İslamofobiye körükle gitmek

Prof. Dr. Şahin Filiz yazdı

İslamofobiye körükle gitmek

Yazılarımızın büyük bölümünde din ve dinler sorunu çevresindeki tartışmalara yer veriyorum. Aynı konunun farklı yönlerini okurumuza sunmak ilk bakışta, sıkıcı gelebilir. Ancak dinler insanlığın binlerce yıllık tarihinde öyle ya da böyle yer almıştır, almaktadır. Bundan sonra da din ve insanlık ilişkisi, hangi boyutlarda seyrederse etsin, üzerinde durulan, yazılıp çizilen ve tartışılan konu olmayı sürdürecektir. Özellikle Ortadoğu’nun ortasında yer alan bir ülkede yaşıyorsak bu konu daha da önem kazanmaktadır.

“İnanmıyorum,  beni ilgilendirmez” diyenlerle, “inanıyorum, öyleyse biliyorum” diyenler arasından daha çok cahil çıkmaktadır. Cahillerin sayısı arttıkça din sorunu daha yakıcı hale gelmektedir. Diğer yandan, dünyanın hiçbir yerinde “din olgusu”nun yüzeysel ya da derinlemesine yer almadığı hemen hiçbir topluluk yoktur. Bu gerçeklik, din olgusunun günlük yaşayışımızda, maddi-manevi kültürel unsurlarda, düşünce tarzımızda olumlu veya olumsuz etkileri olduğunu gösterir. Temel sorun, kimin inanıp  kimin inanmadığı değil, kimin bilip kimin bilmediğidir. İster inanalım, isterse inanmayalım, din olgusu bir toplumun maddi-manevi kültürel dokusunda önemli bir unsurdur.

Buradan yola çıkarak, pek az kimsenin bildiği veya çoğumuzun eksik bilgiye sahip olduğu İslamofobi hakkındaki esaslı bilgileri özetle de olsa siz Veryansıntv okurlarıyla paylaşmak istiyorum.

İslamofobi, özellikle Batının “İslam korkusu” demektir. “Fobi” korkudur. Korku, korkulan şeyi ‘öteki’ üzerinden tanımlar.

E.Göknel şöyle özetler:

Grek ve Romalılardan beri devam edegelen bu durum, bugünkü batının da karakterini oluşturur. İlginçtir; “barbarlık” sözcüğü Grekçe “yabancı” (barbaros) sözcüğünden gelmektedir. Fobi sözcüğü de Latince phobos kökünden gelmekte. Phobos, Yunan mitolojisine göre, savaş tanrısı Ares'in yanından ayrılmayan dehşet tanrısıdır. Türk dil kurumunun sözlüğünde “Fobi”; “Belirli nesneler veya durumlar karşısında duyulan olağan dışı güçlü korku, yılgı” olarak açıklanıyor. Korku zaman içerisinde düşmanlığı da beraberinde getirdiğinden “yabancı korkusu” giderek “yabancı düşmanlığı” niteliğine sahip olmuştur. Bu kavramın içerdiği iki önemli unsur vardır: Korku duyulan topluluk öncelikle toplumun bir parçası olarak görülmemekte, dışlanmaktadır. Yabancı topluluk fiziksel, etnik ve kültürel farklılıklara sahiptir. Mevcut toplumun saflığını korumak için yabancı ve farklı etkilerden korumak gereklidir.[1]

Batının xenofobia (yabancı korkusu), bilinmeze duyulan korkusu yeni değil, kökleri çok eski dönemlere kadar dayanmaktadır. İslam öncesi dönemde Grek ve Romalıların Akdeniz ve Mezopotamya'ya yönelik korkusu ne idiyse bugünün Avrupa'sının da korkusu aynı yönde oluşuyor. Yani kendinden olmayan ötekiyi yabancı/barbar olarak görme hali çok eski bir olgudur. Batının hikâyelerine, mitolojisine, filmlerine, sanatına ve tahrif edilmiş dini metinlerine sirayet eden “fobi” tamamen bu ruh halinden kaynaklanmıştır. Tarihsel olarak bakıldığında, yeniçağlara kadar “biz” ve “yabancı” kavramları özellikle de toplumsal, kültürel ve dinsel karşılaşmalarda temel çelişki olarak görülmüştür. “Yabancı” her zaman küçümsenen, önemsiz, zavallı, saygı görmeyen ve Avrupa kültüründen kalın çizgilerle ayrılan özelliklerle tanımlanmıştır.[2]

 İslamofobi için başlangıç tarihi olarak Haçlı seferleri gösterilir. Hıristiyan Haçlı seferleri 1095’te başlamış, 1291’de sona ermiştir. İslam dünyasına yönelik bu vahşi saldırılar neredeyse 200 yıl sürmüştür. İslam dünyasına bütün Hıristiyan dünyasının abandığı bu uzun ve kanlı saldırıları püskürten Büyük Selçuklular (1037-1194) ile Anadolu Selçukluları (1077-1308) olmuştur. Yani Türkler mazlum ve masum insanlara siper olmuşlar, Haçlı saldırılarını kırmışlardır.

Bu tarihi İslamofobinin başlangıcı kabul edersek E. Göknel’in yerinde deyimiyle, Haçlılarla başlayan “ötekileştirme”, bugüne gelinceye kadar şiddetini artırarak sonra “düşmanlaştırma”ya, ve bugün de “teröristleştirme”ye vardırılmış; artık Batı, gelinen son noktada İslam dünyasını topyekun “terörist” olarak etiketleyip yaftalamıştır. Şu halde İslam dünyasını ve Müslümanları “terörist” olarak korkuya dayalı bir suçlama ile etiketlemek, ötekiden düşmana ve teröriste uzanan, gittikçe nefrete dönüşen bir süreci anlatmaktadır.

Ötekileştirilen, düşmanlaştırılan ve teröristleştirilen genel olarak İslam dünyası ve neredeyse tüm Müslümanlar olmakla birlikte, İslamofobi’nin çekirdek muhatabı Türkler olmuştur. İnanın, inanmayın, dindar olun ya da olmayın, dünyanın neresinde “Müslüman”, hele özellikle “Türk” olarak bulunuyorsanız, siz İslamofobinin hedefisinizdir. “Din beni hiçbir şekilde ilgilendirmez; çünkü inanmıyorum” deseniz de kendinizi “Müslüman” veya “Türk” (Müslüman olun ya da olmayın, fark etmez) olarak tanımlıyorsanız, ağzınızla kuş tutsanız da bu üç aşamadan herhangi birisi ile suçlanmanız kaçınılmazdır. İslamofobik yaklaşım Batı’nın Hıristiyanlık temelinde oluşturduğu yobazca, cahilce ve acımasızca önyargısıdır. Hıristiyan gericiliği, yobazlığı hatta vahşeti 1492’de İspanya Katoliklerinde zirveye çıkarak Yahudileri ve Müslümanları katliamdan geçirmiş; İspanya’da İslam kültürüne ait kütüphaneleri, camileri, okulları yerle bir etmiştir. Tabii ki bu yobazlık tüm Hıristiyanları bağlamaz.

Şimdi soralım:

İslamofobi, dinler arasındaki savaşın kaçınılmaz sonucu mudur? Dinlerin kendi içindeki üstünlük kavgası mıdır? Dinler olmasaydı, bu savaşlar da olmazdı mı?

Bu sorulara kısmen evet demenin haklı yanları vardır. Ancak uygarlıklar, ülkeler, toplumlar arasındaki savaşları yalnız şu ya da bu dine bağlı olarak açıklamak tarihsel gerçekliklere tamamen uymaz. Din veya mezhep, ulusal ve uluslararası çıkar savaşlarının “kutsal” nedenleri olarak gösterilmiştir. Dinler arası savaşlar, aynı dinler içindeki mezhepler arasında da meydana gelmiştir. Öyleyse savaşı başlatan din olgusu değil, din bahanesi veya gerekçesidir. Savaşlar din ya da mezheplerle gerekçelendirilmiştir.

Soruna bizim açımızdan bakarsak bugün İslamofobinin hala ilk canlılığı ile varlığını sürdürdüğünü nasıl açıklarız?

Haçlılardan başlayarak bugünkü emperyalist güçlerin Hıristiyanlığı kullanarak Irak’ı, Suriye’yi, Afganistan’ı “öteki-düşman-terörist” olarak görüp neredeyse haritadan silme noktasına getirdiğini; bu bölgelerde ülkemizi de hedef tahtasına koyarak en azılı, insanlık dışı vahşi terör örgütlerini desteklediklerini hepimizi çok yakından biliyoruz, bütün olup bitenlere tanık oluyoruz. Hıristiyanlığın gerici, yobaz ve ilkel kanadını temsil eden sömürgenler, İslamofobiyi bugün “barış, demokrasi ve özgürlük” kavramlarıyla sütre gerisinde saklamaya çalışıyorlar. Ama gelin görün ki bunca zulme, vahşete ve sömürgeye karşı İslamofobinin, küçük silahlı direniş gruplarıyla ortadan kaldırılabileceğine inanılıyor. Bundan da tuhaf ve acı olanı, bu grupların yine İslamofobi merkezleri tarafından yeniden üretilerek islamofobinin değirmenine su taşımasını sağlamaktır. Başka bir deyişle, İslamofobi kaynakları, kendilerine yönelebilecek namluları, daha ateşlenmeden İslam dünyasına çevirebiliyor; buradan, hem “terörist” savlarına somut kanıt, hem de islamofobik faaliyetlerine “düşman ve öteki”den kaynak yaratabiliyor. Hatta bizzat silahlandırıp kendi dindaşlarına saldırtıyor.

Peki, İslam dünyası ve Müslümanlar ne yapıyor?

Biz pek mi masumuz?

Neredeyse bütün İslam ülkelerinde ahlak, adalet, refah, sağlık, güvenlik, emek, üretim …alarm zilleri çalıyor. Katlettiğimiz bu değerleri, bizi “öteki-düşman-terörist” gören Avrupa’nın kapılarına yığılarak arıyoruz. Çocuklarımızı, kadınlarımızı, örfümüzü, kültürümüzü, vatanımızı, ulusumuzu koruyup yükseltmek yerine kaderlerine terk etmiş gibiyiz. “İnsana ancak emeği kadarı vardır” diyen kitaba inandığımızı iddia etsek de, emek vermeden her şeyi elde etmenin en kestirme ve belki de en ahlak dışı yollarını buluyoruz, bulamazsak, icat ediyoruz. Ülkemizi yedi düvelin işgalinden, talanından kurtarmakla kalmamış; Türk ulusunu ölü iken diriltmiş Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’e en sıradan sevgiyi, minnettarlığı ve saygıyı bile çok gören, üstelik bunu da İslam adına sevap sananların –niteliksiz,cahiller olsa da-sayılarının arttığını görüyoruz. Bunlar, İslamofobinin efendilerine en rezil edici yenilgiyi tattıran Atatürk’e saldırarak İslamofobiye körükle gitmektedirler. Bir düşünün; hem İslamofobiyi ve ayrımcılığı lanetleyeceksiniz, hem de İslamofobinin sahiplerini perişan eden liderinize, hele hele bir de minberde, camide saygısızlık yapacaksınız. İnsana sormazlar mı?

 Sen de İslamofobinin bir parçası mısın?

Liyakat, İslam ülkelerinde pek akla gelmez. En maharetsiz, en iş bilmez de olsa, yakınımız ise, iş onundur; nimeti ona veririz. Bilim ve felsefe kapımızdan geçse, yadırgarız; inancımızı bilimle rekabete sokar, sonunda mutlaka inancımızın kazandığını ilan ederiz. Çalışıp üretmeyi bile Allah’a havale eder; hem tembel hem de çok kazanan olmayı dileriz. Olmayacağını bildiğimiz için de, birbirimizden çalar, çırparız.

Gücü severiz. Oysa en güçlü Allah’tır diye inandığımızı söyler; gücü ele geçirince tarikat şıhları ve bazı siyasiler gibi, kendimizi haşa Allah gibi güçlü sanırız. Bu gücü masumlar, garipler ve kimsesizlerin üzerine acımadan boca ederiz.

İnanmak, Allah’a içten ve aracısız bir bağlılıktır, deriz; O’nu unutturacak kadar şeyh, şıh, cemaat liderlerine taparız.  21. Yüzyılda ileri ve çağdaş bir Türk ulusu hedefi, Atatürk’ün Avrupa medeniyetini aşan bir medeniyet hedefi varken, Taliban’ı örnek gösteririz. İslamofobinin çağdaş deneme tahtasına dönmüş Taliban’a öykünürüz.

Dahasını da sayabilirsiniz.

İçinde bulunduğumuz bütün bu koşullar ve yaptıklarımıza baktığımızda, İslam dünyasının tek bağımsız ve özgür ülkesi olan Atatürk Cumhuriyeti, tıpkı Büyük Selçuklular ve Anadolu Selçuklu Türkleri gibi, içerideki ve dışarıda ittifak etmiş İslamofobi merkezlerine tüm gücüyle direnmekte; İslamofobiye körükle gidenleri yakından tanımaktadır. Türk halkı tarihte Selçuklu ataları gibi, 20 yüzyılda  Kuvay-ı Milliye ruhuyla onları yine püskürtmeye muktedir olduğunun bilincindedir.

Siyasal dincilik ve Ilımlı İslamcılık, İslamofobinin değirmenine su taşıyan neo-oryantalist hareketlerdir. İlki, hilafet ve şeriat rüyası ile ikincisi de Fetö benzeri yapıların İslam kültürünün direnç noktalarını yumuşatma ideolojisiyle, İslamofobiye körükle gitmektedir.

Özellikle Diyanet İşleri Başkanlığı, İslamofobiye körükle gidilmemesi gerektiğini bilmelidir.

 

[1] E. Göknel, Ötekiden Düşmana-1 İslamofobi, Kanes Yayınları, 2015.

[2] Göknel, Düşmandan Teröriste-2 İslamofobi, kanes Yayınları 2015.