İdeolojik meseleler

İdeolojik meseleler

Duvar yıkılıp da tarihin sona erdiği ilan edildikten sonra faturanın büyük bir bölümü “ideoloji” kavramına çıkarıldı.  Kavram resmen pejoratif (aşağılayıcı) bir anlam kazandı.  “Fakat bu ideolojik bir düşünce” gibi kuşku belirten ifadeler; “Ama sizin ideolojik saplantılarınız var” gibi bilgiç tutumlar; “ideolojik parti ve gruplar” diyerek önemsiz gösterme girişimleri oldu.

Kavramın biraz alengirli olduğunu kabul etmek gerekir.  Tarihi çok eskilere dayanır. Fransız filozof  Destutt de Tracy siyasî toplumun içinden yükselen bunca tantanalı söz ve iddianın ardında  tutarlı biçimde izah edilebilecek disiplinli bir şeylerin olması gerektiğini düşünürken, 1796’da “ideoloji” kavramını icat etmiş. Fikir (ide) bilimi (oloji) demek.

Tracy kapsamlı bir toplum teorisi geliştirme, mücadele yoluyla bu teoriyi insanlara kabul ettirme, bir siyasî program sunma eylemini “ideolojik” olarak tanımlamış; bu türden faaliyetin adanmış savunucuları gerektirdiğini, entelektüellerden oluşan bir önderlik kurumunun şart olduğunu saptamış. Ondokuzuncu yüzyılda, ne kadar saçma olursa olsun ağızdan ya da kalemden çıkan her lafın arkasında bir fikir disiplini arayan, kendilerine “ideolog” diyen adamlar türemiş.

Ondokuzuncu yüzyıldan günümüze kadar filozoflar ideoloji kavramını feci şekilde didiklemişler.  Karl Marx, kavrama olumsuz bir anlam yüklemiş, “ideoloji yanlış (sahte) bilinçtir” demiş. Marx’a göre ideoloji, Devlet, Tanrı ve hâkim sınıflara   itaat edilmesini sağlamak için icat edilmiş ve işçi sınıfının kendi maddi ve manevi durumunu kendisine yabancı düşünceler ve önermeler aracılığıyla yanlış anlamasına yol açmıştır.

Fakat daha sonra Marx, Kapital adlı eseri üzerinde çalışırken, bu adamlar (devlet yöneticileri, burjuvazi, ruhban vs) “bilmeden nasıl yapıyorlar?” diye sormuş ve ideolojiyi farklı bir ışıkta görmeye başlamıştır. Böylece Marx, ideolojinin sadece hâkim sınıfın diğer sınıfları kendi yönetimine razı etmek, toplumda bir mutabakat sağlamak için yarattığı bir yanılsama olmadığını; farklı sınıfların içinde yer aldıkları üretim ve mülkiyet ilişkilerinden, hayat koşullarının maddî üretiminden kaynaklandığını fark etmiş: “hayatı belirleyen bilinç değildir, tersine, bilinci belirleyen hayattır.”

Toplumu oluşturan bütün sınıflar, zümreler ve çıkar grupları, kendi toplumsal ilişkilerini ve deneyimlerini, bizzat geliştirdikleri ya da önlerine konulan fikirler aracılığıyla anlamaktadırlar. Bu anlamda politik, felsefi, sanatsal, kültürel vs her söylemin ardında, bilinçli olarak ya da söyleyenden bağımsız olarak mutlaka bir fikir disiplini vardır. Dolayısıyla toplumsal sınıfların, çıkar gruplarının, devletlerin tutumları ve her türlü kültürel faaliyet özünde ideolojiktir. İdeolojinin kendi tarihi yoktur fakat farklı ideolojik söylemlerin ve tutumların farklı tarihleri vardır.

Demek ki herhangi bir siyasî söylemi köklerine kadar izlersek, orada mutlaka bir ideoloji buluruz. İdeoloji kişilerin, siyasî partilerin, sınıfların, devletlerin davranışlarına yön verir; farkında olsalar da olmasalar da onların söylemlerinin temelini, kökünü oluşturur.

İdeoloji değişmeyen, taşa saplı kılıç gibi insanın kafasında sabit duran bir şey değildir. Mesela muhafazakâr İmparatorluk ideolojisini benimseyen Osmanlı Paşası daha sonra Cumhuriyet ideolojisini benimsemiştir; laik Cumhuriyet ideolojisini benimseyen Türkiye Cumhuriyeti’ne Sünni İslâm ideolojisi dayatılmış ve bu dayatma bütün toplumsal sınıfları ve çıkar gruplarını ideolojik olarak bölüp parçalamıştır; 1918-1933 arasında monarşist düşünceleri terk ederek  Cumhuriyet (Weimar) ideolojisini benimseyen Alman burjuvazisi, evreler hâlinde Nazi ideolojisini elverişli bulmuştur. Sayısız örnek verilebilir.

Siyasî partilerin geliştirdikleri teoriler; yani dünyanın ve ülkenin durumuna ilişkin somut verilerden hareketle, tarihe de gönderme yaparak oluşturdukları analizler, son tahlilde o partilerin ideolojisini yansıtır. Siyasî partilerin sadece analizleri değil, söylemleri de ideolojiktir. Mesela AKP’nin söylemi tamamen ideolojiktir; “millet” dediği zaman “ümmet”i, “vatan” dediği zaman “dâr-ülİslam”ı,  yani İslam beldelerini kastettiğini anlarız. Türkiye’nin söz gelimi Suriye ve Mısır’la ilişkisini ülkenin jeopolitik ihtiyaçları değil, Erdoğan’ın ideolojisi belirlemektedir.

Siyaset çok geniş bir alanda manevra yapmaya imkân sağlayan bir faaliyettir. Partinizi görünür kılmak için hep “çarpıcı açıklamalar” yapmak zorunda kalırsınız,sınıfsal ve politik ittifaklar kurarsınız; içinde bulunduğunuz konjonktürü (bir ülkenin iktisadî ve siyasi durumunu etkileyen koşullar bütünü) kendi siyasî menfaatlerinize uygun biçimde, esnek bir tutumla yorumlarsınız.

Fakat burada esnekliğin bir ölçek göstergesi (skalası) vardır. Sola ya da sağa doğru kayarken ne kadar esneyebilirsiniz?  Burada bir ölçek sorunu ortaya çıkar.  İşte o ölçeği belirlemesi gereken şey partinizin ideolojisidir. Söyleminizin ardındaki fikir disiplinini kaybettiğiniz anda dünyayı yorumlayacak yerde kendi dünyanızı kurmuş olursunuz. Giderek söyleminizin ardında olması gereken fikir disiplinini göz ardı etmeye başlarsınız; siyasî yelpazedeki koordinatlarınız değişir.  Mesela en sağa ya da en sola kayar, sağınızı ve solunuzu yeni konumunuza göre yeniden tarif eder, insanları bu yeni tarife ikna etmek için debelenmeye başlarsınız. Sağınız solunuza karışır, verdiğiniz mesajlar giderek karmaşık ve anlaşılmaz olur.

Durumunuzu toparlamak için kendi tarihinizi bile yeniden kurgulamaya başlarsınız. Yaptığınız kurguya adamlarınızın inanması yeterlidir, başkalarının inanması o kadar önemli değildir.  Fakat günün birinde siyasette ölçeği şaşırdığınızı, ideolojik tutumdan saptığınızı, siyasetin teorinin yerini işgal ederek onu yiyip bitirdiğini söyleyerek özeleştiri yaparsınız. Ya da kendinizi fena halde sosyalist, hatta Bolşevik Leninist falan zannederken, emperyalizmin oyuncağı etnik milliyetçi hareketle kurduğunuz maddi ve siyasî menfaat ilişkisinde ölçüyü öyle bir kaçırırsınız ki emperyalizmin yeni “insan hakları” tarifini ve özgürlük yorumunu bir tür sosyalizm sanacak kadar aptallaşırsınız.

İdeolojik pusulayı şaşırırsanız, siyasetiniz teorinizi peşi sıra sürükler. Sürüklenen teorinizi giderek ideolojinize yabancı unsurlarla donatmak zorunda kalırsınız, inandırıcılığınız giderek azalır ve nihayet Ahmet Haşim’in ünlü Merdiven şiirinde dediği gibi, Eteklerinizde güneş rengi bir yığın yaprak / Ve bir zaman bakarsınız semaya ağlayarak.

Özetle,ideoloji kötü ya da modası geçmiş bir şey değildir. İnsanın bütün siyasî, kültürel ve sanatsal faaliyeti özünde ideolojiktir. İdeoloji, teori ve siyaset, birbiriyle tutarlı olmalıdır.Sürekli zafer kazanmak zorunda değilsiniz. Dik durun, yeter. İnsanlar sizi anlayacaklardır.

yalogan@gmail.com