İnsan ve hayvanın tarihsel bağları

featured

Mustafa Özgür Sancar yazdı…

Geride bırakmak üzere olduğumuz hafta pek çok tartışmayı da beraberinde getirdi.

Köpeklerin uyutulması tasarısıyla başlayan sokak hayvanları tartışması tam bir kaosa dönüştü. İnsancıl olan herkes hayvanların yaşam hakkına saygı duyar. Humanite inancını içselleştirmiş birey sadece hayvanları değil, doğa ve tüm canlıları korumayı bir varoluş sebebi sayar.  Bu nedenle ”uyutma” olarak planlanan itlaf girişimini doğru kabul etmek mümkün değil. Fakat yapılan tartışmada tasarıyı savunanlarla ile bunun karşısında olanlar âdeta birbirinden milyonlarca ışık yılı uzaktaymış gibi kutuplaştılar. İki aşırı cephe oluştu. Diyalektik bir süreçtir, doğada aşırı olan her şey zıttına döner. Burada bir zıttına dönme sorunu var.

Sokaklar hayvanların yaşam alanıdır diyen aşırıcılarla, ”hayır” onlar insanlar için tehdittir diyenler aynı noktada buluşuyor: İnsanı dışlayan yaklaşım ve çözümsüzlük.

İnsan hayvan ve doğa ile kurduğu ilişki sayesinde yaşamı var etti. At, tarihin yazılmasında en önemli faktörlerden bir tanesi oldu. Türk kavimlerinde neredeyse vücudun bir parçasıydı. Bir Göktürk, at sırtında yemek yer, uyur, savaşır, konuşurdu. Hayvanlar nedensiz olarak besi hayvanları, yaban hayvanları, çiftlik hayvanları diye kategorize edilmemiştir. Hepsinin bir değeri, yaşamın devamı ve geliştirilmesinde bir yeri var. Öküz köylünün altına saman atarak, gözü gibi sakındığı bir varlıktır; çünkü yaşam öküzün olağanüstü kuvveti ile çetin toprağın mücadelesinde yeşerir. İnsan hayvanı sever, hayvan üretmektir, yaşamaktır. Hiç şüphe yok ki insanların dostu olabilirler. Dolayısıyla sokak hayvanları meselesine büyük insanlığın hayvanlarla kurduğu tarihsel içerikten bakabiliriz. ”Biz et ihtiyacımız için koyun kesiyoruz, inek kesiyoruz, onlar hayvan değil mi (?) onları öldürürken neden sesiniz çıkmıyor” şeklindeki düz mantıkçı anlayışla, hayvanseverlik ve hayvan hakları adına, kedi ve köpeklerin kontrolsüz ve başıboş dolaşmasını, emek ve emekçinin özgürleşmesi meselesi ortada dururken, bir özgürlük sorunuymuş gibi anlatanlar bir sorunun iki parçasını oluşturuyorlar.

Yapılması gereken, hayvanların hızla üremesinin önüne geçmektir. Maliyet gerekçesinin arkasına sığınmadan etraflı bir kısırlaştırma planını hayata geçirmek gerekiyor. Ayrıca hayvan barınaklarını radikal biçimde iyileştirmeli.  Bununla birlikte sokakta hayvanların barınacakları beslenecekleri adacıklar oluşturulmalı. Böylece engellenemeyen biçimde artan hayvan sayısı kontrol altına alınır. Sokaklardaki hayvanlar yerel yönetimlerin etkin çalışmasıyla yaşamlarına devam ederler. Bir hükümet politikası olarak bu konuya yeterli bütçe ayrılmalı, devlet bütçesi doğru kullanıldığında, kısırlaştırma ve koruma önlemleriyle ilgili bütçe gerekçesi üretilemez, ayrıca hayvanlara eziyet edip öldürenler ilgili daha sert yaptırımları içeren yeni bir yasal düzenleme yapılmalı.

27 MAYIS VE DEVRİM

27 Mayıs’ın 64. yıldönümünü geride bıraktık. Şaşırtıcı olmayan biçimde 27 Mayıs 1960 harekâtını, 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 Amerikancı darbeleriyle bir tutan anlayış sesini daha fazla çıkarmaya çalıştı. Laikliği ve Cumhuriyeti savunan herkesi darbeci ve diktatör şeklinde suçladıkları gibi, bilimsellikten uzak bir düz mantıkla 27 Mayıs’ı da bir darbe olarak nitelendiriyorlar.

Oysa darbe demokratik iktidarlara karşı yapılır. Demokratik olmayan iktidarlara karşı yapılan harekât darbe olarak nitelendirilemez. Örneğin Şili’de 11 Eylül 1973’te sosyalist başkan Salvador Allende’ye Pinochet tarafından yapılan askerî harekât bir darbedir. Allende temel hak ve özgürlükleri koruyan toplumsal eşitliğe kapı aralayan bir demokrasiyi temsil ediyordu.

Türkiye’de 1960 öncesi koşulları incelediğimizde demokrasinden tamamen uzaklaşmış bir hükümet modeliyle karşılaşıyoruz. Seçimle gelen Demokrat Parti, mutlak çoğunluğu yitirmiş olmasına karşın, kendi çoğunluğunun iradesini mutlak irade gibi göstermiş, rakiplerine yaşam hakkı tanımamıştır. Halkı ”vatan cephesi” söylemleri ile ikiye bölmeye çalışmış, basın ilân kanunu ve tehditlerle basın ve genel olarak toplum üzerinde ağır baskılar oluşturmuş, Adnan Menderes ve yönetici arkadaşları gayet seküler bir yaşam pratiğine sahip olmalarına karşın, siyasal İslamcı akımları ve Ortaçağ artığı feodal kalıntıları, aşiret, şeyh vb. desteklemiş, laik Cumhuriyet’i bir karşı devrimci dalga ile tehdit etmeye başladı. ABD’yle kurulan tek taraflı ve teslimiyetçi ilişki, başta traktör aldırılan, ancak deposuna benzin koyamayan köylüyü sonra tüm çalışanları ”Küçük Amerika” rüyası altında ekonomik yok oluşa sürüklemiş, bunun sonucunda başta üniversite öğretim üyeleri ve öğrencileri olmak üzere halkın değişik katmanlarından pek çok vatansever protesto yürüyüşleri başlatmıştı. İstanbul’da Barbaros yokuşundan Beşiktaş’a doğru yapılan yürüyüş bunların en önemlilerindendir. Türk Silahlı kuvvetlerindeki genç subaylar, toplumdan yükselen bu sese kayıtsız kalmamış, Türk ordusu tarihinde ilk kez emir komuta silsilesinin tersine bir harekât gerçekleştirerek demokratik yolları bütünüyle kapatan, hatta 1961’deki seçimi bile iptal etme girişiminde olan bir iktidarın varlığına son verdi. Harekât toplum tarafından sürekli ve yılmadan gerçekleştirilen demokrasi eylemlerine dayanıyordu. Yani bir toplumsal meşruiyete sahiptir. Sonrasında kurulan Millî Birlik komitesi, söz verdiği üzere, çok kısa bir zaman içerisinde hükümeti sivillere devretti. 1961’de kabul edilen yeni Anayasa, kuvvetler ayrılığı ilkesinin son derece net ölçüler belirtilmesi ve güçlü esaslara bağlanması, sendikal hak ve özgürlüklere geniş yer vermesi ile dünyanın en demokratik anayasalarından bir tanesi olmuştur. Yassı Ada’da kurulan Askerî mahkemede başbakan Adnan Menderes ve dış işleri ile iç işleri bakanlarının idam ile cezalandırılmaları kabul edilemez. Fakat toplamda baktığımızda 27 Mayıs bir devrim olmamakla birlikte bir darbe de değildir. Demokratik olmayan bir iktidara karşı, halkın meşru desteğini almış ilerici bir harekettir. 1961 Anayasası ve demokratik düzenin kaçınılmaz bir parçası olan sol ve toplumcu hareketlerin bu dönemden sonra gelişmiş olması 27 Mayıs’ın ilerici niteliğini kanıtlar.

LAİK CUMHURİYET EĞİTİM MODELİ

Bir diğer tartışma konusu Türkiye yüzyılı maarif modeli olarak tanımlanan yeni ”eğitim müfredatı”… İçinde Atatürk olmayan, laiklik ve bilim olmayan bir eğitim modeli Anayasa ve Milli Eğitim kanunun karşısına düşüyor. Çok açık biçimde, hakkını hukukunu bilen yurttaş kavramını, sorgulayan birey anlayışını dışlayan bir içeriğe sahip. 1921 Anayasası’nı ”dikkâte alarak” yapılacağından bahsedilen ”yeni anayasa” fikri ile paralel ilerleyen anlayışın ürünü. Sivil toplum kuruluşu olarak tanımladıkları tarikatlarla işbirliği yaparak, laik Cumhuriyet ve onun üst yapı kurumlarını oluşturan moderniteyi tasviye etmeye uğraşıyorlar. Cumhuriyetin aklı esas alan, bilimsel ve laiklik esaslarına dayanan eğitim programından vazgeçemeyiz.

GALATASARAY, CİRO VE FUTBOLDA SEVGİ

Galatasaray’ın şampiyonluğunu tebrik ederim. Sonuna kadar hak edilmiş bir şampiyonluk. Daha önce de yazdım, spor yarışmalarında, özellikle futbolda seremoni ve kutlamaları izlemekten büyük bir zevk duyarım. Kutlamalar başarı ve hedefe ulaşmaktan kaynaklanan sevinç duygusunun en doğal hâlini resmeder. Galatasaray’ın kutlamalarında çocukların ön planda olması harikaydı. Özellikle Direns Mertens’in 2 yaşındaki oğlu Ciro tam bir sevgi imgesine dönüştü. Küçük hâliyle tribünlere 3’lü yaptırırken yaşadığı heyecan, ”Cim Bom” diye bağırıyor olması, stadı gördüğünde kapıldığı kendiliğinden sevinç, onun sembol olmasını sağladı. Taraftarlar onun resminin olduğu bir pankart bile açtılar. Ciro aslında tüm çocukların sembolize ettiği masumiyeti, günahsızlığı anlatıyor. Ciro ile birlikte şampiyonluğu kutlayan milyonlarca taraftar sevginin peşinden gidiyor. Tam da futbolun ihtiyaç duyduğu şey: sevgi ve sevinç. Karşı taraftan hakaret ve tehditler gelirken, bu tarafta masumiyetin sembolü çocuklar futbolu sevgiyle dolduruyor. Umarım Türk futbolunda Ciroların sayısı artar.

FATİH SULTAN MEHMET, İSTANBUL VE İLERİCİLİK

29 Mayıs’ta İstanbul’un fethinin yıldönümünü kutladık.

İstanbul’un fethi kutlamaları çerçevesinde yapılan tartışmaların sığ olduğunu düşünüyorum; nedeni son derece açık…

TARİHİN YASASI

Her tarihsel olay, kendi yasaları içerisinde değerlendirilir. Tarihsel materyalizm bunu berrak biçimde anlatır.

Uygarlığın tarihi doğanın elverdiği şartlar içerisinde yeni yaşam biçimleri ve toplumsal sistemler kurulduğunu gösteriyor. Her bir siyasal sistemin ve tarihsel dönemin dayandığı toplumsal gelişim yasaları vardır ve özel olarak her bir tarihsel olay, yaşandığı dönemin şartları ile ele alındığı sürece doğru anlaşılabilir. Olaylar ve sonuçlar sıkı neden-sonuç ilişkileriyle, meydana geldikleri tarihsel süreç içerisinde açıklanabilir.

FETİH VE İLERLEME

Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethi, bir zorunluluktu. Fethin başarıyla tamamlanması ise bir devrimci sonuç doğurmuştu.
Orta Çağ imparatorluk dönemi kapanıyor, yerine Yeni Çağ’ın iyi örgütlenmiş feodal dönem imparatorluk yapısı geliyordu.
Bin yılı aşkın süredir varlığını sürdüren Doğu Roma İmparatorluğu’nun, fetihle birlikte yıkılmış olması, bir devrin kapanıp, diğerinin başladığının biricik göstergesi olamaz, fakat ileri bir devlet örgütünün tarih sahnesine çıkmasını gösteriyor olması nedeniyle tarihî bir öneme haizdir.

YENİ VE İLERİCİ BİR KUVVET

Fatih Sultan Mehmet yönetimindeki Osmanlı Devleti, Bizans’tan çok daha iyi örgütlenmiş bir orduya sahiptir. Savaş tekniği ve egemenlik kurma pratiği açısından daha ileri bir devlettir.
Gelişiminin zorunlu sonucu olarak fethetmek zorundadır. Bu, yeni çağın iyi örgütlenmiş feodal devletinin gelişim yasasıdır.

Dünyanın en önemli şehri İstanbul’un fethi, işte tam bu nedenle, toprak kazanma ve ganimetçi ya da kutsal bir görevi yerine getirme gerekçeleriyle açıklanamaz.

Fatih Sultan Mehmet dönemin en büyük siyasetçi ve devlet adamı olarak tarihsel gelişim yasasını gördü. Osmanlı devleti yükselişini, ancak, etrafında konumlandığı İstanbul’u alıp, batıya yayılarak gerçek bir egemenliğe dönüştürebilirdi. Bu bir tarihsel ödevdi.
O dönemin devlet gelişim yasası fethetmekti. Fethedilen ülke, şehir ve yerlerin tarımsal ürün, asker, vergi ve sağlayacağı her türlü artı değer ile devlet mekanizmasını sürekli yeniden üretmek ve geliştirmekti.

Fatih sayesinde Osmanlı, dönemin ilerici kuvveti olmuştu. İlerleme, fetih ve fethedilen topraklara yeni devlet anlayışını taşıyarak gerçekleşti. Bu, Yeni Çağ’ın ilerleme yasasıydı ve kendi yasasına uygun değer ve yönetim yasalarını da üretti. Kardeş katli dâhil, ele geçirilen topraklarla ilgili mülkiyet ilişkilerinin yeniden düzenlenmesi, devlet yönetimi ve toplum hayatındaki tüm düzenleme ve hiyerarşik sistem, dönemin koşulları içerisinde anlam kazanır.

Dolayısıyla 21. yüzyılın ilerleme yasalarından bakarak İstanbul’un fethini anlayamayız.
Bugünün değerleriyle fethi yargılamak tarihî gerçekliğe ters düşen, sığ bir anlayıştan öteye gidemez.
1453 yılının fetih anlayışla, bugün siyaset yapmak iddiası ise çağın dışına düşmektir. Ne toplumsal bir dayanağı bulunabilir ne de başarı şansı vardır.

ÖNCÜ BİR RÖNESANS HÜKÜMDARI

Bana göre Fatih Sultan Mehmet, Mustafa Kemal Atatürk ile birlikte Türk tarihinin en büyük lideridir.

Temel düsturu bilim olan ilerici bir karakterdir. Yaşam ve toplumu, gerçeklere bakarak anlamayı tercih etmiştir. Mükemmel bir tarih bilincine sahiptir ve belki de hayatı tüm gerçekliğiyle kavrıyor olması buradan ileri gelmektedir. Antik tarihe meraklıdır. Binlerce ciltlik kitaba sahip olan bir kütüphanesi vardır. Klasik Yunan Mitolojisi’nin temel eseri İlyada ve Odesa’nın kopyasını hazırlatmıştır. Coğrafyaya özel bir merakı vardır ki bu İstanbul’un fethinde, stratejisini başarıyla uygulamasını sağlamıştır. Kendisinden önceki büyük tarihî şahsiyetler, Büyük İskender, Roma imparatoru Augustus… tüm bunların hayat hikâyesini çok iyi bilmektedir.
Osmanlı Türkçesinin yanısıra Arapça, Farsça, İbranice, Keldanice, Slavca, İtalyanca, Yunanca ve Latince bildiği söylenir. Din dâhil her konuda tartışmaya açık olduğunu göstermiştir.
İstanbul Ortodoks Kilisesine patrik olarak atadığı Gennadios ile Hristiyanlık akdi üzerine müzakereye girişmiştir.

Gerçek bir Rönesans hükümdarı olarak tarihinin öncüsü olmuştur.

Hiç kuşku yok ki bugünü 1453’teki dünya ile ya da 1453’ü bugünün dünyası ile yorumlamaya çalışanların Fatih Sultan Mehmet’in yanında yeri yoktur.

FİLİSTİN, İSPANYA, AVRUPA SOSYALİZMİ

Siyonizm ırkçılıktır, temel pratiği yayılmacılık ve dünya egemenliğidir. İsrail’deki siyonist anlayışın masum Filistinlilere yaptığı katliam, Hitler’in yahudilere yaptığıyla aynı. Masum insanları topraklarından sürmekle yetinmeyen ırkçı Netanyahu hükümeti Refah’taki toplama kampında da ölüm kusuyor. Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) Başsavcısı Kerim Han’ın Netanyahu’nun tutuklaması talebi, ABD’yi fazlasıyla rahatsız etti. Aynı şekilde Avrupa sosyalizminin temsilcisi olarak kabul edilen İspanya’da, Pedro Sanchez önderliğindeki sosyalist hükümetin Filistin’in devlet olarak tanıma kararı önemli… sosyalist Sanchez hükümetinin bu konudaki kararlılığı taktire şayan… İrlanda ve Norveç’ten de benzer kararların gelmesi rahatsızlığın boyutlarını arttırdı.

Netanyahu UCM’deki talebin antisemtizm olduğunu iddia ederken, ABD Dışişleri bakanı Blinken kararın Gazze’de ateşkesi zorlayacağını söyledi. Tek başına bu açıklamalar dünyaya ABD yayılmacılığıyla siyonizmin birlikte yürüdüğünü, birbirine muhtaç olduğunu gösteriyor.

Bir NATO ülkesi olan İspanya’dan gelen tanıma kararı, direnen Filistin için bir kazanım, ama yeterli değil. Çözüm emperyalizmi yenmek. Kısa vadede ise çok kutuplu dünyanın Asya’daki büyük güçleri somut bir adım atmalı. Çin, Rusya ve zamanında Şangay İşbirliği örgütü çerçevesinde biraraya gelen bütün bağlaşık devletler İsrail’in derhal ateşkes yapmasını talep etmeli. Ancak bu şekilde Filistin’deki katliam durdurulabilir.

İnsan ve hayvanın tarihsel bağları

Abonelik

VeryansınTV'ye destek ol.
Reklamsız haber okumanın keyfini çıkar.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Giriş Yap

VeryansınTV ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!