İdeoloji ve bilim arasındaki fark -2

Prof. Dr. Şahin Filiz yazdı

İdeoloji ve bilim arasındaki fark -2

Daha önce, ideolojiden ne kastedildiğini anlatmıştık. Bilim ile arasındaki farkı açıklamak için, ideolojinin ne anlama geldiğini ele almaya çalışmıştık. Şimdi de bilimden ne kastedildiğine bakalım.

Gerçek şudur ki bilimin tanımı, bugüne kadar birçok ihtilaflar ve problemler doğurmuştur. Bu ihtilaf ve çekişmelerin içine dalmayacağız.

Bilimi ‘‘bir şeyi olduğu gibi bilmek’’, ‘‘aslı, varlığı, cinsi ve nedeni bilinen şey hakkında söz söylemektir’’, şeklinde kısaca tanımlamakla yetiniyoruz. Bu tanım aracılığıyla, bilimin alanına giren sosyal bilimleri matematik, mantık bilimleri safında toplama imkânına kavuşuyoruz. Ayrıca, bilimsel düşüncede bulunması gereken en önemli özellikleri belirlememiz zorunludur.

Bu özellikler şunlar:

Bilimsel tarzda ortaya çıkan verileri en ince şekilde anlama,

Genelleştirme,

Doğruluğun denenebilme imkanı,

Doğruluğun güvenilirliği,

Rasyonel-mantıksal sıralama ve düzen.

Buradan anlaşılıyor ki bilim ile ideoloji arasında bir kutuplaşma göze çarpmaktadır. Bu kutuplaşma, her birinin amaç ve hedeflerinin farklılığından kaynaklanmaktadır. Bilimsel teori, objektiftir. Şekilleri farklılaşsa da anlamı birdir. Bilim, kendi yapı ve rolü içinde bulunan gerçekliğe ulaşmak ister. İdeolojik tez ise, kendisini objektif olarak öne çıkaran ölçütsel tezi açıklar. Bu sebeple, anlaşmazlık, onun öz niteliği olur. İdeoloji, meydana gelen  bir durumla ilgili belli bir gerçeği, o gerçeğe işaret eden şeyi bir arada bulundurur.  Aynı zamanda o, bir değer ortaya koyan ama hakikati tersyüz eden bir kasıttır.

İdeoloji, çoğu zaman bilinçliliğin artmasına bağlıdır. Olgunun değerlendirilmesi, kişinin önceden belirlediği fikirlerle uyuşan bir tarzda gerçekleşir. Şimdi bilimle ideoloji arasındaki farkı yeniden açıklayalım: Olgu, bilimin ulaşmaya çalıştığı şeydir ve onu kanunlar halinde dile getirir; olguyu bilimle varılan yargıya konu edinir. İşte bunlar bilimin özelliklerindendir. İdeoloji ise bilimin tahrif edilmesidir. Bunun sebebi, ideolojinin olguya giydirilmiş olmasını arzu ettiği belli değerlere uymasıdır. Yani bilimin ideolojinin yarattığı değerlere boyun eğmesidir.

Bu anlamda olmak üzere Baryon, ideolojinin bilimsel yönden çürütülmeye elverişli bulunduğunu, bilimin ruhu ile uyuşamayacağını ve bu bakımdan, mutlak gerçekliği ifade eden tüm bilgiye sahip olduğunu iddia eden ekollerin bilimsel olarak doğrulanamayacağını vurgulamaktadır. İdeoloji, bilimin bir meyvesi değil, mutlak hakikatin kendi tekelinde bulunduğunu öne süren bir inancın ifadesidir.

Nitekim Althusser bu noktayı şöyle dile getiriyor:

“İdeolojiye ait teorik üretimin tarzı, bilime ait teorik üretim tarzından tamamen farklıdır”.

Birinci tarzın problemleri, aynı anda eylemsel bir ölçü ve teorik bir ayna olması için birbirine eklenen şartların teorik yorumu dışında geliştiği zaman, ideolojik üretim tarzı fonksiyonel olmaktan çıkar.

Çünkü bu çözüm, söz konusu tarzda, düşünce hududu dışında bir takım yaptırımlar ve kurallar yükler. Yani dini, ahlaki, siyasi ve benzeri müeyyideler koyar.

BİLİM İLE İDEOLOJİ ARASINDAKİ İLİŞKİ

İdeoloji ile bilim arasındaki kutuplaşma, sadece gaye ve hedefler açısından bir kutuplaşma değil, aynı zamanda ikisi arasında karşılıklı ilişki ve ayrılmazlığın da ifadesidir. Bu ilişki ve ayrılmazlık, tek bir yönden ele alınabilecek türden değildir. Bu anlamda bazen birbirine zıt görünen ilişkilerden söz edilebilir ve diyebiliriz ki: Bilim ideolojiye; ideoloji de bilime muhtaçtır ve ideoloji, aynı anda hem bilimin yoluna bir takım zorluklar koyar ve hem de ona itici güç olur.

YOĞUN İLİŞKİ-AYRILMAZLIK

Max Weber (1864-1928)’e göre, bilimsel objektif bir şey, değerlendirmeden ve ideolojik etkiden uzak bulunan şeydir. Bu konuda hiçbir kuşkuya yer yoktur. Yalnız o, bu şiddetiyle sosyal bilimlerden objektifliği alır götürür. Bu gerçeğin idrak edilmesi için Weber, araştırıcının, bilimi, kişisel değerlerinin müdahalesinden uzak, sağlam temeller üzerine bina etmesine ilişkin ilkeleri koymuş ve bu konuda epey çaba harcamıştır. Fakat buna rağmen araştırıcının ön kabulleri ve değer yargılarının oynadığı kaçınılmaz rolü itiraf etmeye mecbur kalmıştır. Bu sadece çalışma konusunun seçilmesi prensibini sınırlamada değil, aynı zamanda, çalışmasının aktığı mecranın yönünü tayinde de geçerli olmuştur. İş bu kadarla da bitmemektedir. Maniheim, “Însanı ele alan bilimlerdeki fikirler, bunları benimseyen kimseler ile onların toplumsal konjonktürdeki konumları için kılavuz olmuşlardır” demiştir.

Bilimsel araştırma ve ideoloji arasındaki sağlam ilişki, aslında ideolojinin, hem bilinçli hem de bilinçsiz şekilde araştırıcı üzerinde bıraktığı dinamik etkisine verilebilir. Bu dinamizmin ne olduğunu daha önce görmüştük. Bu dinamizm bizi, herhangi bir bilimin, ideolojik perspektiften uzak kalamayacağı sonucuna zorunlu olarak sevk etmektedir.  Ve araştırıcının benimsediği ideoloji sistemin altında yatan bu bilimin derinliklerine nüfuzu sağlamaktadır. Doğaldır ki tüm bunlar, ideolojiyi yararlarına hizmet eden şeye doğru yönlendirmeye çalışma ve bazı teorik tasavvurlar aracılığıyla hedeflerini ortaya koyan teorik araştırma yoluyla gerçekleşmektedir. Bilim bu sayede ideolojik bir boyut kazanmaktadır.

Bu sadece insani bilimlerde değil, doğa bilimlerinde de geçerlidir. Doğa bilgini, geriye kalan şeyleri eliyle işler. Doğa bilimlerinin pek çoğunda bilimden önce gelen bir düşüncenin sonucu yer alır. Ne denli basit olursa olsun, her deneyimin, en azından daha önceki herhangi teorik betimsel bir çerçeve içine konmasını mümkün kılan bir açıklaması vardır.

Bu sayede şu husus açıklığa kavuşmuş olmaktadır: İdeoloji ile bilim arasındaki ilişki, her birinin amaç ve hedefleri arasında keskin bir çelişki olmasına rağmen sapa sağlam bir ayrılmazlık ifade eder. Öyle ki hem bilim hem de ideolojinin, neredeyse birbirinin kopyası olduğunu söylemek bile mümkündür.

İLİŞKİNİN HAREKET NOKTASI

Acaba, bilim ile ideoloji arasındaki bu kopmaz ilişkinin odaklandığı temel nedir? Kuşkusuz bu temel, bilişsel süreçte bilen ile bilinen arasında şekillenen ilişki ile doğrudan bilinendir. Soruna dikkatle baktığımızda, şu açıkça ortaya çıkmaktadır: Bilinen, bilenden ne denli bağımsız olursa, objektiflik ve bilimsellik o denli yakın olur. Başka türlü ifade edecek olursak, her ne zaman bilginin konusu, bilen (süjeden) bağımsız olursa, bilenin, çok çeşitli müdahale ve etkilerinden o kadar uzak olur.

Kendimizi bilimsel bilginin iki türü arasında buluyoruz. Bunlar, bilim adamlarının pozitif bilimler ve sosyal ya da insani bilimler adı altında topladıkları bilim türleridir. Kuşkusuz pozitif bilim, uzun boylu süreci boyunca, bilen süjenin tüm şüphelerinden uzak kalarak bağımsızlığını ilan etmiştir. Öyle ki bilimsel bilginin ve  kendisinden saklı bulunan anlamından uzak olarak anlaşılması sürecinde süjenin ya da bilen kişinin, bu bilimde hiçbir aktif müdahalesi ve etkisi bulunmamaktadır. İkincisi, epistemik aktivitesi tüm bireyler arasında müşterek olur. Hatta bu bireylerin yerine elektronları ya da sibernetik bilimine ait araçları koyduğumuzda, beşeri bilinç sayılan matematik bilimler ve mantığa eşdeğer matematik bilimleri öne çıkarmış oluruz. Fizik tarihinin bütünü, kendini merkeze almış bilene bağlı çirkinliklerin asgari sınırına kadar dayanan bir açılım tarihidir. Bu tarihin amacı, bireyi epistemik birey yasalarının en son sınırına varıncaya kadar, boyun eğdirmektir. Bunun anlamı şudur: Objektiflik mümkün hale gelmiştir, bilinen, bireylerden görece bir bağımsızlık kazanmıştır.

Kuşkusuz şu nokta açıkça ortaya çıkmıştır: İlki, bilenden bağımsız olan bilinenin ve ikinci olarak da, objektiflik ve bilgi fenomeninin boyutuna vakıf olmada kendilerine güvenilen ölçütlerin en önemlisi, bilimsel araştırmanın, matematiksel metoda ve geleneğe niceliksel ya da sayısal dili giydirme gücüdür. Bu sebeple pek çok araştırıcı, bilimlerinin niceliksel yönüne ağırlık vermişler ve bu nicelikselliği matematiksel metodun temeline yerleştirme çabası içine girmiştir. Yalnız şu var ki bu çabalar, ancak temelde, bilen bireyden bağımsız olan doğa bilimleri alanındaki meyvesini vermiştir.

Doğa bilimlerinin bilen süjeden bağımsızlığına, deneye bağlı bulunmalarına ve ideolojinin manipülasyonlarından tümüyle uzak kalarak neredeyse birbirine benzer şartlar altında deneysel olarak defalarca yinelenmesine karşın, çoğu zaman, bir dereceye kadar araştırıcının eğilim ve inançlarına maruz kalmaktan kurtulamazlar. Bu bilimlerden birçoğu, ideolojik kaygılara hizmet eder. Örneğin, türlü dallarıyla psikoloji, sonra astronomi, kimya ve hatta fizik bilimleri… Özellikle bu, bilimlerin etkinliklerinin artması ve uzmanlık dallarının yaygınlaşmasıyla kendisini daha da açık hissettirmektedir. Bundan dolayı bugüne kadar, doğa bilimlerinin çeşitlerinin pek çok özellikleri hakkında yapılan açıklamaların belli başlı ideolojik etkilere bağlı bulunduğunu gözden ırak tutmuyoruz.

Biraz geriye dönecek olursak bu hususun daha da açıklığa kavuştuğunu görürüz. Lenin şöyle yazmıştı: ‘‘Yeni fiziği idealizme uyguladım. Çünkü fizikçiler, temelde, diyalektiği bilmiyorlardı. Lenin bu vesileyle kendisini, modern fizikteki ideolojisini güçlendirmeye iten şeyi bulamadığını vurgulamaktadır. Engels, olguyu görmeye en uygun ve en etkin şey hakkında, objektif bakış açısı şeklindeki metod ve ideolojisini açığa vurmadan önce, şöyle yazmıştı: ‘‘Diyalektik, sınırlandırılmış olarak,   çağdaşdır ve doğa bilgilerine oranla daha önemli bir yere sahiptir. Dolayısıyla diyalektik, analojidir. Bundan dolayı diyalektik, doğada yürürlükte olan gelişim hareketlerini, doğanın genel ilişkilerini açıklama ve bir araştırma alanından öbürüne uzanan geçişleri açıklamanın yoludur. Bizzat bu bakış açısından hareketle Engels, biyolojinin özelliklerini okumuş ve bu bilim dalını materyalist tarih ideolojisine uyacak tarzda kendine has diyalektik mantığıyla açıklamıştır. Sonunda şöyle bir hükme ulaşmıştır: Hayatın protoplazma üzerinde mevcut protonlara bağlı olması kaçınılmazdır. Bu iki bilimden birinin diğerine ve ikinci olarak da maddenin hareket şekillerinden birinin, diğer bir şekle intikali düşüncesinden sapma olarak değerlendirerek, biyolojinin protonların kimyası olduğunu düşünmüştür.

Biyolojinin bu şekilde değerlendirilmesinde ideolojik boyut açıkça ortaya çıkmaktadır. Zira bu bilim ideolojik güdüme ve atmosfere çok daha yakındır. Aynı zamanda bilim, çeşitli ideolojilerin yeşerdiği verimli bir zemin olmuş, buradan hareketle çağdaş Marksistlerden Ivan Illich biyoloji bilimine Marksist bir bakış açısı getirmiştir. ‘‘Biyolojide Bilimsel Araştırma ve Felsefi Tartışma’’ adlı eserinde o, şöyle yazmaktadır: ‘‘Gerçekte, son dönemlerde biyoloji biliminin tarihi, idealist ekoller ve bizzat bu bilim çerçevesinde yer alan ekollerin yeni adlar altında ortaya çıkmasına yol açan sayısız uğraşılara tanıklık etmiştir. Şu var ki bu yolda, bazı idealist biyologların kötü huyundan etkilenerek tarihi maddecilik az da olsa, etkinlik gösteren idealist biyoloji bilimi ekolünün inşa uğraşlarına ket vurmaktadır.

Demiştik ki: Deney, doğa bilimlerinde objektifliğe uygun bir atmosfer yaratan faktörlerden biridir. İdeolojisi ne olursa olsun bilen süjeye kendisini kabul ettiren birbirine benzer şartlar altındaki bu deney, defalarca yenilenebilmektedir. Sonuncu tekrar, araştırılmış olguyu, ikinci araştırma içinde saydığımız birbirine eşlik eden şartların tümünden ayırmayı gerekli kılmaktadır. Bu, tdeneyin koşullarına egemen olma olanağı bakımındandır. Ancak burada unutmamamız gereken şey, olgu olarak bu yönü ayırmamızın kaçınılmaz oluşudur. Çünkü bu, gerçekte böyle değildir.

Belki de bunu, ideolojinin belli sınırlar içinde nüfuz ettiği bir boşluk saymamız mümkündür. Bu demektir ki olan ya da olmakta olan gerçek şartlara bütünüyle benzeyen bir takım şartların müjdecisi olarak geçerli olayların tekrar edilmesi en azından şimdiki bilimsel olanaklar ölçüsünde, nerdeyse olanak dışı bir durumdur

Belli bir yöntemle araştırılması kararlaştırılmış bir gerçeğin herhangi bir yönünü tekrar ortaya koyabilmek doğa bilimlerinde kabul edilebilir bir durum olduğu zaman, sosyolojik gerçek, diğer tüm gerçeklerden soyutlanma tehlikesi olmaksızın, herhangi bir gerçeğin ya da bu gerçeğe ait herhangi bir yönün ortadan kaldırılmasının imkansız oluşunda gizlenmektedir. Yani, insani bilimler ya da sosyal bilimler konuları, sayılamayan etkinliği içinde insan olduğu ve bilinen etkinliği ile insan açısından ele alındığı zaman kendilerini bu özel konuma yerleştirilmiş olarak bulurlar. Bu öyle bir konumdur ki doğa bilimlerini, aynı anda hem bilen hem de bilinen sıfatıyla, insana dayandırır, peş peşe bir dizi zor problemler üretir.  Bu, kabul gören bir yargıdır.

Bu zorlukların en önemlisi ve en açık olanı, ideolojik etkinliklerin önünde kesinlik ve objektifliğin bulunmamasıdır. Bu, bilen süjenin konusu ve onun esnekliği, bilen ile bilinenin, kaynaşmasıdır. Yani, bilginin konusu ve onun esnekliği, bilenin etkileriyle kolayca uyum gösterebilme kabiliyeti de, yönelimleri ya da ideolojik eğilimleri şu veya bu şekilde kendine yükleyen bilen, bunları kabule hazırdır.

Bu bağlamda insani bilimlerin karşılaştığı güçlük, çift yönlüdür. Bu bilimler bir ölçüde ideolojik tutkuların önünde açılmak ve yoğunluğunu kaybetmekle ve diğer yandan da, objektiflik karşısında içine kapanmakla, bir takım zorluklara maruz kalır. Bunun iki sebebi vardır: Her ikisi de bir yere kadar, yöntemle ilgilidir. Birincisi, kendi kendinde yoğunlaşmış süje ile epistemik süje arasındaki ayırıcı çizginin, dışarıdan değerlendirmeye muktedir olması gereken fenomenler hakkında düşünce yürüten egonun bir dereceye kadar açıklığının azalması, sönmesidir. İkincisi, düşünen egonun bir yere kadar anlamlı; bir dereceye kadar da, önemsediği olgular için atfettiği değerlere yer vermesidir. Bunu yaparken, kendisinin olguları sezgi yoluyla bildiğini ve objektif teknik koşulların zorunluluğunu hissederek bunun değerini azalttığı inancını taşır.

Bu, insani bilimlerin objektifliğe açılmasını engelleyen ve bu açılmanın ideolojik tesirlerini kolayca oluşturabilen güçlüklerin ilkidir. Biz buna yöntemle ilgili yön adını vermiştik. Bununla birlikte, bir başka zorluk daha vardır. Buna da deneysel yön diyebiliriz. Az önce işaret ettiğimiz gibi, doğa bilimlerinde deney yapmak çok kolay bir iştir. Eğer deneyin önüne bir takım zorluklar çıkarsa bunlar daha ziyade teknik zorluklardan ibaret kalır Ancak, insani bilimlerin konumuna gelince, genellikle karmaşık bir durumla yüz yüze geliriz. Çünkü kendi zatını düşünen; başkaları ya da kendi benliği üzerinde tecrübeler yapan bireyin, bir yönüyle, düşüncenin özelliklerini değişikliğe uğratması mümkündür. Diğer yanda, aynı bireyin, yapıları, doğaları ve yaygınlıkları itibariyle bu özelliklerle birden bire beliren değişikliklere kaynak olması söz konusudur. Bu konumlardan yola çıkarak denilebilir ki bireyin varlığı, hem bilen ve hem de bilinen bakımından aynı anda yaratılır.

Gerçek olan şudur ki söz konusu deneyin zorlukları sadece insani bilimlere özgü değildir. Bu zorlukların tümü, çalışmaların konusunu oluşturmaz.

İDEOLOJİNİN BİLİMİ ENGELLEMESİ

İdeolojinin araştırıcının tasavvurları, analizleri ve metodu üzerinde kurmuş olduğu egemenlikten hareket ederek şöyle bir soru sorma imkanını elde edebiliriz: Acaba, araştırma, hatta saf bir araştırma, her türlü ideolojiden uzak kalabilir mi? Böyle bir etkinin olmadığını öne sürmek zordur. Bir tarafta bilgin ve onun araştırma şartları, diğer tarafta da, ideolojik etkilere mutlak surette boyun eğen çalışmalarına ait bilgisel, felsefi ya da teknik yorum. İşte araştırma, bu iki taraflı etki altında sıkışıp kalmaktadır.

Siyasi, dini, sosyal ya da ekonomik ideolojilere bulaşmış olan bilimsel düşüncenin doğruluğunu tasavvur etmek her ne kadar su götürür bir husus olsa da, bilimsel uygulamaların yerine getirilmesine ilişkin şartlara nasıl tesir ediyorsa, bu ideolojinin, geleceğin bilgininin alacağı eğitime de etkide bulunduğunu elbette yadsıyamayız. Fakat şunu kesinlikle söyleyebiliriz ki Galile (1564-1642)’yi, ne göksel hareket kanunlarını keşfetme azminden hiçbir teftiş mahkemesi alıkoyabilmiş, ne de diğer herhangi bir ideolojik sulta, araştırmacı bilim adamlarının, bilimin herhangi bir safhasında keşiflerde bulunmalarına engel olabilmiştir.

Bu elbette yadırganması mümkün olmayan bir gerçektir. Bu gerçeğin apaçıklığına ve belirginliğine rağmen bilimi elde etmeye uğraşan teşvikçi ideolojik uygulamaların varlığını da inkar edemeyiz. Çünkü bu etkinliklerin ideolojik çabanın özü olan gerçeklikler olduklarını dikkate aldığımızda, ne olursa olsun ideoloji bizi, davranışlarımızın gerekçeli, kararlılığımızın da güçlenerek ahlaki bakımdan güvenilir, rasyonel bakımdan rahatlatıcı olduğu  bir dünyaya götürür.

Bu nedenle bilimler, ideoloji ile uzlaşacak ve ona destek çıkacak şekilde şu veya bu tarzda sonuçlar üretmeye çabalar. Zira bilimsel araştırma, doğası gereği, bilenin temsillerini sürekli ayıklamaya ve uzaklaştırmaya yönelir. O halde ideoloji, bilim adamına dayattığı bir takım teknik amaçlar ve onun davranışlarına egemen olan araçlar yoluyla bilimsel araştırmaya dolaylı etkide bulunur.

Bilinç-dışılık şeklinde adlandırabileceğimiz bu yıkıcı etkiler yönünden düşünecek olursak, bir takım bilinçli etkilerin de var olduğunu görürüz. Bunlar, araştırılan konuda araştırıcının, bilimsel gerçekleri devamlı ve doğrudan çarpıtmasına yol açan en tehlikeli etkenlerdir. İşte bu, doğrudan doğruya yararlanma adını alır. Bu, ideolojinin temel özelliklerinden kaynaklanır. Karl Lovinstein bu anlamdan hareketle ideolojiyi iki temel öğeye ayırmıştır. Böylece, ideolojinin gelişmesinin, felsefi teorilerden kapsamlı evrensel bakışa dek uzanan teorik unsuru değiştirdiği düşüncesine ulaşmak için, ideolojinin teorik ve pratik unsurları içermesine bağlı bulunduğunu düşünüyordu. Nasıl ki teoriler inanç esasları gibi benimseniyorsa bu, söz konusu temellerin donuk inançlara dönüştürüldüğü ve bu inançların değişmez bir çizgide seyrettiği zaman meydana geliyordu.

Dolaylı yararlanma problemine gelince: Bu, ideolojinin bilimsel sonuçlara etkisine ortaya çıkar. Bilimsel sonuçları elde eden bilim insanları, gerçekte ideolojik bir kaygı taşımasa da,  ideoloji bu sonuçları doğal olarak destekler. Örneğin; E. Pavlov’ın çalışmaları, Sovyet diyalektik çevrelerinde gerçekten çok büyük önem taşımaktadır. Ama aslında o, çoğu kere bu felsefeden hiçbir şey bilmediğini tekrar eder. Bu meselenin hiçbir önemi de yoktur. Çünkü onun eserlerinde araştırıcı bir yöntemin uygulanmış olması muhtemeldir. Sonrakiler bu metodu, seçmeci düşünsel bir yöntem olarak kullanmışlardır.

Gerçek şudur ki ideolojinin bilime olan ihtiyacı, bilimin, ilk önce ideoloji karşısındaki yeri ve mevkiini belirleyen bir dinamizmle bağlantılıdır. Birbirleriyle rekabet halinde olan öteki ideolojiler çerçevesinde bu dinamizmin bileşenlerini şöyle özetleyebiliriz:

Birliğin Güçlendirilmesi:

Ayakta kalabilmek için, her ideoloji kendi birliğini ve iç tutarlığını güçlendirmeye büyük ihtiyaç duyar. İdeolojinin kendi birliğini ve caydırıcılık gücünü devamlı surette sağlamlaştırmaya olan ihtiyacı, söz konusu iç düşmanlar olan “sapkınlara” karşı kesintisiz boğuşmasını zorunlu kılar. “Sapkınlar”  iki rol üstlenirler: Bir yönüyle bu roller, ideolojinin değişime uğramasını mümkün kılar. İkinci yön ise, ideolojik örüntüye, eski ideoloji sahiplerinin otoritesini sınırlayan bir yenilenme imkanı tanımaktadır.

Bu amacın gerçekleştirilmesi için sadece bilime değil, marifetin çeşitli türevlerine de ihtiyaç vardır.

Güvenilirliği Yenileme:

Bundan kastımız şudur: İdeoloji, kendi bireyleri önünde özel; başkaları önünde de genel bir görüntü çizerek şunu açıklar: İdeoloji, evren ve hayatın görünümlerini doğru bir biçimde açıklayan; gevezelik, heves ve yanlışlıktan uzak durarak anlamlandıran doğru, sağlam bir görüştür. İdeolojinin üzerine düşen, kendi güvenilirliğini vurgulamaktır. Dolayısıyla kendisinin çözümlenmesinden ve gücü ile seyri arasındaki uyumsuzluktan doğan hayal kırıklığını açıklaması mümkün değildir.

İdeoloji, düşmanın düşmanlık fikrine ve onun açıklanmasına karşı komplo düzenlemeye zorlanır. Bu, düşmanca ve kötü bir iradedir. Her şeyi açıklayan bir yöneliştir. Burada zihni muhakemeye benzer bir seyrin söz konusu olduğunu görüyoruz. Bu seyir, dışarıda daima örtülü dahili bir çatışma olduğu, bu eylem ne olursa olsun, onu, yapılan baskının açığını yakalayan başka bir eylem diye nitelendirdiği baskıdaki hudutsuz bir diyalektik ortamı yarattığı anlamına gelmektedir.

-Bitti-