İsmailağa’nın şeyhliğine atandım

featured

Nihat Genç yazdı…

Nedir arkadaş başımıza gelen.

Beni bilen bilir, İstanbul’a her gittiğimde önce Süleymaniye Sultanahmet Fatih gibi büyük camileri sessizce bir ziyaret ederim, sonra, ara sokaklardaki küçük camileri..

Çokta sıcaktı! Fatih Çarşamba’ya yolum düştü. Nereden bileyim tekke camiiymiş. Şöyle bir kenarda nafile iki rekat namaz kılar biraz da dinlenirim dedim, hay Allah, başımıza öyle bir iş aldık ki.

Allah’ın misafiri sıradan biri olarak camiiye girdim beni postta oturttular, af buyurun, dinleyin hikayemi, şaka değil, şeyh olarak çıktım!

Meğer cemaat çok karışmış herkesin seks kaseti varmış, koca Fatih’te seks kaseti, üç kağıdı, fırıldağı olmayan tek bir Müslüman kalmamış. Böyle dünya nimetlerinden uzak beni görünce, elime ayağıma yapıştılar, bir acayip ilahi yolculuğa çıktım ki, bir daha dünyaya geri dönmek nasip olmadı!

Sessiz sokak arası izbe bir kenardaki camiiye hiç tanımadıkları bir sima girince, önce epeyce şaşırmışlar.

Bu zamanda camiiye girip vakit namazı kılacak bir Müslüman olacak şey değil, demişler. Bu Allah’ın bir hikmeti bir hidayeti deyip, önce yakama yapışıp, kimsin necisin diye beni ahret sorgusundan geçirdiler, sonra, dualar ilahiler, olanlar oldu!

Soyuma şecereme bakmışlar, Google’den halife dedemin şeyhiyle yattığı türbeyi bulmuşlar, ama asıl, banka hesaplarıma bakmışlar.

Bu devirde bankada beş kuruşu olmayan bir müslüman, olacak şey değil, deyip.

Bu devirde bir kadınla idare eden bir müslüman, olacak şey değil, deyip.

Bu devirde huşu içinde camiide namaz kılıp Allah’ın varlığına hala inanan bir Müslüman, olacak şey değil, deyip.

Bu devirde kanaatkarlıkla bir lokma bir hırka yaşayan bir mümin bulmak olacak şey değil, deyip, boşta olan şeyhlik postuna bismillah demeye vakit bulamadan bu aciza kulunuzu beni oturttular!

Ben namazımı kılarken, önce, arkadan .öte bakmışlar.

Pek zayıf görünce, gözleri tutmamış, önce aralarında ihtilaf çıkmış, bu .ötten kepçe olmaz, demişler, sonra…

Lakin, bu şimdi çok açtır, iştahı şehveti ihtirası azgınlığı çok güçlüdür, vallahi tuttuğunu .iker, deyip bir şura kararına varmışlar!

Tamı tamına olaylar şöyle gelişti, ben huşuyla namazımı kıldım, diz çöktüm, tesbih, dua derken, içime bir cezbe düştü.

Nasılsa camii de boş deyip ilahi bir gazele başladım, canımın yüreğimin yanığı kubbeyi titretti, Safiye Ayla sesim sokaklara taştı ve duyan geldi koşan geldi, yavaş yavaş etrafımı sardılar!

Nur yüzlü bir mümin kardeşimiz, önüme diz çöktü, gözlerini yere indirip, dün akşam, dedi, sizi peygamberimizle gördüm!

Bir diğer bir kardeşimiz, ben de bir rüya gördüm, yarına kalmaz camiinize bir Tanrı misafiri gelecek, sarın sarmalayın postlara oturttun, Musa’nın İsa’nın yanından sahabe ordusuyla büyük müjdelerle ayağınıza sokağınıza kadar geliyor, müjde olsun, dedi…

Cemaat, hep birlikte iç çekip ‘hayırdır’ dedi…

İçimden, bu gerçekten bir rüya mı, yoksa, hesap niye bana kaldı!

Aklım muvazenem de yerinde.

Böyle şarlatanlıklara asla yüz vermem!

-Güzel kardeşim, beni biriyle karıştırmış olmayasınız, ben, yazarım,  üstelik Cumhuriyetçi bir yazar, üstelik tarikatlara da şeyhliklere de karşıyım, siz, şu rüyalarınıza bir daha bakın, ilahi bir karışıklık çıkmasın, anladığım burada Allah’ın dostları arasında bir kıyamet savaşı başlamış, vallahi benim işim olmaz!

Nasıl bir isyana denk geldiysem, dedim ama dinleyen olmadı, mübarekler, meğerse çaktırmadan beni süzüyor sorguluyormuş,.

-Postluğu şeyhliği hiç düşündünüz mü, siz de kendinizde bir alamet hikmet gördünüz mü, dediler!

Çok sert çıktım: -Valla, şeyh dedikleriniz .ıçtıkları .okların üstüne oturan insanlar!

Diye gürleyince…

Cemaat: -Hah aradığımız beklediğimiz keramet bu, dediler…

Bir diğeri: -Hakikat yolu tarikatlar için ne düşünüyorsunuz, dedi.

Gürzümü sallar gibi yine sert çıktım: -Vallahi, tarikatlar, dünyayı yaratan Allah’tan bile haraç alıyorlar, haşa Allah’ı bile dünyayı yarattığına bin pişman etmişler, dedim!

Cemaat topluca ayağa kalkıp ellerime sarıldı:

-Hah aradığımız işaret ilahi hikmet, bu, dediler…

Yahu, acıkmışım da, etrafımı çeviren şu kalabalıktan bir sıyrılıp kaçayım, kenardaki dönerciden bir lahmacun yiyip kendime geleyim, dedim.

Nafile, el öpmek parayla değil ya, el öpmekle ağızları kirlenmiyor ya, öpen öpene.

Şöyle suratlarına tek tek bakıverdim, burada, hayat namına bu dünyada yaşayan canlı hiç bir şey yok!

-Bakın, güzel kardeşim, ben özgür bir insanım, kimseye bağlanmak kimsenin de bana bağlanmasını hiç istemem, der demez, yine..

Önümde cezbeye girip zangır zangır titremeye başladılar, kendimi bir Kemal Sunal filminde başrolde hissettim, burada çok komik bir terslik var…

Yine ellerime yapıştılar…

-Mübarek efendimiz ahrete göçtükten sonra, kellesi kopmuş acılar içinde çırpınan yalnız ve sahipsiz ve kaybolmuş bir kabileye dönüştük. Ey misafir, sizin ki camimize bir ziyaret değil, Allah’ın armağanı bizlere nuru hediyesi… Kaç gündür cemaatimizden ileri gelen sıçmaz kokmaz nur suratlı birine bakıyoruz, lakin içimize sinmedi. O yaşlı hallerinde bile gözleri karılarda altınlarda. Bize, dünya malında gözü olmayan, tarikatı fırsat bilip küpünü dolduranları kovacak, hep bana rabbana demeyip malını herkesle bölüşecek, sizin gibi bir mübarek saf bir mal azım!

-Bak, burasını doğru diyorsun, Müslümanın malı ortaktır, dedim.

Ateşli bir mümin kardeş sözü aldı: -Müslüman devlete de ortaktır orduya da ortaktır hakimler yüksek kuruluna da ortaktır, otoyollarına altın madenlerine de ortaktır, çünkü biz Selçuklu’ya Osmanlı’ya ortağız, lakin deccal Cumhuriyet’le mirasımıza el koydular!

Deccal lafını duyunca, öfkeyle:

-Hayır, kardeşim, yanlış anladınız, tarihin diplerine kadar genellemeyin… Siz devleti kendinize ortak yapacak bir şeyh arıyorsanız, baştan söyleyeyim, yetimin şehit çocuğunun hakkını kimseye yedirmem, bak ben yokum, bu mümin kardeşim bu başımıza şeyh deyip imtiyaz hiç tanımam, hepimiz yasalar karşısında eşitiz!

Cemaatten bir ihvan:

-Mübarek efendim, öyle diyorsun da İstanbul’u kim fethetti, yeşil sarıklılar, Çanakkale’de düşmanı kim durdurdu, yeşil sarıklılar, Viyana kapılarına kim dayandı, yeşil sarıklılar, o halde, bu devlet yeşil sarıklıların hakkıdır!

-Yooo, öyle yağma, Deli Kadir tarihçiliğine yüz vermem, bakın baştan söyleyeyim, devletten ihaleden zırnık beş kuruş yedirtmem!

-Efendim, ama biz sürekli devlete şehitlerimize sabaha kadar dua ediyoruz, zikirlerde başları boşuna mı sallayacağız, şeyhin kucağına bedavaya mı oturacağız!

Sinirden delilendim, Dördüncü Murad gibi, ayağa kalkıp, çok sert bağırdım:

-O başları da keserim, o .ötleri de…..

Hiç duymamış gibi:

-Mübarek efendim, işi yokuşa vurmayın, bu devirde aramızda sözüne güvenilir tek bir Müslüman kalmadı, İslamcı iktidar sayesinde İslamiyet maneviyat olarak çok güçlendi lakin insan kaynakları sıfır, gelin üç aşağı beş yukarı anlaşalım, bu din hepimiz başsız kılıçsız kalmasın!

-Neye anlaşacağız be dürzü, deyip, bir hışımla…

Osmanlı tokadını yapıştırdım….

Tokatın sesiyle, etrafımdaki kalabalık daha bir gaza cezbeye geldi!

-İşte aradığımız celal, işte Allah’ın aslanı, deyip, ağlayarak tokatı basan incecik narin kelimeleri nakış gibi işleyen parmaklarımı elimi öpmeye başladılar!

-Mübarek efendimiz, siz kendinizi yormayın, sarayda mührü vurdu, ruhsatınız hazır, yüzde on sarayın hakkı, yüzde seksen cemaatimizin, yüzde 10 da size kalacak!

-Ulan deli etmeyin adamı, cinlerim tepeme çıktı!

-Efendim, yüzde 10 da cinlere…

-Bakın baştan anlaşalım, bu postta ben oturacaksam… Şartlarımı peşinen söyleyeyim, bundan böyle, dünya malıyla işimiz olmayacak, burası nefsi azdırma değil köreltme yeridir. Buraya gelenler aç da olsa doygun doymuş mutmain görünecek. Çünkü burası ihale hazine musluğu değil Allah’tan gayrısına tenezzül edilmeyen kutsal bir yer! Ve burada kimse kimseden üstün olmayacak! Postmuş Allah’ın dostuymuş kibirmiş tanımam! Kısaca, burada artık ölçüsü olan ağırlığı olan nesnesi olan cismani var olan hiç bir şey alınmayacak satılmayacak! Çünkü burası cismani varlığı olmayan ruhun manevi temizliğin yeri! Ulan burayı borsaya kumarhaneye muta nikahı ayağına kerhaneye çevirdiniz, ulan burası siyasilerin köle pazarı mı? Ulan hepiniz yağmacı talancı holdinglerin yabancı şirketlerin iblislerine farelerine dönmüşsünüz! Be edepsizler 1000 yıldır devletten beleşten yiyorsunuz hala doymadınız!

Ben Dördüncü Murat gibi gümbür gümbür eyvallahsız sert girince, daha da coşup cezbeye geldiler, ağlayan sızlayan, kendini kaybedip ortalıkta dövünen….

-Ulan, yeter, bir daha, kendini yedi kat yalnız hissetmeyen buraya gelmesin, ulan, burası ruhlarına bekçilik yapanların ülkesi, .ötleri yumuşatma yeri değil, ulan Allah’ın dostları ayağına Kur’an’ı dini dürüm yapmış soğanlı domatesli ekmek arası koca memleketi iki dişte yiyip bitirdiniz!

Ben, Allah’ın kırbacı gibi konuştukça, etrafımdaki kalabalık daha da arttı, cami doldu taşıyor, sokaktaki esnaf işini gücünü bıraktı camii bahçesini doldurdu, ben kılıç sallaya sallaya doğraya doğraya konuşuyorum, onlar dalgalanıp dalgalanıp Allah Allah Allahuekber deyip kendilerinden geçiyor!

Ortalarında sıkışıp kaldım, çember de daralıyor!

Kendimi tutamadım hitabetin cezbesine kapılıp: -Bi .iktirin gidin .ibneler, diye bağırınca, tuhaf garip dünya dışı şeyler oldu…

Hakkaten, altımdaki seccade havalandı.

İçimdekileri kustukça, hakkaten hafiften drone gibi uçmaya başladım!

Bir yüksek yere çıktım ki, Tayyip’in sarayı bile gözümde karınca gibi küçüldü!

Ben yükseldikçe aşağıda ağlayan zırlayan zangırdayan zavallı aciz kalabalık coştukça önlenemez kontrolsüz bir izdiham halini aldı!

Ulan, sıcaktan bunalıp bir camide iki soluk alalım dedik, birden kendimi, deli kaçık şarlatan işsiz güçsüz saçma sapan manyakların ortasında buldum!

Evet ama, izdihama asıl ben sebep oldum! Tanrıların şeyhlerin savaşta olduğu bu zaman bir tekkeye bir camiiye gidilecek gün müydü?

Amansız eyvallahsız demir gibi sert konuşup azdıkça kudurdukça sert küfürlerle ana avrat düz gittikçe kalabalık hakikaten kontrol edilemez galeyanvari toplumsal bir asayiş sorunu haline geldi!

Şimdi polis de gelir, yukarıdan aşağıya doğru bu sefer teskin edip yatıştırmak için bağırıyorum:-ey cemaat sakin sakin, sükunet, iktidar bizim iktidarımız bir kalkışma bir anarşi ortamı yaratıp kafirleri sevindirmeyelim!

Beni dinleyen yok. Aksine, altımdaki postla beni omuzlarına aldılar, bahçeye güneşe çıkardılar, şöyle bir baktım, sokaklar caddeler tıka basa dolmuş, Kabe’yi tavaf eder gibi etrafımda dört dönüyorlar….

-Yahu manyak mısınız, bırakın yakamı, bir dağılın!

Dediler ki…

-Bu tekke kurulduğundan beri seni bekliyor çünkü böyle bir hitabet böyle coşkun ruhani bir konuşmayı bu cemaat hiç görmedi! Sen konuştukça silkindik, sen konuştukça günahlarımız bağışlandı, sen konuştukça yüzümüz nihayet Allah’a döndü!

Meğer bugünlerde cemaati içeriden birbirine bağlayan zincirler boşalmış şeyhsiz başsız kalınca kargaşa çıkmış, ve tesadüf tevakuf işte, beni karşılarında görünce de…

Dizginler koptu ve taşkınlık sokakları kitledi!

O coşkun an, bir an gözlerimi kapattım, kendimi, kedicikleriyle dans eden Adnan Hoca kıvamında buluverdim, ve, tam o sırada…

Kalabalık içinde bir adam avaz avaz bağırdı!

-Ey cemaat, dinleyin beni, omuzlarınıza aldığınız bu adamın kasetleri elimde… Seks kasetleri var.. Hepimiz sabaha kadar bu münafık kafirin seks kasetlerini izleyip izleyip gusül abdesti aldık!

‘Seks kasetleri’ der demez, cemaat boş çuval gibi birden beni yere bıraktı.

-.iktir git .ibne, diye .ötümü tekmelemeye başladılar, gelen tükürüğünü balgam yapıp tükürüyor giden üstüme işiyor diğeri sıyırmış donu suratıma sıçıyor diğeri farenin leşini çıkartır gibi eziyor!

Linç ediliyorum, taşlanıyorum, çığlıklarımı duyan olmadı.

Üstüm başım parçalanmış camii avlusunda ayaklarım kırılmış kanlar içinde kımıldayamaz hırpani kalıverdim.

Ulan, seks kasetleri ne büyük iftiraymış, ulan bir daha tekkenize gelenin .mına koyum, derin acılar içinde kıvranıyorum, bir daha cesaretimi toplayamadım, araba altında ezilmiş köpek yavrusu gibi acı acı inliyorum, mahalle dayağını geçtim, ulan seks kaseti ne büyük işkenceymiş!

Biraz önce elimi öpen dua eden yalvaran kalabalık ardına bakmadan dağılıp gitti.

Ulan, niye haşatımı çıkarttılar, ulan, burada biraz önce cemaate ve bana ne oldu?

Tarikatlar dinler Tanrılar şeyhler gavsüller imamı azamlar Allah’ın dostları ve mübarekler ordusunda bir iç isyan bir ayaklanma karışıklık çıkartmış ilahi düzeni bozmuşum!

Yırtıcı bir kuş gibi cemaate konuşup kışkırtmışım ve şimdi yaralı ürkek bir güvercin gibi çöplüğün dibinde çırpınıyorum!

Yerde yatarken hayal meyal yakınımda bir ses duydum, -bu adamı niye dövdüler, diye, -Ağbi, bu laik cumhuriyetçi seküler bir provokasyoncuymuş, beline dinamitler bağlayıp tekkeyi patlatmak için gelmiş…

Al sana bir iftira daha…

Hepsi bana ders olsun, bir daha Allah’ın devletin sarayın işine hikmetine karışmak mı?

Tövbe, olsun!

Uyandığımda kendimi Belgrad Ormanları’nda buldum.

Bir çöp arabasıyla beni, ormana atmışlar!

Yürüyecek mecalim yok, bir kaç gün sürüne sürüne çöpten karnımı doyurdum.

Şöyle bir etrafa izbe sote yerlere bakınca…

Ne göreyim, anaaaa.. Cemaat doğru diyor. Her taraf kafir günahkar dolu, altlı üstlü, çırılçıplak, bir gören olur da demiyorlar, her yerde yiyişiyorlar! Ulan burası açık kerhane olmuş, utanan da yok! Ulan mübarek şeyhlere iftira atmışım!

Etrafta çırçıplak altlı üstlü yiyişenleri görünce, kıyamet alametleri işte…

Ormana ağaçlara dualar edip tek tek bakıp üfledim irşad edip dokundum!

Ne istiyorsunuz bu mübarek Allah’ın nuru nimeti ağaçların altlarından…

Dünya lut kavmine dönmüş, mübarek Allah’ın ağaçlarını bile dinden imandan çıkartmışlar.

Elimde ayağımda cebimde ne varsa Fatih Çarşamba’da dükkana girip yükleyebildiğim kadar simsiyah çarşaf ve şalvarlar alıp kocaman bir bohçaya tıka basa istif edip sırtlayıp ormana döndüm.

Her gün bir ağacı çarşafa sokuyorum.

Küçük fundalık çalılara günaha girmesinler diye baştan aşağı şalvar giydiriyorum.

Ben ağaçlara çalılara çarşaf şalvar giydirdikçe ormana nur indi!

Ağaçlar Allah’ın dostları cemaatim haline gelip her gece yapraklarıyla zikretmeye başladılar, her sabah ağaçlar sabah namazına başlarını kaldırıp huşuyla secdeye vardılar!

Ama çok hayıflandım, biz şehirle uğraşırken, burada, bunca zamandır bu ağaçları böyle çıplak edepsiz ahlaksız dinsiz kitapsız sahipsiz başsız şeyhsiz bırakmışlar, hakkaten Cumhuriyet’in yatacağı yer yok!

Oracıkta namaza başlayıp dualar ettim, Allahım, bana bir kabe örtüsü nasip et, bütün şu Belgrad Ormanı’nı İslam’ın nuruyla ayıplarından kusurlarından örteyim, dedim!

Cemaatim ağaçlarla tövbeler şükürler ilahiler gece namazlarıyla geçiyorken….

Günlerden bir gün, ayağımın altında bir gazete parçası gördüm, şöyle yazıyordu:

-Orman Şeyhi! Ağaçlardan kendine cemaat yapmış hepsine şalvar giydirmiş!

Şükür, kafirlerin sözüne hiç aldanmam, gazeteye şöyle bir tekme attım.

Onlar, deryalar içinde deryaları ne bilecek, dedim, onlar Allah’ın hikmeti mucizesi nuru nerdedir, kimdedir, ne bilecek!

Ne güzel işte, tabiatın en güzel yerine postu kurmuşum, dedim…

Hiç oralı olmadım, ve ben diğer şeyhler gibi el öptürtmedim, aksine ağaçlara her gün gidip teker teker doya doya sarıldım!

Yine günlerden bir gün, ayağımın altında bir gazete parçası daha gördüm, -orman şeyhi, ağaçları düzüyor, diye yazıyor!

Bu ne acımasız vahşi bir iftira!

Haşaa!

Allah’ın bu mübarek kuluna bu ne acımasız eziyet işkence!

Hepsini Allah’a havale ediyorum!

Olsun, Allah yolunda her mümine bu iftiralar atılır, tarihte iftira atılmayan peygamber mi var!

Hakikaten dünyayı dışarda bırakıp…

İnsansız cemaatsiz bu ormana gelmekle, ne iyi etmişim, huzuru şimdi buldum!

Aşırılıklardan azgınlıklardan şehvetten kibirden kendimi hem cismani hem zihnen kurtarmış solan yapraklarla birlikle fenafillaha karışmışım!

Holding, ihale, altın şirketi, bakanlıklar, ordu, hakimlik, gibi işlerle başı hiç ağrımayan kendi başına hür bir şeyh olmanın ebedi mutluluğu içindeyim!

Her gece bir ağaca.

Önce çarşaf giydirip.

Sonra muta kıydırıyorum.

Allahım ne çoklar, kıyamet kadar melekler!

Anadan üryan çırılçıplak ağaçlar her tarafta.

Nefsimi köreltip kuma üstüne kuma aşamasını çoktan geçtim!

Yüzbinlerce ağaçlar ağaçlar ağaçlar yapraklar yapraklar yapraklar, ve serin gölgelerinde, huriler huriler huriler!

İsmailağa’nın şeyhliğine atandım

Abonelik

VeryansınTV'ye destek ol.
Reklamsız haber okumanın keyfini çıkar.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Giriş Yap

7 Yorum

  1. 2 ay önce

    Sana CB lığı yakışır.

    • 2 ay önce

      Hikaye bittiğinde insan bir zaman boşluğa bakıyor.
      Her zaman söylersin ‘bu dünyada sen ben ağaç böcek ot hepimiz eşitiz’ diye.
      Ama bu yobazlar ottan böcekten daha değersiz.
      Yüreğine kalemine sağlık

      Cevapla
  2. 2 ay önce

    Nihat Genç karikatür kıvamındaki aparkatlarıyla efkarı umumiyenin halı pür melalini ayyuka çıkarıp sonra da yerle bir etmede tam bir üstad.Boyle bir zekayla, anlayışla başa çıkılmaz.Her daim kutup gibi
    uzakta velakin ayna gibi hakiki biri.

  3. 2 ay önce

    Yakıştıramadım size insanların değerleri ile inandıkları ile alay geciyorsunuz.

  4. 2 ay önce

    Lütfen şu diyalog tarzı yazı türünü bırakın yakında okumayı bırakacağım bu gidişle

  5. 2 ay önce

    Türkiye deki post kavgacılarının iflah olmaz mahkumlarına üzülüyor insan. Nietzsche’nin Böyle Buyurdu Zerdüşt adlı eserini hatırlamaktan kendimi alamadım nedense.

    Cevapla
  6. 2 ay önce

    yani ciddiye aiıp okuyalım diyoruz da biraz pespayelik olmuyor mu? eleştiriyse eleştiri kimsenin itirazı yok da bu neyin nesidir abicim, etme ya!

Giriş Yap

VeryansınTV ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya abone olun!