İnsan ekolojisi katliamı

Prof. Dr. Şahin Filiz yazdı...

İnsan ekolojisi katliamı

Katliam denince hemen aklımıza insanların canına kıymak gelmesin.  Katliamın bin bir türü var. İnsan ekolojisi katliamı, insan çeşitliliği, insan kaynakları ve her bir insan tekinin göz ardı edilmesini; Türk toplumunun insan kaynaklarını oluşturan başta çocukların ve gençlerin verimlilik ve üretkenliklerine ket vuran her türlü engellemeyi içine alır.

Cansız doğa, canlı doğa ve bilişsel doğa evrende sürekli ve çift yönlü etkileşim içindedir. Tıpkı diğer varlıklar gibi evrende biz de yalnız değiliz. Evrenin doğal ve vazgeçilemez bir parçasıyız.  İnsan cansız doğaya ve canlı doğaya muhtaçtır; onlar da insana muhtaçtır. Başka bir deyişle insanla evren arasında karşılıklı ve sürekli bir etkileşimsellik vardır. Bu, üç boyutlu evren anlayışının terk edilmesi ve yeni fiziğe göre etkileşimsel bir evrenin varlığını ortaya koyan yaklaşımdır.

İnsan, yeni evren anlayışında etkileşim zincirinin en tepesinde yer alan bilinçli bir varlıktır. Ancak en bilinçli varlık olması onu, en alt düzeydeki varlıklarla, örneğin cansız doğa ile etkileşme içinde olmaktan alıkoymaz. Böylece ekoloji bu yeni fizik anlayışıyla daha geniş bir kavram haline gelir.

Ülkemizin dağları, toprakları, ormanları, suları ve havası gün geçtikçe kirlenmekte; ekolojik katliam gittikçe genişlemektedir. Her yıl ciğerlerimiz dediğimiz ormanlarımız yanmakta, maden şirketleri topraklarımızı ağılamakta, denizlerimiz salya sümüğe bulanmakta, tarımsal alanlarımız betonlaşmakta ve havamız kirlenmektedir. Son birkaç yıldır kurak geçen mevsimlerimiz de bunun cabasıdır.  Felsefenin en önemli çalışma ve araştırma alanı olan Çevre Etiği tam da bu sorunları ele alır: Çevremizi temiz ve sağlıklı tutmak için ihtiyaç duyduğumuz  temel ahlaki ilkeler nelerdir?  Çevreyi böyle kirletmenin etik yaptırımları nelerdir?

Doğrudan söyleyeyim: Hava, toprak, su ve denizlerimizin kirletilmesi, insanın cansız ve canlı doğa ile olan etkileşimlerini en alt düzeye indirir. İnsan-evren etkileşimi zarara uğrar; evren yani doğa insan eliyle tek taraflı olarak etki altında kalır. Ama doğanın, canlı ya da cansız varlıkların buna tepkisi çok acı olur. Hava solunamaz, su içilemez, orman yararlanılamaz, toprak kullanılamaz hale gelir. İnsan etkisi olumsuz olunca doğanın tepkisi de olumsuz olarak geri döner. Bu ise sağlıklı ve verimli bir insan-evren etkileşiminin sürdürülebilir olmasını engeller.

Çevre etiği bu engellemenin acı sonuçlarıyla karşılaşmamak için doğa katliamının kötü ahlak eseri olduğunu vurgular. Kötü ahlak eseri olan bu tek taraflı ve doğayı metalaştıran etki, insanın, bağımlı olduğu çevreyi ve nihayet doğayı katliama uğratması ile sonuçlanmış olur.  Artık bu durumda insan-doğa etkileşimi bozulmuş; sürdürülebilir sağlıklı ve verimli bir etkileşim ortadan kalkmış olur. Bu ise yalnız insanın değil doğanın da felaketine davetiye çıkarmak anlamına gelir.

İnsan ekolojisi de bundan farklı değildir. Türk halkı, Atatürk’ün dediği ve gerçekten inandığı gibi, “zeki ve akıllıdır”. Ne var ki, “ahmak oranını yüzde 60’lara kadar çıkaran zihniyet, kendi ahmaklığını unutmuş; Türk halkını kendi aklınca küçük düşürme cüreti gösterebilmiştir. Türklere karşı ırkçı ve zorbaca iftiradan başka bir şey değildir.

  Birey-toplum, toplum-birey arasındaki karşılıklı etki-tepki, etkileşimsel evren modeli ile aynıdır.  Toplumlar, kendilerini meydana getiren bireyler ve onların katkıları ile oluşup şekillenir; bireyler için de aynı şey geçerlidir. Her birey, bireysel farklılığı ile diğerlerinden ayrılır ama bu ayrılma, bütünlük ilişkisi sistemi dışına çıkmak değildir. Yani her birimiz içinde bulunduğumuz toplumu etkileyip oluşturduğumuz gibi, toplum da bizi oluşturup biçimlendirir. Bilişsel etkileşim gibi en yüksek düzeyde bulunan canlı olarak bizler, etkinlik derecemize göre yarışır, etkileşiriz. Sanatçı, müzisyen, bilim insanı, araba tamircisi, fırıncı, siyasetçi ve benzeri meslek ve çalışma grupları içinde yer alırız. Hiçbiri diğerinden vazgeçemez.  Yaptıkları iş, diğerine göre daha az değerli ya da yararlı olamaz. Evrendeki canlı ve cansızlar gibi biz de kendi evrenimiz olan toplumda etkinlik düzeyimize göre bir görev, bir iş, bir misyon üstleniriz. İşte bu toplumsal evren etkileşimidir. Sağlıklı ve verimli bir toplum bu etkileşimselliğin sağlıklı oluşuna bağlıdır. Nasıl ki buna doğa ekolojisi diyorsak, buna da insan ekolojisi diyebiliriz.

Tüm yönlerden doğanın kirletilip tahrip edilmesi ile insan kaynaklarımızın israf edilmesi birbiriyle  paraleldir. Doğa katliamı varsa insan ekolojisi de aynı aktörler tarafından katliama uğratılıyor demektir. Mafya, tarikat, cemaat bu aktörlerin başında gelir. “ Sen dur, biz yaparız”, “sen sus, biz konuşuruz”, “sen düşünme, biz düşünürüz”, “sen yeme, biz yeriz” demek, bireylere, doğaya uygulanan tek taraflı ve olumsuz etkiden farksızdır.

Memeliler, eklem bacaklılar ve sürüngenlerdeki sinir sistemiyle bazı farklar dışında aynı yapıya sahip insan sinir sistemi, evrenle ve diğer insanlarla etkileşimi kurar. Her bireyin etkileşim düzeyi ve etkinliği farklı olduğundan, oluşturdukları topluma bütün ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde farklı katkılarda bulunurlar. Adı geçen aktörler, bu farklılıkları ortadan kaldırırlar; her bireyin sinir sistemlerini devre dışı bırakarak onların çevreyle, doğayla ve diğer insanlarla etkileşmelerini engellerler.  Geride, bir avuç bireyin sinir sistemiyle oluşan etkileşme ile yetinen tek sesli, tek hücreli, tek kutuplu ve düz bakışlı bir toplum meydana gelir. Düşünün bir kere, milyonlarca Türk insanı, bir ya da birkaç tarikat şeyhi ya da cemaat lideri, olmadı mafyöz aktörlerin sahip oldukları sinir sistemleri ile yetinecek, onların etkileşme sınırlarına hapsolacak ve yine onların yarattığı etki-tepki örüntüsünden öteye geçemeyecek. Bunların ahlaksız, çevre katliamcısı, utanmaz, doymaz ve Allah’tan korkmaz, kuldan utanmaz sinir sistemleri, milyonlarca Türk çocuğu veya gencinin potansiyel yaratıcılığı olan sinir sistemleri adına etkileşecek; bu etkileşmeyi de kutsayacak. Sonra kalkıp evrensellikten, insan haklarından, dindarlıktan, ahlak ve namustan söz etmek, etkileşimsellik zincirini kopardıktan sonra sahtekârlığa düşmekten kurtarmaz. Tıpkı bu durum,  havayı, suyu, toprağı, denizleri kirletip doğadaki etkileşimsel zinciri kırdıktan sonra doğadan yaşam beklemek gibidir.

Doğadaki etkileşimsel sürecin kırılması doğa ve çevre katliamını, toplumdaki etkileşim sürecin kırılması da insan ekolojimizin katliamını doğurmaktadır. Ağılanan topraklardan ürün beklemek nasıl boş bir çaba ise, tarikat ve cemaatlerin,  sinir sistemlerini dumura uğrattığı çocuklarımız ve gençlerimizin her birinin doktor, bilim insanı, aydın, çiftçi, esnaf, yetkin siyasetçi veya sanatçı olmasını beklemek de aynı derecede boş bir hayaldir.

Öyleyse, Newton’dan kalma üç boyutlu evren anlayışındaki mekanizmi, rastlantısallığı ve belirlenmişliği bir yana bırakıp doğa ve insan kaynaklarımızda, her cansızın, canlının ve her bireyin etkileşimsel zincirini yeniden kurmak ve tamir etmek zorundayız. Bu ise, Yeni Fizik anlayışıyla tespit ettiğimiz belirsizlik, çoklu olasılık ve etkileşim etkinliğini tüm eğitim kurumlarımızda uygulamakla mümkün olacaktır.[1]

İnsan ekolojimizi Türk toplumsal ahlak ölçütlerine göre inşa edip korumaya aldığımızda, doğa ekolojimizi de koruyup sürdürülebilir sağlıklı ve verimli bir yapıya kavuşturabiliriz.

İnsan düzelmeden, çevre düzelmez.

 

[1] Geniş bilgi için bkz. www.uzayzaman.com