İntikam paradoksu: Hem mağdur hem maktul

Hümay Göbel yazdı...

İntikam paradoksu: Hem mağdur hem maktul

“İşin gerçeği şu ki insan; aceleci/hırslı/sabırsız/tahammülsüz yaratılmıştır.” (Mearic Suresi – 19. Ayet)

Kabil, Habil’i neden öldürdü? Hangi duygu bir insanı kardeşini öldürecek kadar etkisi altına alabilir? İntikam… Kendi ürünlerinin Yaratıcı tarafından beğenilmediğini ancak kardeşi Habil’in emeklerinin görkemli bir şekilde yine aynı Yaratıcı tarafından takdir edildiğini gören Kabil kusursuz bir intikam planıyla kardeşini katleder. İntikam denen zehir de belki böylece işler hamurumuza. Oysa Kabil, Ayet’teki gibi “aceleci/hırslı/sabırsız/tahammülsüz” yaratılmış olmasaydı belki de sabretmeyi bilecek, hak ettiği takdiri görecekti. Ama yaratılışı, ilk kardeş katili olarak insanlık tarihindeki kara sayfalarda, adının en başa yazılmasına neden oldu.

İntikam figürleri, özellikle semavi dinlerde farklı anlatılarla karşımıza çıkar. Kabil tümünde ortak bir figürken örneğin Lilith figürü İslamiyet’te açık bir şekilde yer almaz. Yalnız semavi dinlerde değil, arkaik uygarlıklarda da mitlerin ve efsanelerin temel ortak noktasını intikam arzusu oluşturur.

Antik Yunan mitleri, Kosmos’un düzeni, Yunan Tanrıları’nın ödipal kompleksleri ve insanların da hikâyeye katıldığı yerde, iktidar ve siyasi istikrarsızlık krizlerinin etrafında şekillenir. Bu mitlerde ana kahramanlar genellikle erkektir. Çünkü toplumsal cinsiyet kavramı sandığımız kadar yeni ve taze bir kavram değildir. Aksine insanlığın varlığıyla yaşıt bir kavramdır. Zaten az da olsa aşina olanlar bileceklerdir ki Antik Yunan’da kadının durumu günümüz dünyasının çok ilkel bir izdüşümüdür aslında. Söz hakkı ya da hareket kabiliyeti olmayan, bir hizmete özgülenmiş adeta cansız bir varlık gibidir kadın.

Kadının bu pasif konumlandırılışı, her ne hikmetse, karmaşanın ve kötülüğün olduğu tüm olaylarda ters yüz edilir ve kadın her türlü meşum olayın nirengi noktası gibi tasvir edilir. Arkaik toplumlarda kadın, hayatın olağan akışı içinde mümkün olduğunca görünmez bir alanda konumlanırken kötülüğün baş gösterdiği her durumda sahne ışıkları önce ve daima kadına yönelir. Bu nedenle de gerek tragedyalarda gerekse diğer edebi anlatılarda kadın, kötülüklerin arasında ve hatta kaynağı olarak betimlenmiştir.

“Kimse beni çaresiz, korkak ve zayıf sanmasın,

Tam aksine, düşmanlarıma karşı acımasız,

Sevdiklerime karşı sağdığım.” (Medea – Euripides)

Feminist perspektifin Lilith’ten sonraki en yerleşik figürü olan Medea, tarihin en kana susamış kadın modelidir. Varoluş temelini intikam olarak seçmiştir Medea. Bu uğurda sahip olduklarını katletmiş katlettikçe içindeki yangını büyütmüştür. “İntikam bir yangın gibidir, yakıp yok ettikçe oburlaşır” diyen Coetzee’yi haklı çıkarır bir hayat sürmüştür. Medea’nın Antik Yunan’ın ve Seneca’nın anlatısıyla Roma’nın edebiyat hayatına katılışı Altın Post efsanesine dayanır.

Altın Post ile ilgili en bilinen kaynak Rodoslu Apollonios’a ait Argonautika’dır. Buradaki anlatıya göre; Iolcus Kralı Cretheus’un, biri üvey olmak üzere iki oğlu vardır. Üvey oğlunun adı Pelias, öz oğlunun adıysa Aeson’dur. Altın Post miti, kahramanın bir Tanrı ya da titan olmadığı, doğrudan insan olduğu bir mittir. Bu nedenle, yukarıdaki satırlarda belirtildiği gibi, bir iktidar krizinin etrafında şekillenir.

Cretheus ölünce üvey oğlu Pelias tahtı zorbalıkla ele geçirir ve meşru varis Aeson’u hapse atar. Aeson’un oğlu Iason, (kimi kaynaklarda Jason olarak geçer) Kheiron’un gözetiminde Pelias’ın olası zulmünden uzak olarak büyütülür. Pelias bir gaspçı olduğu için, anlaşılır bir şekilde, kendini sürekli ölüm tehdidi altında hissetmektedir. Bu tehditlerden kurtulma umuduyla da kahinlerin kapısını aşındırır. Monosandalos (tek sandalet) kehaneti onun korkulu rüyası olur. Bu kehanete göre tek sandaletli biri onu tahtından edecek, ölümlerin en acısını tatmasına neden olacaktır.

Bir gün Iolcus’ta deniz tanrısı Poseidon namına bir ayin düzenlenir. Iason da bu ayine katılmak üzere Iolcus’a gelir. Lakin yolda bir bataklığa saplanır ve sandaletinin biri bataklıkta kaybolur. Tek sandaletle şehre varan Iason ayin sonrasında üvey amcasının yanına gider. Tek sandaletle karşısında dikilen yeğenini görünce Pelias hemen ondan kurtulmanın çaresini düşünmeye başlar. Iason, tahtın meşru varisinin babası olduğunu ve hakkın gerçek sahibine teslim edilmesi gerektiğini söylediğinde Pelias kurnaz planını devreye sokar. Eğer Altın Post’u getirirse tahtı babasına iade edeceğini söyler Iason’a.

Boeotya Kralı Athamas’ın ilk evliliğinden iki çocuğu vardır. Helle ve Phriksos. İkinci karısı Ino, kendi çocuklarının meşru varis olmasını istediğinden bu iki çocuğu bir tehdit olarak görmektedir ve onlardan kurtulmak istemektedir. Athamas’ın ölen karısı Nephele, cennetten olan biteni izlemektedir. Çocuklarının tehlike altında olduğunu gören Nephele tanrılardan onları korumaları için yardım ister. Bunun üzerine Hermes çocukları kaçırması için bir sihirli koç gönderir. Ino’nun gözleri önünde gökten adeta bir deus ex machina gibi inen altın koç çocukları sırtına aldığı gibi havalanır. Bugün Çanakkale Boğazı olarak bildiğimiz yerin üstünden geçerlerken Helle koçun sırtından düşer sulara karışır. Bu nedenle arkaik dönemden beri burası Helles Pontos (Helle’nin Denizi) olarak anılmaktadır.

“Derler ki tanrıları bile ikna edermiş armağanlar.” (Medea – Euripides)

Koç, Phriksos’u; Kafkas Dağları’nın güneyinde, Karadeniz kıyısındaki Colchis (bugünkü adıyla Gürcistan) kentine getirir. Phriksos kurtuluşu adına tanrılara minnetini gösterebilmek için koçu kurban eder. Postu Ares Korusu’na asılır ve hiç uyumayan bir ejderha (kimi kaynaklara göre yılan) tarafından korunur. Kurban edilen koç gökyüzünde Aries (Koç) Takımyıldızı’nı oluşturur.

İşte Iason Colchis’teki bu Altın Post’un peşine düşecektir. Zorlu bir yolculuğun onu beklediğini bildiğinden önce sağlam bir gemi inşa ettirir. Gemici Argus tarafından Tanrı Athena’nın yardımıyla yapılan Argo Gemisi’nin pruvası bir kâhin gibi gemicileri tehlikelerden koruyacak kehanetler söylemektedir.

“Kahramanlar bulutların arasında yıldızlar gibi ışıldıyordu.” (Argonautika – Rodoslu Apollonios)

Argo Gemisi’nin yolcularını, Yunanistan’ın en büyük kahramanları arasından seçer Iason. Bunların arasında Herakles, Orpheus, Theseus, sonradan Zeus tarafından Gemini (İkizler) Takımyıdızı’na dönüştürülen Kastor-Polydeuces ikizleri vardır. Yolculukları esnasında düştükleri adada Kral Amycus’la girdiği boks mücadelesini kazanan Polydeuces’in boksun mucidi olduğu bilinmektedir.

Birtakım zorlu mücadelelerle karşılaşsalar da Tanrı Hera ve Athena’nın da yardımıyla Argo Gemicileri Colchis’e ulaşırlar. Colchis Kralı Aietes postu hemen vermeye yanaşmaz bu nedenle Iason’un önüne birtakım zorlu engeller koyar. Bir tarlaya ejderha tohumu (kimi kaynaklarda yılan dişi olarak geçer) ekmesini ister. Bu tohumları ekebilmek için sabanı sürecek iki boğaya ihtiyacı olacaktır. Boğalarsa nefesleri ateş saçan, oldukça güçlü canavarlardır. Iason’un destek almadan bu engelleri aşması olanaksızdır.

Athena ve Hera Afrodit’le anlaşılırlar. Böylelikle Eros vasıtasıyla Aietes’in kızı Medea’yı Iason’a aşık ederler. Medea, Yeraltı Tanrıçası Hekate’nin rahibesi ve Güneş Tanrısı Helios’un torunu olması sayesinde büyü ve şifa ilimleri konusunda oldukça kabiliyetlidir. Iason’a tutkulu bir aşkla bağlanan Medea, Iason’un önündeki engelleri aşması için gereken tüm tılsımları anlatır. Diğer tüm engelleri aşarak Ares Korusu’ndaki Post’u almaya geldiğinde Iason’un geçmesi gereken son engel Post’un koruyucusu canavardır. Burada anlatılar farklılaşır. Kimilerine göre Iason, Medea’nın hazırladığı bir iksir sayesinde canavarı geçerek Postu almıştır. Kimilerine göreyse Argo Gemicileri’nden Orpheus’un sihirli müziği ile canavar uykuya dalmış ve Iason Post’u böylelikle ele geçirmiştir.

“İlk kez olmuyor, daha önce de gördüm ne kötülüklere yol açtığını keskin öfkenin.” (Medea – Euripides)

Iason ve gemiciler Altın Post ile birlikte geri dönmek üzere hazırlıklara başlarlar. Bu sırada Medea Iason’a onu da yanlarında götürmesi için yalvarır. Birlikte gemiye binerlerken zeki ve kurnaz Medea kardeşi Apsyrtus’u yanlarına alır. Onlar daha limandan henüz ayrılmışken Kral Aietes peşlerine düşer. Hem Medea’yı hem Apsyrtus’u geri almaktır amacı. Medea babasının gelişini durdurmak için korkunç bir yol seçer. Kardeşini parçalar ve herbir parçasına denize atmaya başlar. Kimi kaynaklarda bu korkunç sahnede Iason’un başını çevirdiği yaşananları görmeye tahammül edemediği anlatılır. Aietes oğlunun parçalarını denizden toplar ve uygun bir şekilde oğlunu defneder. Medea ve Argo Gemicileriyse çoktan Iolcus’a varırlar.

Pelias Iolcus’ta eliboş beklememiştir. Altın Post arayışıyla Iason’u oyalayarak esir tuttuğu babasını öldürmüş ve tahtın meşru varisinin artık kendisi olduğunu ilan etmiştir. Altın Post ile birlikte baba ocağına dönen Iason gördüğü durum karşısında intikam hırsıyla dolar ve aşığı Medea’dan plan yapmasını ister.

“Çabuk öfkelenen bir kadın ya da erkek, zeki ve sessiz biri kadar tehlikeli değildir.” (Medea – Euripides)

Medea, Pelias’ın kızlarına eğer isterlerse babalarını gençleştirebileceğini söyler. Bunu ispat etmek içinse parçalara ayırdığı bir koyunu kaynayan bir kazana atar ve kazanın içinden minik bir kuzu çıkarır. Gördükleri karşısında çok etkilenen kızlar babalarını de gençleştireceklerine inanarak onu parçalayıp kaynar kazana atarlar lakin kazanın içinden genç bir Pelias çıkmaz. İşte bu Medea’nın ikinci korkunç kanlı intikamıdır. Bu yaşanan dehşetin ardından Medea ve Iason Iolcus’tan sürülürler. Korinthos’a giderek orada yeni bir hayat kurarlar.

Medea bıraktığı şehirlerden lanetlenerek ayrılmış bir kadındır. Ancak Eros’un okuyla vurulmuş ve gözü Iason’dan başkasını görmeyen, tutku dolu, aşık bir kadındır aynı zamanda. Korinthos’ta yaşamaya başladıktan bir süre sonra iki çocukları olur. Medea sevdiği adamla birlikte arzuladığı aileye kavuştuğunu düşünürken olaylar bir anda hiç de tahmin edemeyeceği bir noktaya sürüklenmeye başlar.

“Benim tek huzurum, kendimle birlikte her şeyin enkaz olduğunu görmektir.” (Medea – Seneca)

Korinthos Kralı Kreon; Iason’un, kızı Kreousa (kimi kaynaklarda Glauke olarak geçer.) ile evlenmesini istemektedir. Anlatılanlardan anlaşıldığı üzere Kreousa da Iason’a sırılsıklam aşıktır. Iason da bu evlilik fikrine sıcak bakmaktadır. Iason’un evlilik konusundaki hevesini farklı kaynaklar farklı gerekçelere bağlar. Örneğin Umberto Eco’nun editörlüğünü yaptığı Antik Yunan kitabında Iason Kreousa’ya aşık olduğu için evlenmek istemektedir. Euripides ve Seneca’ya göre Iason hem Medea’nın hem de çocuklarının selameti için Kreousa ile evlenecek böylelikle gerçek ailesine daha müreffeh bir hayat sunabilecektir.

Iason için yurdunu terk etmiş ve onca kan dökmüş Medea bu evlilik planı karşısında deliye döner. Bu delirium haline Kral’ın onu şehirden karga tulumba sürmek istemesi de eklenince korkunç bir intikam arzusuyla bir yangına dönüşür Medea’nın kalbi. İşte Medea’nın hamartiası budur: intikamla körleşmek…

Iason gelip konuşarak Medea’yı yatıştırmaya çalışsa da beyhudedir. Medea öyle meşum bir buhranın içindedir ki tasarladığı intikamın gerçekleştiğini görmeden kendini bulması olanaksızlaşmıştır artık. Medea intikamın kendisi olmuştur ve ancak o intikam gerçekleştiğinde Medea da gerçek olacaktır. Medea planını yapmıştır ancak planı sonrası Korinthos’ta kalması imkânsız olacağı için kendine güvenli bir yer bulmak zorundadır. Burada Atina Kralı Aegeus yardımına yetişir. Çocuğu olmadığı için Medea’dan yardım istemeye gelen Aegeus Medea’yı şehrinde barındırması karşılığında Medea’dan yardım sözü alır. Kendine gidecek bir yer bulan Medea korkunç intikam planını adım adım uygulamaya başlar.

Çocuklarına zehirli bir duvak ve taç (kimi kaynaklarda kaftan, kimilerindeyse gelinlik olarak geçer.) verir ve bu hediyeyi yeni üvey annelerine götürmelerini söyler. Olan bitenden habersiz Kreousa, Iason’un çocuklarından gelen armağanları görünce çok sevinir ve hevesle onları takar. Ancak takmasıyla birlikte tarifsiz acılarla yüzleşmesi bir olur. Bir anda duvak ve taç alev alır ve Kreousa’yı diri diri yakar. Kızının çığlıklarına yetişen Kral kurtarmak umuduyla kızına sarılır ve öldürücü ateşten o da nasibini alır. Baba ve kızı sarayda yankılanan çığlıklar içinde can verir. Bu trajik tabloyu gören Iason soluğu Medea’nın yanında alır.

“Babalarını üzmek uğruna ne anlamı var kendime böyle bir kötülük yapmanın?!” (Medea – Euripides)

Medea’nın planının ikinci aşaması çocuklarını öldürmektir… Evet, çocuklarını kurban ederek, anneliğinden vazgeçerek kendini, yalnız kendini var etmeye karar vermiştir Medea. Ancak annelik duyguları onun oldukça yoğun bir gelgit yaşamasına neden olur. Eğer çocuklarını sağ olarak bırakıp giderse yahut çocuklarını da yanına alarak şehri terk edecek olursa er ya da geç karşı intikam refleksi işleyecek ve çocukları; başkalarının elinden, üstelik bu başkaları çok yüksek ihtimalle hasımları olacaktır, ölümü tadacaktır. Bu nedenle onları kendi elleriyle öldürmek en makul seçimdir onun için, bu da katliamda motivasyonunu sağlayan temel dinamiktir.

“-İason: Bunun için mi öldürdün?

-Medea: Kalbini kırmak istedim.” (Medea – Euripides)

Iason Medea’nın yanına gelir ve çocuklarını ister ondan. Medea çocuklarını göremeyeceğini söyler. Iason’u acılar içinde görmek yapmak üzere olduğu şey için Medea’yı daha da cesaretlendirir. Çocuklarını öldürür ve Güneş Tanrısı dedesi Helios tarafından kendisine armağan edilen, kanatlı yılanlar tarafından çekilen uçan arabaya biner. Kollarında çocuklarının cansız bedenleri vardır. Iason, en azından çocuklarının cansız bedenlerini kendisine bırakması için yalvarsa da bu yalvarışlara kulak tıkayan Medea Atina’ya doğru yola çıkar…

“Öfkem aklımdan daha güçlü ve odur insanlara en büyük kötülükleri yaşatan.” (Medea – Euripides)

Medea’nın öyküsü burada bitmez. Hatırlanacağı üzere intikamını aldıktan sonra Atina’ya gidecek ve Kral Aegeus’un çocuk sahibi olmasına yardımcı olacaktır. Kral Aegeus’la evlenir Medea, ondan bir çocuğu da olur üstelik. Ancak Kral Aegeus’un ilk evliliğinden olan tek çocuğu Theseus, Medea’nın kurnaz planlarına çomak sokan isim olacaktır. Medea kendi çocuğunun veraset hakkını meşrulaştırabilmek için Theseus’tan kurtulma planları yapar. Üstelik yine kendine özgü bir şekilde, Theseus’un ölümünü babası Aegeus eliyle gerçekleştirmeyi tasarlar. Bu kez işler istediği gibi gitmez ve Theseus’un kıvrak zekası sayesinde gerçekler ortaya çıkar. İfşalanan Medea tasını tarağını toplar ve ilk kez kan döktüğü topraklara, asıl yurdu Colchis’e sürülür…

“Bir Yahudi, bir Hristiyan'a haksızlık ederse, karşısında göreceği hoşgörü ne? İntikam. Bir Hristiyan bir Yahudi’ye haksızlık ederse, Hristiyan töresine göre karşılığı ne olmalı? Elbette intikam! Bunu sizlerden öğrendim, sizlere uygulayacağım. Zarar verici bir şey, ama öğrettiklerinizden daha iyisini yapacağım.” (Venedik Taciri - William Shakespeare)

İntikam denildiğinde akla gelen ilk isimlerden biri Hamlet olur sanırım. Ama ben Shakespeare’in intikam kurguları içinde en çok Venedik Taciri’ni severim. Shylock zekasına ve kurnazlığına öyle çok güvenir ki intikam planının tıkır tıkır işleyeceğinden zerre kadar şüphe duymaz. İntikam arzusu adeta yalan bir dünya yaratır zihninde ve bu yalan dünyanın hükümdarı sanar kendini. Ve karar günü geldiğinde bir maktul edasıyla girdiği mahkeme salonundan elinden her şeyi alınmış bir mahkum olarak çıkar…

Hamlet, Venedik Taciri, Monte Kristo Kontu ve Türk Edebiyatı’nın İntibah’ı… her biri meşum intikam öyküleriyle doludur. Ve herbirinin okuyucusuna sunduğu mesaj ortaktır: İntikam mağduru maktul, maktulü mağdur eder…

Medea’ya geri dönecek olursak, Yunan Mitolojisi’nin bu anti-kahramanı, her intikamıyla bir zafer daha kazandığına inanan ancak son kertede elinde hiçbir şeyi kalmayan bir mağdura dönüşen acımasız bir figürdür. Kalbinin hassaslığını yitirmeye başladığı gemi yolculuğu sırasında belki de olayların gelebileceği bu noktaları hayal bile edemeyen aşık bir kadınken çok sınırda bir cinnet anıyla bir katile, bir zehir makinasına dönüşüverir. İntikamın insana ettiği de budur sanırım: sınırı aştırır ve kendine yabancı, yeni bir başkası yaratır…

“Hem dizginsiz intikam dürtüsü hem de onun akılcı ve medenileşmiş biçimi olan orantılı bedel ödetme dürtüsü, doğası gereği "telafi edilmek zorunda olunan" birtakım hatalı davranış biçimlerine karşı geliştirilmiş olan dolayımsız tepkiyi temsil eder.” (Pişmanlık ve Yeniden Doğuş - Max Scheler)

Peki intikamı bu kadar vazgeçilmez kılan nedir? İntikam; failine, eğer arzusunu gerçekleştirmezse edilgen kalacağı endişesini telkin eder. Bu endişe; insanın kendini, kendine haklı çıkarmaktaki maharetiyle de birleşerek bir baskı aracına dönüşür. Bu baskı, hak etmediğini düşündüğü acılara karşılık vermek konusunda kişiyi cesaretlendirir ve adalet sandığı şeyi kendi başına tesis etmeye sürükler.

İntikam bugünün meselesidir. Gelecekle hiçbir bağ kurmaz intikam. Varlık sebebini de zaten bizatihi bu ana bağlı olmasına borçludur. Zira gelecekle ufacık bir bağ kurulacak olsa yaratacağı olası karmaşa, kendi kendini imha etmesine sebep olacaktır belki de. Bu yüzden süjesini kör eder, gelecekle bağını keser, yalnızca içinde bulunduğu ana odaklar onu. Gelecekle bağlantısını kopardığı süjesi üzerinde yapması gerekenler bu kadarla sınırlı değildir. Süjesini, acısı üzerine düşünmekten de uzaklaştırır. Bunu da onu, acısının müsebbibine acı çektirmeye odaklayarak yapar. O anın tek bir kurtuluşu vardır, süjeyi kurban konumuna düşüreni bularak onu kurban etmek… Bu yanımızla ilkel insanlarla aramızdaki medeniyet farkını sıfırladığımıza inanırım hep…

"Çünkü 'ceza' diye adlandırır intikam kendini: Yalan bir sözle kendine iyi bir vicdan uydurur." (Düşünmek Ne Demektir - Martin Heidegger)

İntikam ateşini besleyen bir başka dinamikse cezalandırma refleksidir. Acısıyla körleşen insan için en temel mesele had bildirmek olur. Zira yukarıda da değinildiği üzere, eğer bir ceza sözkonusu olmazsa kişinin edilgenleşme endişesi başlar. Dolayısıyla kendinde bulduğu o hakla saldırır. Çoğu kez sözcüklerin gücünden yararlanır. Hayatın olağan akışı içinde dua ile sınırlı ilişki kuran belki de hiç kurmayan biri intikam için bedduaların gücüne sığınır… Yahut küfürle nefret ettiği her kimse onu adileştirme çabasına girer. Zihinsel özgürlüğünü intikamın emrine koşan birey, artık intikam almak istediği düşmanına dönüşür. Onun kadar bayağı, onun kadar aşağılık olur çıkar. Kendine yabancılaşır… Üstelik yaşanan hiçbir acı silinmemiş, “geç-miş” değiştirilememiş ve yaşananlar geri alınamamıştır… Kendinin kendi elinden kayıp gidişi de bu trajedinin doruk noktası olur. Yani ceza verme refleksiyle çıktığı yolda kendi kendini cezalandırmıştır aslında…

“Kendi eşsizliğini abartan, sınırsız başarı hayalini takıntı haline getiren insanlara narsist denir. Narsist insanın kendisine hakaret eden kişilerden intikam alma ihtiyacı, diğer bütün ihtiyaçlarından güçlüdür.” (Nemesis - Jo Nesbo)

İntikam meselesine İslami daha da özelde tasavvufi perspektiften bakacak olursak burada, bireyin adaletin tecellisine olan inancının gücü devreye girer. Beşerî adaletin mümkün olduğuna inanan bir birey için intikam bir haktır. Beşerî adaletin bir illüzyon, İlahi adaletinse gerçek (burada Platon’un Adalet ideası da akla gelebilir.) olduğuna inanan bir birey için intikam, içi boş bir kavramdır. İntikam özelinde beşeri adalet, had bildirmeye odaklanırken ilahi adalet intikamla hem mağduru hem maktulü rehabilite etmeyi amaçlar. Bu nedenle seyr-i süluka (Hak’la bir olma yolculuğu) meyleden bir salik (seyr-i süluk yolcusu) için beşeri intikam suni bir şeydir. Onun yolunda yeri yoktur. Onun için intikam arzusundan arındıracağı yüreği acısının en şifalı merhemi olacaktır. Bu nedenledir ki Hallac-ı Mansur, Pir Sultan gibi yol ehilleri beşeri intikamla ilişkilerini kesmişler, tüm adaleti Yaratan’dan beklemişlerdir. Ölüme gülümseyerek gidebilmelerini sağlayan en önemli motivasyon sebepleri de budur…

“Öç sadece öcü getirir ve nihai öç asla alınamaz.” (Köle – Hans Kirk)

Bu yazının yazarı olarak benim intikam hakkındaki şahsi fikrimse intikamın sonsuz bir döngü yarattığına yöneliktir. Her kurbanı içine alıp öğüten, başkalaştıran, aslında çoğu zaman çirkinleştirip kirleten bir döngü bu. Acılarımıza sebep olanlara had bildirebileceğimize inanmıyorum. Bizzat o acımızın sebebi olacak kadar ileriye gidebilen biriyle artık konuşulan ortak bir dil kalmamıştır. Bu ortak dil yoksunluğu da had bildirmenin engeli olur. Israrcı olup aynı acıları ona da yaşatmak konusunda çaba sarf etmeye çalışmaksa ona benzemek, çirkinleşmek ve kirlenmek demek. Ortak ahlaki, kültürel ya da sosyal değerlere sahip olmadığımız kimselere ders vermeye çalışmak sade suya tirit olur. Onun anlayacağı dilden konuşmaksa kendimize yapacağımız en büyük hakarettir.

Birini, ondan intikam alacak duruma getiren birey zaten çoktan dipsiz bir kuyuya düşmüştür. Bu kuyudaki birinden intikam almak istememek edilgenlik olamaz. Olsa olsa bilgelik olur. Çünkü bu beyhude arzunun anlamsızlığını idrak edebilmek demektir. Geçmişi değiştiremeyecek olmanın, acıyı silemeyecek olmanın farkındalığıdır. Böylece yas tutma başlar. Düşmanına benzemeyi reddedip kendini korumayı seçen insanın yas süreci… Acı çeken yerlerini yok etmeden acıyla baş etmeyi öğrenecek olan insanın yas süreci…(Murathan Mungan – Yalnız Bir Opera şiirinden) Yas tutmayı becerebilen bilge insanlara selam olsun…

Sanat ve sağlık dolu günler…