İşbirlikçi zihinlerde sürekli panik

İşbirlikçi zihinlerde sürekli panik

Gerek ulusal kanallarda, gerekse de sosyal medyada bir takım zihinlerin her gelişmeden panik ürettiklerini görüyoruz. Bu ya kötü niyete, ya da güvensizliğe dayanıyor. Sürekli bir korku hali:

– Kazık mi yiyoruz?

– PKK Şam yönetimiyle anlaştı mı?

– Amerika İŞİD’i kucağımıza bırakıp kaçacak mı?

– Şam yönetimiyle savaşacak mıyız?

– Mültecileri tekrar yerleştirme masrafları bizi iflas ettirecek.

– Rusya ile ABD anlaştı mı?

– Avrupa ülkeleri yaptırım yaparsa ne olur?

– Trump yaptırımları koz olarak tutuyor mu?

– Arap Birliği’nden ne zararımız olacak?

– Tuzağa mı çekiliyoruz?

– Suriye’ye girdikçe Saddam gibi mi olacağız?

– Sınırımızdaki sivillere saldırı sürerse…

– vs. de vs.

İmdi, her basiretli yönetimin -bir kısmı çok zayıf olsa bile- tüm bu olasılıkları hesaba katması ve bunlara göre tedbirleri önceden düşünmesi gerekir. Ancak olasılıklar karşısında en zararlı tek şey panik havasını yaymaktır. Her şeyin tartışılmasına evet, ama asla korkuya kapılmadan. Her zorluğun üstesinden gelinir. İşbirlikçi zihinlerin paniği bunun bedellerini artırır. Serinkanlılıkla düşünmek gerekir.

Bu operasyonların sayısız diplomatik temas sonrasında gerçekleştiğini unutmamak gerekir. Bu görüşmelerde elbette bazı tavizler verilmiş, bazı tavizler alınmıştır. Ayrıca tuzağa düşmeyecek, güçlerimizi aşırı dağıtmayacak kadar basiretimiz vardır. Sonuçta ucu açık bir fetih seferine girişmiş değiliz. Bu kesinlikle sınırları belirlenmiş bir operasyondur. Bu sınırlar (elbet sadece coğrafi anlamda değil) hoşumuza gidebilir veya gitmez ayrı konu. Mühim olan, maceraya atılmamak kaydıyla, her zorluğu aşacak bir ülke olmamızdır. Türkiye ne kadar tökezletilirse, ne kadar engellenirse, gene de her badiren güçlü bir şekilde çıkacaktır.

Şimdi sakin bir şekilde düşünerek neyin olabileceğini ve neyin olamayacağını ortaya koyalım:

(1) Suriye meselesi çok uzun sürecektir.

(2) Büyük güçlerin hiç birisi buradan elini çekmeyecektir, çekemez. Bu öncelikle “büyük güç” mantığına aykırıdır.

(3) Oyunun kuralları ve öncelikleri zaman içerisinde kısmi değişikliklere uğrayabilir.

(4) Hiç bir “aktör” kuralların tümünü tek başına belirleyecek konumda değildir.

(5) Suriye, Şam’daki azınlık yönetimi altında birleştirilemez.

(6) Yarım asırlık bir baba-oğul yönetimi meşru bir yönetim sayılamaz. Buna meşru diyenin hiçbir rejime söz söyleme hakkı olamaz. Ancak bunlarla görüşülebilir, ayrı şey.

(7) Dünyanın diğer bölgelerindeki gelişmeler, büyük güçlerin burada farklı politikalara yönelmesine yol açabilir ama temel yaklaşımlar değişmez. İşbirlikçilerini kullanma şekli değişebilir öte yandan.

(8) Olanaksızın peşinde koşmak veya bilinmezi göze almak yerine, küçük adımlarla ilerlemek daima daha iyidir.

(9) Suriye işlerinden uzak durmak hiçbir zaman mümkün olmayacaktır. Savaşı biz istemedik. Bizim sınırlarımıza başkaları taşıdı. Bunun bir ayağının 1974 Kıbrıs Harekatı ile başladığı zinhar akıllardan çıkmamalıdır. Diğer ayakları ise İsrail ve BOP, Şii kuşağı, petrol, Doğu Akdeniz’de hakimiyet, Rusya’nın Akdeniz’de varlık göstermesidir. Bu konuların hepsinin Suriye meselesiyle ilgisi büyüktür.

(10) Geçmişte yapılan hatalar bugün yapılacaklara karşı tutumun gerekçesi olamaz. En azından esas gerekçesi olamaz.

Gelişmeler bu ana tezler ve ilkeler ışığında değerlendirilmeli, sonra ve her gün tekrar değerlendirilmelidir. Basiretli tutum bunu gerektirir. Her türlü riske dikkat çekmek görevdir ama itidalli bir şekilde. Paniğin sadece hasımlara yararı olur.

Gerçi bu arada işbirlikçileri tekrar görüyoruz ama artık pek önemi kalmadı. Onları zaten tanıyoruz.