İtalya seçimleri: AB’nin gerçek yüzü

Ahmet Müfit yazdı...

featured

İtalya seçimlerinde, ABD, AB Yönetimi ve küresel finans güçleri destekli olarak Başbakanlık koltuğuna oturtulan Mario Dragi’nin seçimler sonucu başbakanlıktan olacağı neredeyse kesinleşince, Avrupa Birliği (AB) Komisyonu Başkanı, Ursula von der Leyen, İtalya’nın seçimlerden sonra “zor bir yöne gitmesi halinde” ellerinde “bu durumu” düzeltmeye yönelik araçlar olduğunu söyledi.

İtalya’nın bağımsızlığını ve İtalyan Halkının siyasi kararını yok sayan bu sözlerin İtalyan Halkı üzerindeki etkisi iki şekilde oldu. Van der Leyen’in açıklaması, normalde Georgia Meloni konusunda kararsız olan bir kesim İtalyan seçmeni Meloni’ye oy vermeye yöneltirken, bizdeki AB ve NATO muhiplerinin benzeri olarak tanımlayabileceğimiz diğer bir kesim, her zamanki çıkarcı ikiyüzlülükleriyle, AB Komisyonu Başkanı’nın haddini aşan, bu sözlerini duymamayı, üzerinde durmamayı tercih ettiler.

Bu kesimden hiç kimse, Amerikan Yatırım Bankası Goldman Sachs’dan, AB Merkez Bankası Başkanlığı ve İtalya Başbakanlığına transfer edilen Dragi’nin, niçin halk tarafından sevilmediğini/benimsenmediğini sorgulama gereği duymadı. ABD önderliğindeki “küresel imparatorluk güçlerinin” ironik bir şekilde kendilerini demokrasi savunucusu ilan eden Savaş Lordlarının önde gelenlerinden von der Leyen’in “zor bir yöne gitmek” derken neyi kastettiğini sormadıkları gibi, ellerindeki “düzeltici araçların” neler olduğunu da sorgulamadılar. Bunun, AB yönetimindeki bir avuç siyasi ve bürokrat elit tarafından, AB ülkelerinin yönetimlerine fiilen el koyulması, İtalya halkının demokratik tercihinin tanınmaması anlamına geldiği ise her nasılsa kimsenin aklına gelmedi.

Tam tersi olarak, van der Leyen’in tehditlerine aldırmayan İtalyanların oylarıyla seçimlerin galibi olan Georgia Meloni’yi, Mussolini ile eş tutan açıklamalar yapmakta, faşist, ırkçı, demokrasi düşmanı ilan etmekte gecikmediler. Şaşırtıcı olmayan şekilde, Meloni’nin, mevcut neoliberal küreselleşmeci dünya düzeninin, açlık, yoksulluk, göç ve savaş getiren yapısına yönelik eleştirilerini ise görmezden geldiler, görülmemesini sağlamak için ellerinden gelen her şeyi -sansür dahi- yapmakta/uygulamakta bir sakınca görmediler.

Sanmayın ki, bunu ilk defa yapıyorlar. Benzerini 2008 yılı sonrası yine İtalya’da, İspanya’da Yunanistan’da da yaptılar. Halkın oylarıyla iktidar olan siyasi görüşleri, olmayacak ittifakları zorlayarak/meydana çıkararak ya yok ettiler ya da Chipras/SYRIZA olayında olduğu gibi satın aldılar.

Şüphesiz ki, kendilerini G7 olarak adlandıran ve dünya ekonomisinin yaklaşık yüzde 65’ini, toplam dünya nüfusunun yaklaşık yüzde 11,3’ünü temsil eden emperyalist blok tarafından, “kurallara dayalı sistem” denilerek tüm dünyaya dikte/ihraç edilen ve savunulan Washington Uzlaşısını eleştirenleri düzen bozucu ilan ederek, söz konusu birlikteliğinin askeri saldırı aracı NATO ile terbiye etmeyi hak bilenlerin, sistemi eleştirenleri bir şekilde kirletmeleri, kirletemediklerini, ellerindeki karaları sürerek kirli göstermekten başka çareleri yok.

Geçmişten bu yana yaptıklarını şimdi farklı bir söylem ve siyasi kimlikle yapıyorlar. Geçmişte sosyalizm-komünizm, kapitalizm karşıtlığında yarattıkları ve sağcı politikacılar eliyle açıktan, sosyal demokrat politikacılar eliyle el altından besledikleri ayrışmayı, şimdilerde, demokrasi-otoriterlik ayrımı çerçevesinde, doğrudan kendisini özgürlükçü/liberal solcu ilan eden -ne deve ne de kuş diyebileceğimiz- NATO’nun lider eğitiminden geçmiş yeni nesil siyasi elitlerin yönetimindeki Sosyal Demokrat ve Yeşil partiler eliyle yapmaya çalışıyorlar. Bizde de aynı rolün, kendisini Atatürkçü diye pazarlayan, Tanzimat Batıcısı, Prens Sabahattin’in üniter devlet karşıtı, özel sektör ve yabancı sermaye yanlısı çizgisini, “demokrasi” diye yutturmaya çalışan parti ve gazeteciler eliyle yürütüldüğünü de sanırım bu noktada hatırlamakta yarar var.

Neyse, sonuç olarak, o kadar çok yalan söylediler, sıradan insanları manipüle ettiler ki, artık minareyi, oluşturdukları bu kılıfa sığdırmakta zorlanıyorlar.

Özellikle Kuzey Akım Boru hattında gerçekleştirilen sabotajlar sonrasında, Almanya’nın içine düşürüldüğü içler acısı durum, tam anlamıyla, Birinci dünya Savaşı sonrasında (28 Haziran 1919) galip devletlerce imzalamaya, egemen bir ülke olmaktan kendi “rızasıyla” vazgeçmeye zorlandığı Versay Barış Anlaşması ile içine düşürüldüğü acınası durumu hatırlatıyor.

Versay Antlaşmasının sonuçları, özellikle Almanya siyasetine etkileri hatırlandığında, İtalya’da, Macaristan’da, ve benzer ülkelerde güç kazanan ulusal bağımsızlık yanlısı, küreselleşme karşıtı siyasi karşı çıkışları ırkçı, nazi, vb. haksız nitelemelerle gözden düşürmeye çalışan, mevcut AB Yönetiminin, bilerek ve isteyerek gerçek faşizmi kendi elleriyle besleyip, olgunlaştırdığını söylemek mümkün.

Belki de, gerçekte istedikleri bu. Çok sevdikleri, yere göğe sığdıramadıkları, Davos’un Patronu, büyük sıfırlamacı Klaus Martin Schwab’ın danışmanı Yuval Noah Harari, “Bu kadar işe yaramaz insan ne olacak” diye sorarken bu günleri öngörüyordu belki de.

 

https://twitter.com/i/status/1574408272119046144

https://www.washingtonpost.com/archive/politics/1981/11/15/nato-seeks-to-deploy-missiles-in-five-european-countries/c284656e-99f3-4d39-8903-aed3010b11e0/

İtalya seçimleri: AB’nin gerçek yüzü

Abonelik

VeryansınTV'ye destek ol.
Reklamsız haber okumanın keyfini çıkar.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Giriş Yap

1 Yorum

  1. 2 ay önce

    Meloni mi faşist, yoksa Von der Leyen mi? Ulus devletlerin ve ulusların kendilerini küreselleşme canavarına karşı koruma çabaları meşru müdafaa haklarıdır. Her milliyetçi akıma faşist yaftası yapıştıran şartlanmış kafalar bir kez daha düşünmelidir.

Giriş Yap

VeryansınTV ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya abone olun!