İttihatçılık yeniden hortlarken!

İttihatçılık yeniden hortlarken!

Oysa İslamcılar Abdülhamit’i devirdiği için İttihatçıları hiç sevmedi. Bir imparatorluğun dağılıp parçalanması suçunu ‘ihanet’ görüp İttihatçılara bir yüz yıl küfretmişlerdi. Hatta hırslarını alamayıp Ergenekon iftiralarını atarken dahi Ergenekon’un kökünü İttihatçılara kadar çıkartmışlardı.

Araplar da Osmanlı’ya ihanet edip İngilizlerle iş tutmalarının suçunu İttihatçı ‘Türkçülük’e yıkmışlardı.

Atatürk’ün yurtta sulh cihanda sulh, lafını, bugün, İttihatçı romantizmi Misakı Milli sınırlarıyla ‘gemleme’ çabası görebiliriz. Ve İstiklal Mahkemeleri’nde Cumhuriyet’i kuranlar İttihatçıları iki yönden yargıladı, birincisi, İzmir Suikastı, ama ikincisi, Osmanlı’yı Birinci Dünya Savaşı’na kim soktu neden soktu soruşturması!

Her neyse İttihatçılık yüz yıl dönüp dolaştı binlerce kitap yazıldı ve bugün hiç olmayacak bir yerde İslamcılarda vücut bulmaya başladı.

İslamcılar ‘ulus devleti’n ordusunu hukuk kurumlarını yıkıp yeniden kendi adamlarıyla inşa ederken önce ‘ümmet’e sarılarak işe başladı. Kısa zamanda BOP eşbaşkanlığından girdik Suriye’den çıktık ve müslümanı müslümana kırdıran savaşlara sürüklendik ve on yıl gibi kısa sürede İslamcıların sarılacağı ‘ümmet’ de kalmadı. Ümmetten boşalan yere, bugün yerli silah, milli sanayi ve Doğu Akdeniz gibi kavramlarla profesyonelce yeni bir vatansever heyecan takviye edilmeye çalışılıyor.

Çok geçmedi, formülleri tuttu, bugün Doğu Akdeniz-mavi vatan-münhasir bölge tartışmalarıyla iktidar çok geniş bir ‘vatansever’ cephe kuruverdi.

Ve Doğu Akdeniz’deki varlığımız ve meydan okumamızın yarattığı milli heyecanı şimdi iktidar aynen yekün olarak toplayıp Libya’ya asker göndermek meselesine ve bu milli heyecanı yine ümmetin savaşına(?) taşımak istiyor!

Doğu Akdeniz’deki mavi vatan mevzilenmesine kadar hükümete hak verenler iş Libya’ya sıçrayınca gücünü ve sınırlarını bilen bir çok yazar ve konuşmacı paniğe kapılıp ‘dur bir saniye’ ‘fazla ileri gitme’ demeye başladı.

Yani, Doğu Akdeniz’de toplanan cepheleşen bu milli heyecan argo tabirle birilerinin .ötünü kaldırdı ve fırsat bu fırsat birileri ordular ilk hedefiniz Libya’dır demeye başladı.

Konuşacağımız yer tam da burası, vatansever duygular kırbaçlanıp kışkırtılmaya ve tehlikeli öldürücü ve maceracı seferler birden neden nasıl başlayıverdi.

Libya çöllerine gaza gelip çıkan bu defa İslamcı hükümet oldu! Bu halk yüzyıl önce Çorumlu askerler Hicaz çöllerinde ölürken ‘Yemen senin neyine’ ağıtları yaktı, aynı halk, yirmi yıl önce ‘Irak senin neyine’, on yıl önce ‘Suriye senin neyine’.

Aynı yüzyıllık ağıt kaldığı yerden devam ediyor: Libya senin neyine?

İslamcılar vatanseverleri de yanlarında tutabilmek için Libya seferinde bu sefer ‘ümmet’ değil anti-emperyalist bir ‘dil’ kullandı.

Bu dil başarılı ve doğrudur, bütün üçüncü dünya ülkelerinde vatanseverliği tek cephede sömürgeci karşıtlığında toplayan bu dil’dir.

Şüphesiz geri kalmışlığımızın parçalanmışlığımızın suçunu bütün üçüncü dünya ülkeleri gibi biz de emperyalizmin üstüne attık, haklıydık da.

Ancak bugün bütün suçu emperyalizmin üstüne atmayacak kadar dünyayı ve kendimizi tarihimizi ve kültürümüzü tanıyoruz.

Suçun birazını da tıpkı emperyalistlerin diline dolayıp bizlere benimsettiği gibi zihniyetimizin kültürümüzün üstüne atmıyor muyuz? Mesela itiraf edelim bu Libya’ya asker gönderen zihniyet bu çürümüş kültürün bir uzantısı değil mi?

Sömürgeciler bütün suç bizde değil suçun çoğu kendi zihniyet ve kültürünüzde derken, tamamen yanılgı içindeler mi? Ya da kavganın burası gerçek bir tartışmayı hak etmiyor mu?

Unutmayın, aydınlanma ve rasyonalizmle teması hiç olmayan köylü taşralı kitleler 1980’li yıllarda şehre indi ve oylarıyla Cumhuriyet’i ve değerlerini kökünden imha ettiler.

Rasyonalizm, haddini sınırlarını gücünü imkanlarını bilmektir!

Milli yerli deyip gaza gelen İslamcıların ölçüsüz taşkın romantizmiyle Cumhuriyet’in bize öğrettiği ‘vatanseverlik’ arasında dağlar kadar fark vardır.

Bizler kendi toprağını çiçek gibi bakıp besleyen kendi yağıyla kavrulan ayağını yorganına göre uzatan bir ‘vatanseverlik’ kültüründen geliyoruz, yani bir devrimden geliyoruz, onların hamaseti kaldığı parçalandığı Abdülhamit günlerinden geliyor.

Dünya değişti dengeler karıştı, evet, el altından gizlice silah verilir para verilir, ki, bugüne kadar böyle olageldi, bunlar hükümetin inisiyatifinde, olaylara ne kadar nasıl müdahil olunabileceği hükümetin gücü bilgisi ve işbaşında oluşuyla ilgili ve bunların hepsi iyi kötü siyaseten tartışılır, birazına gerçekler deyip hak verilir, ancak?

Ancak ‘asker’ göndermek, müdahil olmanın sınırlarını aşıyor, tam anlamıyla karşınızda Amerika ve Rusya’ya karşı cephe açıyorsunuz, yani resmen dünya devlerine karşı savaşa giriyorsunuz demektir.

Oysa bizi bu maceralara sürükleyen Davutoğlu’ydu, aynı yıllar, burnumuzun dibindeki Kerkük’ün adını ağızlarına on uzun yıl alamadılar.

Kerkük kaç kez işgal edildi yıkıldı tekrar işgal edildi on uzun yıl umurlarında olmadı. Irak yıkılıp dağılırken burnunun ucundaki Kerkük’e müdahil olamayanlar şimdi teeee Fizan çöllerine asker gönderip ‘cephe’ açıyor!

O zamanlar ‘açılım’ vardı ve Barzani-PKK ‘Kerkük Türk’ deyip küstürülmemeliydi. O gün Kerkük diyemeyenler bugün neden Libya diyor. Çünkü ‘ümmet’ hesaplarında olmayan tek şey Türk. Üzgünüm bunlar aynen oldu ve tarihe geçti ve hatırlatmak milli görevimiz.

Şu zihniyet ve kültür işine de bir kaç özet laf edelim, emperyalizme karşı asıl savaş cephede değil kültür ve zihniyette verilmeliydi, Cumhuriyet’i kuranlar bu yüzden kültür kurumlarında köklü devrimler yaptılar.

Mesela, saray ve divan edebiyatı ve sanat müziğiyle oluşan ‘kültüre’ karşı Türkçe konuşan halk ozanlarını halk hikayelerini halkın dilini öne çıkarttılar. Sarayın mülküne ve paşaların peşkesine karşı köylünün kendi kurup üreticisi ve ortağı olduğu kooperatifler kuruldu.

Halkımıza ‘milli kaynak’ öğretildi. Evet, evliyaların şeyhlerin isimlerini her gün zikrediyor kutsuyorsunuz, kutsayın ama, bunların ‘ağırlığı’ yoktur, bunlar ihraç edilmez, bir ülke kalkınmak için ağırlığı olan tartılabilen buğday, fındık, zeytin üretmeli.

Karnınızı doyuracak kadar buğdayınız etiniz yününüz olursa kimseye muhtaç olmaz, işte o zaman bağımsız olursunuz. Bu devrimler hiç yaşanmamış gibi yine döndük kaldığımız yere. Bu iktidar 17 yıldır Rabia işareti ithal ve ihraç ediyor.

Yani biz Cumhuriyet çocuklarına okullarda öğretilen ‘vatanseverlik’, milli kaynaklara milli ürünlere milli üretime dayalı milli heyecanlarla oluşmuş ‘vatanseverlik’tir.

Gazetelerde okuyorsunuz işte saray danışmanı güvenlikçi adam mehdi-mesih beklentisinden söz edebiliyor. Bu nedir, Cumhuriyet’i kökünden sökmüşler bir milletin beynini yerinden çıkartmışlar.

İslamcı iktidar yıllarında neler oldu da bu ülkede silah ekmekten daha değerli hale geliverdi? Evanjelistler gibi gelmekte olan Mesih’e ortamı hazırlamak için mi her gün silah her gün tank tüfek konuşur olduk.

Ve kimseye ‘hesap vermeme’ çılgınlığı? Unutmayın Birleşmiş Milletler uzun yıllardır elleri bağlı bir dev. Uzun yıllardır liderler dünyayı hamasi nutuklarıyla yönetiyor. Kim hangi ülkeye niye silah asker gönderir soran yok, dengeleyen, kınayan, denetleyen hiç yok. Adam haklı beyler, mesih için ortam çok uygun.

Yüzyıl sonra yine tarlada fabrikada değil cephede konuşmaya başladık, şimdi yeniden Libya’ya asker göndermeyi hararetle savunan gaza gelmiş yüzlerce yazar-konuşmacı vatanseverliği ağır bir narkoz gibi kullanmaya başladı. Talat-Enver-Cemal ve Alman parası, imparatorluğu böyle kaybettik. Hiç kuşkunuz olmasın Tayyip-Katar parası, sarayı ve iktidarının sonunu getirecek, sadece kaybeden onlar değil, imkanları kuvvetiyle ülkemiz ve yoksul halkımız da kaybedecek.

Narkoz başka şey, aklı başında olup dünyayla rasyonel ilişkilere girmek başka şey. İslamcı yazarlar memleketi Suriye’nin acı trajik deneyimine rağmen yeniden ‘deli gömleğine’ sokmak istiyorlar. Her gün ekranlardan aç susuz işsiz halkımızın başına çekiç gibi vurup sersemletip çocuklarını Libya çöllerine göndertmek istiyorlar.

Üzerinde çok kitap yazılmasına rağmen gerçek şu ki ittihatçılık vatanseverlerin ruhunda çözülememiş bir derin meseledir. Biz de kendimizi ittihatçı hissederiz ve ama, ölçüsüz romantizminden dersler çıkartarak ve ama romantizmi ağrı kesmek ve uyuşmak için değil, milli heyecanlarla ülkeyi kalkındıran ihaneti ve cehaleti ve ataleti kabullenmeyen milli coşku olarak.

Çünkü romantizm insan iç güdüleriyle çok ilgilidir. Don Kişot’un ilk roman oluşu değil bütün çağlarda okunan en büyük eser olmasının bir sebebi de budur, her insan hayallerinin sınırlarıyla ülkesinin kendi evinin imkanlarının sınırlarını karıştırır. İnsanlar ‘bulut’ değildir. Sınırları, bulutları aşan toplarla geçmek mümkün değildir. Altı asırlık Arap çölleri hikayemizden yanımıza bir teneke gaz kârımız olmamıştır.

Bugün Meclis Libya’ya asker göndermeyi tartışacak, sonucu biliyoruz, pek tabii ferman padişahın!

Tekrar edelim, Doğu Akdeniz-münhasir bölge tartışmaları başladığı günden beri ‘vatansever’ler tek beden olup ‘mavi vatan’da güçlü bir cephe oluşturdu, bu cephe, üstelik büyük bir heyecan yarattı, olması gereken buydu.

Ancak bu tartışmalar başlar başlamaz vatanseverlik sınırlarını ayarını dengesini yine aştı şimdi Libya’ya asker göndermekten söz ediyoruz ve böylelikle bizler de vatansever kimliğe sarılıp yazıp-çizen onlarca yazarın gerçek karakterini bir daha tanımış olduk. Savaş deyince ruhsal dengesi karmakarışık olup dolu dizgin nara atanlarla bugüne kadar işimiz olmadı, olmaz.

Vatanseverlik birilerinin kahraman egolarını doyurmak uğruna ülkeyi felaketlerin içine sürüklemek hiç değildir. Ortak akıl da ‘vatanseverdir’. Aklın kendisi de ‘vatanseverdir’. Bu ülkeyi yüz yıl önce delirmiş romantizmin elinden almak mümkün olmamıştı, döndük başa, Saray kararını çoktan vermiş yine olmayacak. Bu yazarların bu iktidarın sarhoşluklarının bitmesini beklemek de boşunadır çünkü sarhoşlukları ülke bitmeden bitmez. Bu ülkenin tarihi savaştan coşkulu bir müzik eseriymiş gibi bahsedenleri çok gördü, hala bu felaketlerin sonuçları ve maliyetinin bakiyesiyle inim inim inliyoruz.

Bu yüzden ‘vatanseverlik’ duygusu ateşle alevle oynamak gibi zor bir meseledir, maliyeti çok büyüktür. Gerçeğimiz, yoksulluğumuzdur, halk tabiriyle, eksi yirmi derece ayaz gecede kombiyi kısıp battaniyeye sarılıp tasarruf etmekten başka şansımız yoktur.

Vatanseverliğimiz emperyalizme karşı yerli milli üretim gibi ülke imkanlarıyla kültür ve zihniyet devrimi mücadelesinde hep yanımızda bir meşale gibi oldukça yıkılmayız. Kendi karnını doyuran bir ülke olursun. Kendine güven oluşur. Onurlu insanlar oluruz.

Ancak vatanseverliği bu ülkenin değerleriyle kardeşliğiyle üretimiyle ortaklaştıracak hiç bir alanda kullanmayıp sadece ülkeyi savaşa sokmak için kullanırsan…..?

Emperyalistlerin sen benim sömürüme değil kendi zihniyetine kültürüne bak, diyen, aşağılık kibirli küstah ithamları haklı çıkar, galiba çıkıyor!

Oysa Libya-sahra çölleri milyonlarca yıl her sene sert lodoslar ve kırkikindi yağmurlarıyla fırtınalarla taşınır, Anadolu’nun beti bereketidir, Niğde, Kayseri, Ankara, Tokat vs. tarlaları üstünde neredeyse bir santimlik toprağı besleyen toz taşır..

Şimdi, o çöllere gidip de gelemeyenlerin filmini çekiyor gözlerim, o çöllerde şehit olup Sivas’a Konya’ya Yozgat’a evine dönemeyen askerlerimizin kanları kuruyup toz olup….

Evlerine büyüdükleri tarlalara ancak lodosla yağmurla gelecek olmaları ne iç parçalayıcı bir hikayedir, buna ‘can’ dayanır mı, yüz yıl geçti burası muştur deyip de hâlâ ağlamayan mı var, türkü yaksak ağıt yaksan buna bir memleket dayanır mı?