Sen hepsinin hakkını gözetmekle sorumlusun. Sakın kibir ve meşguliyet seni onların durumundan alıkoymasın. (…) Onlara karşı dikkatsiz olma ve onları hor gören bir tavır takınma.”

SONUÇ

Hz. Ali yönetimi altında bulunan topraklarda üretim, ticaret ve vergi dengesini sağlıklı bir şekilde kurmuş ve sürdürülebilir bir ekonomik model oluşturmuştur.[iv] Öncelikle gelir dağılımında eşit ve adil bir uygulamaya gitmiş, bunun ardından memleketin kalkınmasına önem vermiştir. Böylece halkın arasındaki gelir uçurumu azalmış ve zenginlikten herkes payını almıştır. Kaynakların aktardığına göre, Hz. Ali devlet başkanı olduktan yaklaşık üç yıl sonra, onun yönetimi altındaki ahaliden sadakaya muhtaç tek kişi bile kalmamıştır. Doğal olarak havadan para kazanma yöntemleri ve rüşvet başta olmak üzere gayrimeşru gelirlerin kökü kazanmış, üretime dayalı bir kalkınma modeli benimsenmiştir. Fakirlik yok denilecek kadar azalmış ve yine de fakir kalanlara bütçeden pay ayrılmıştır. Neticede fakirlik ortadan kalkmıştır. Evet, Hz. Ali söylediği gibi egemen olduğu topraklarda fakirliği “öldürmüştür”.[v]

Sonnotlar

[i] Bu hadislerin dikkate değer bir derlemesi için bk. İmam Nesai, Hadislerle Hz. Ali, İstanbul: İz Yayıncılık, 2016; Ali Rıza Sabiri, 1001 Hadis Işığında İmam Ali, İstanbul: Kevser Yayınları, 2008.

[ii] “Allah zengindir, siz ise fakirsiniz.” Muhammed/38; “Ey insanlar! Siz Allah’a muhtaçsınız, Allah ise müstağnidir, övülmeğe layık olandır.” Fatır/15.

[iii] Bu emir Kur’an-ı Kerim’in 7.ayeti gereğincedir. “Allah’ın, fethedilen köylerin mallarından Peygamberine verdiği ganimetler artık Allah’ındır ve Peygamberin ve yakınların ve yetimlerin ve yoksulların ve yolda kalmışların; bu da, o malın, sizin içinizdeki zenginlerin ellerinde devreden bir mal, bir sermaye (devlet) olmaması içindir ve Peygamber, size ne verirse alın onu ve neden vazgeçmenizi emrederse vazgeçin ondan ve çekinin Allah’tan; şüphe yok ki Allah’ın azabı çetindir.”

[iv] Elbette Hz. Ali zamanıyla günümüzdeki sosyal yapı aynı değildir. O çağdaki uygulamaları olduğu gibi alıp bugüne uygulamak mümkün değildir. Uygulamaların ruhunu, hangi soruna nasıl çözüm üretilmişse temel ve evrensel ilkeleri dikkate alarak akıl ve bilim çerçevesinde günümüz toplumuna çözümler önermek gerekir. Bu yazıda da genel olarak belirtiğimiz ilkelere dikkat edilmiştir.

[v] Konuyla ilgili daha detaylı bilgi için bk. Ahmet Verde, et-Temyiz, Mersin: yy, 2018; Şeyh Ebulfeth Abdulvahid Âmidi, Hikmet İncileri, Adana: Velayet Yayınları, ty.; Muhammedi Reyşehri, Muhtasar Mizanu’l Hikme, İstanbul: Kevser Yayınları, 2020.

Hz. Ali fakirliği nasıl ‘öldürdü’?

Abonelik

VeryansınTV'ye destek ol.
Reklamsız haber okumanın keyfini çıkar.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Giriş Yap

2 Yorum

  1. 6 ay önce

    Görünen o ki yöntem hiç değişmedi sadece bunu uygulayacak yürek ve irade yok…

    Cevapla
  2. 6 ay önce

    İmam Ali’nin o günkü uygulamasının bu güne yansıyan şekli Prof Haydar Baş beyin yazdığı “ milli ekonomi modeli” dir.

    Cevapla
Giriş Yap

VeryansınTV ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya abone olun!