İnsanın geleceği

Yavuz Alogan yazdı...

İnsanın geleceği

Gerileme dönemlerinde insanlar geleceğe ilgi duyarlar. Hayatın rutini bozulmuştur, gelecek karanlık görülmektedir. Sürekli gelişme ve refah umuduyla yaşayan insanlar hayatın sonraki kavşaklarında neyin pusuya yattığını anlamaya çalışırlar.

“Gelecekçiler” (fütüristler) türer.

Alvin Toffler’in “Gelecek Korkusu” adlı kitabının 12 Mart ve 12 Eylül dönemlerinde çok okunması bence rastlantı değildir. Toffler, yakın gelecekte insanlığın “Üçüncü Dalga”nın tepesine çıkacağını, teknolojinin hükmettiği sanayi sonrası toplumda bilişimciye dönüşen işçilerin ve bütün çalışanların gevşek bağlarla ilişkileneceğini, insanların kendi bankacılık işlemlerini ellerinin altındaki makinelerle yapabileceğini öngörmüştü. Soğuk Savaş döneminde yazıyordu. Kehanetlerinin bir kısmı gerçekleşti. Açık kapı da bırakmış; teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin insanlığın sürekli ileriye gitmeyeceğini, gelişmenin doğrusal olmayacağını, gerileme ve sapmaların yaşanacağını söylemiştir.

Şunu anlıyoruz ki kendi denetimini sağlayan otonom üretim sistemlerinin yaygınlaşması, iletişim devrimi, herkesin cep telefonu kullanıp internette dolaşması, maymun atalarımızın ilkel içgüdüleriyle davranmamızı engellemeyecek. İnsan bilincinin görece eşit gelişmesi ve insanlığın kendi kaderine hükmetmesi farklı bir toplumsal örgütlenme biçimini gerektirecek.

Y. Noah Harari, “Homo Deus, Yarının Kısa Bir Tarihi” (Kolektif Kitap 2021) adlı kitabında sanki Toffler’in bıraktığı yerden devam ediyor. Antropoloji, teknoloji ve biyolojiyi tarihsel süreçler ve verilerle harmanlayarak insan geleceğinin neye benzeyeceğini anlamaya çalışıyor. Kitap 24 baskı yapmış! Poyzan Nur Taneli’nin çevirisi neredeyse kusursuz.

Harari, gelecekte teknolojinin insan zihnini yeniden yapılandıracağını, Homo Sapiens türünün ortadan kalkacağını ve çağdaşlarımızın kavrayamayacağı yeni bir sürecin başlayacağını iddia ediyor. Tarih o şekilde gelişecek ki insan türü ilahi bir güç, yaratma ve yok etme gücü edinecek; Homo Sapiens türü Homo Deus’a, yani teknolojiye hükmeden tanrılaşmış bir insan türüne dönüşecek. Elbette bu gelişme eşitsiz olacak… Sadece kendi zihnini yeni bir sürüme yapılandıran insanlar tanrısallaşacak. Peki yapılandıramayanlar ne olacak?

İşte burada işler çatallanıyor.

Aslında Harari de tam bu noktada çatallanıyor. Diyor ki “Algoritma insanları çalışma hayatının dışına iterken, varlık ve güç, algoritmaları avucunda tutan bir grup elitin elinde toplanarak görülmemiş bir sosyal ve siyasî eşitsizlik doğurabilir… gezegenin çoğunu satın almış algoritmik bir üst sınıf ortaya çıkabilir” (s.336-7). Peki, “ekonomik, siyasî, hatta sanatsal üretimde herhangi bir rolü olmayan, toplumun refahına, gücüne ve şanına hiçbir katkı sunamayacak insanlar” (s. 339) ne olacak?

Şöyle yanıtlıyor Harari: “Bu ‘işe yaramaz sınıf’ işsiz olmakla kalmayacak, istihdam edilemez de olacak.” Amerikan toplumunun vebalı gibi görüp dışladığı Thorstein Veblen’in “Aylak Sınıf”ı böylece  zihnini yeniden yapılandırmış olacak, proletarya ve bütün çalışanlar ise aylaklaşacak! Öyle mi? Çoğunluğu oluşturan bu aylak kitleleri ne yapacaklar?

Bence burada devrimciler devreye girecek. Bilgisayar algoritmaları ve süperinsanlar tarafından bir alt sınıf olarak yönetilmeyi reddeden isyancılar dünyanın her yerinde ayaklanacaklar ve sistemin boşluklarından yararlanarak ya da kendi saflarına geçen teknik adamların yardımıyla algoritmaları bozarak “üst sınıfı” ayaklarının altına alıp ezecekler; ve yeni bir algoritma oluşacak.

Ayrıca 21. yüzyılın henüz başındayız. Harari’nin tasvir ettiği düzleme gelene kadar, daha şimdiden ayaklanma belirtileri gösteren dünya prekaryasının (neo-liberal saldırı altında güvencesiz çalışan, geleceği belirsiz milyonlar) sosyal adalet, toplumsal kalkınma, eşitlik özgürlük, parasız eğitim sağlık güvenlik talepleri gerçekleşerek, insanlığın kapitalizmi aşan yeni bir iktisadî ve idarî sisteme ulaşmasını sağlayabilir.

Harari ideoloji ile dinin aynı akıbeti paylaşarak yok olacağına, hatta şimdiden yok olduğuna inansa bile, çok sonraki yeni dünya sistemi İsa-Musa-Muhammed’den değil, Rousseau-Robespierre-Marx’tan ve elbette onların yolundan gidecek, adını henüz bilmediğimiz devrimci düşünürlerin fikirlerinden esinlenecektir.

Bu arada Harari parlamenter sistem hakkında çok sağlam bir gözlemde bulunuyor: “İnsanlar ancak diğer seçmenlerle bir bağ kurabilirlerse demokratik seçimlere tabi olduklarını hissederler,” diyor. “Demokratik seçimler yalnızca dinî inanç ya da ulusal efsaneler gibi belli ortaklıkları paylaşan toplumlarda uygulanabilir. Seçimler, temelde anlaşan insanlar arasındaki anlaşmazlıkları çözmek için bir yöntem olarak kullanılabilir” (s. 262).

Demek ki seçimlerin anlamlı ve işlevli olabilmesi için adayların ve partilerin “temelde” anlaşmaları gerekir. Bu temel ancak bütün yurttaşların benimsediği ve riayet ettiği bir Anayasa olabilir. Kaderde, tasada ve kıvançta ortak olmayan; mesela biri şeriat, diğeri laiklik isteyen iki insan aynı sandığa oy atsa ne olacak? Böylesine keskin kutuplaşmış bir toplumda her seçim iç savaş ortamına katkıda bulunacaktır, ta ki gerçek anlamda bir Kurucu İrade ortaya çıkıp herkese yeni bir anayasa kabul ettirene kadar …

Neyse, uzatmayalım… Özetle Harari’nin kitabı, renkli, öğretici, okurun kafasını karıştırmayı amaçlayan haberci bir kitap. Deniz kenarında sırtüstü yatıp okumak için ideal.

Kafanızın betonlaştığını, dilinizin papağanlaştığını hissediyorsanız, kafanızın karışmasına izin vermelisiniz. Karışık olmayan kafadan yeni fikir çıkmaz. Her şeyi bilen ve anlayan, kafası gayet net, geçmişi tabak, geleceği kabak gibi apaçık gördüğünü iddia eden, her türlü soruya ve sorgulamaya sımsıkı kapalı, asla yanılmaz ve külyutmaz birilerine rastladığınızda, olay yerini derhal terk etmenizi tavsiye ederim.

Bu tutum sizi bilinemezciliğe, agnostisizme götürmez; anlama çabasına, daha fazla okumaya yöneltir. Şüphe bilimin anasıdır. Siyasette de böyledir. Takım tutar gibi parti tutar, önümüze konulan her programı düşünmeden benimser, genellikle birilerinin kuklası ya da düpedüz şarlatan olan bir Genel Başkan’ın her lafını Tanrı buyruğu kabul edersek, şartlanmış deney maymunlarından ne farkımız kalır?

Pastırma yazının hüküm sürdüğü şu güneşli Pazar gününde herkese verimli kafa karışıklığı diliyorum. yalogan@gmail.com