İyi Parti tanıtım reklamında  dinsel, tarihsel ve sosyolojik şaşılık

Prof. Dr. Şahin Filiz yazdı

İyi Parti tanıtım reklamında  dinsel, tarihsel ve sosyolojik şaşılık

Dinsel, tarihsel ve sosyolojik olgular arasında hiç kuşkusuz içten içe bağlantısallık ve ilişkisellik vardır. Dinsel bir olgu, tarihsel olandan, tarihsel olan da sosyolojik olgudan ayrı, ilişkisiz ve kopuk olarak görülüp değerlendirilemez. Türk tarihi içinde bu üç olgu, tıpkı diğer uluslardaki gibi iç içe geçmiştir. Genel bir tarihsel süreç içinde dinsel, ekonomik, siyasal ve sosyolojik olgu ve olayları ayrı tutamayız. Tarih bilimi bunları ayrı başlıklar halinde vermese de çoğu tarihçi,  her birini, insanlığın birbirinden neredeyse kesin hatlarla ayrılmış somut öyküleri imiş gibi başlıklara, kategorilere böler. Eğitsel açıdan yararlı olan bu bölümleme, insan düşüncesini besleyen kaynakların zihinsel alanda kendiliğinden bir bütünselliğe kavuştuğunu çoğu zaman gözden kaçıran bir yöntemdir.  Evet, bunlar arasında içten içe ontolojik bir yekparelik, tek parçalılık, kısaca bütünsellik söz konusudur. Ama bu bütünselliği kavramak, onu eğitsel kaygıyla bölümlemenin, parçalarına ayırmanın salt eğitsel kaygılarla geçici olarak oluşturulduğunu fark etmekle mümkündür. Ancak bu yetmez; tarihsel bütünselliği, tarih biliminin insafına terk etmek, aralarındaki ilişkiselliği bu bilime havale ederek anlayabileceğimizi garanti etmez. Hatta tarih bilimi, muhalefet olsun, iktidar olsun, siyasi hedeflerin gölgesinde ideolojik bir tarihe bile dönüşür. 

Bilim olmaktan çıkıp ideolojik tarihe, ya da Ziya Gökalp’in dediği gibi “indi” (öznel, sübjektif) tarihe dönüşen tarih, dinsel, tarihsel ve sosyolojik olgular arasındaki bu ontolojik ilişkiselliği, doğal haliyle değil, kendine göre yeniden üretilmiş biçimiyle karşımıza koyabilir. Öznel tarih dediğimiz bu ideolojik tarih, siyasi uzak görüşlülüğü, günlük politik ve yüzeysel ideolojik araçlara dönüştürebilir. İdeolojik tarih, bilim olan tarihin aksine, tarihten, “araçsallaştırabileceği olguları” özenle seçer; geriye kalanı eler. Tarih böylece, yapanın değil yazanın elinden bir kez daha yön değiştirir. Elenen olguların yarattığı boşluğu, birbirinden ayırarak seçtiği olgular dolduramayacağı için, kabul ve kurgularla doldurmaya girişir. Taraftarlarını mutlu etmek ya da bu tarihsel kurguya göre yeni taraftar kitlesi yaratmak için ürettiği bu ideolojik tarihi kullanıma sunar. Böyle bir tarih kurgusunda “kahramanları”, “önemli figürleri”, “dişe dokunur olgu ve olayları” ya kendi seçer; ya da, bulamazsa, yaratır. Buldukları ve yarattıkları arasından, günlük siyasetinin yakın, orta ve uzak vadedeki hedeflerine göre “kahraman” ya da “olgu”yu devreye sokar.

İyi Parti’nin reklam tanıtım filmini izledim. Bu filmi dinsel, tarihsel ve sosyolojik bir şaşılığın abidevi görünümü olarak tanımlayacağım. 

Önce tarih felsefine göre değerlendirelim. 

Tarih felsefesi açısından baktığımızda, tarih, bir bilim olarak değil, kurgu olarak ortaya konuyor.  Tarih adeta Hz. Ömer ile başlatılıyor. En son Turgut Özal’la noktalanıyor. Tabii ki bir tarihsel kesitle ilgili bilgi vermek için yazılmadığını biliyorum. Ama Hz. Ömer’le başlatılıp Özal’la sonlandırılan bu kesit, hangi tür bir tarihtir? İslam tarihi mi? Olamaz çünkü İslam Tarihi Hz. Muhammed’le başlar. Oysa İkinci halifeyle başlatılıyor. Hz. Ömer’le başlatılması, “adalet” kavramını, özlemini öne çıkarmayı amaçlıyor görünüyor. Ancak içinde Atatürk’ün de geçtiği liderleri, “adalet duygusunu Ömer’den tevarüs edenler” imgesi ile buluşturuyor. Bu bir adalet veya hukuk tarihi midir? Adalet kavramının Hz. Ömer’den Özal’a kesintisiz, sorunsuz işlemiş olup da AKP’de sonlandırıldığını vurgulama çabası seziliyor. Sayılan her lider “adil ve adaletli” iken, birden bire adalet, bugünkü iktidar partisiyle yerle yeksan oluyor. AKP ile adalet kavramının çok tartışıldığı ve hukukun, yargının siyasallaştığı savlarının haklılığı bir yana, bu tanıtım filmi, “AKP’den önce her şey adilane, hakkaniyetli ve hukuka uygun” yürütülmüş, bu kutlu miras Hz. Ömer’den menkul demek isterken, tarih bilimini, öznel tarih kurgusuyla alt üst ediyor. Kaldı ki AKP de başlangıçta aynı noktadan hareket etmişti. Geldiğimiz çizgi, siyasal şaşılığın ne tür sonuçlar doğurduğunu açıklıkla ortaya koyuyor. Bir de biz deneyelim demek, farklı sonuçlar doğurmaz. Bu film, adaleti ve hakkaniyeti siyasi liderler üzerinden tanımladığı gibi, bu tanımını tarih biliminin yadsınamaz olgusal bir parçası olarak sunuyor. Siyasi liderler üzerinden öznel bir tarih yazıyor. Ama bu tarihin adı nedir, belirtmiyor. Çünkü kurgusal tarihten tarih bilimi çıkmaz. 

Diğer yandan, Türkiye Cumhuriyeti tarihine ışık tutacak bir başlangıç olarak Hz. Ömer’in belirlenmesi, ayrımcı, mezhepçi ve tarafgir bir tutum sergilendiğini ortaya koyuyor. Nasıl mı? Bir kere, dinsellik tarihin sadece bir parçasıdır, hepsi değildir. Hz. Ömer dinsel bir figür olduğu kadar, Ebubekir’e, Osman’a ve Hz. Ali’ye muhaliftir. Aralarındaki çekişmeyi İslam tarihlerinde açıkça görebiliriz. Siyasi iktidara talip olan, Türkiye Cumhuriyetini yönetme iddiası güden hiçbir parti, halifelik çekişmelerinin taraflarından herhangi birini, Cumhuriyetimizin adilane yönetimi için rakipsiz bir örnek olarak göstermemelidir. Hele ki milliyetçilik savıyla ortaya çıkarken, yönetmeyi talip olduğu Anadolu insanının en çok sevdiği Hz. Ali figürünün yerine Hz. Ömer’i koyması, zımnen mezhepçi bir tavır ve öznel bir tarih anlayışı  içine sürüklendiğini gözler önüne sermektedir. 

Bu film bir tarihsel kesitse, neden dinsel bir sembolle başlatılıyor? Yok, altı üstü bir tanıtım filmi diyorsanız, sizin bütün Türk tarihinden anladığınız özet bu mu? Bu film tarihsel değilse, dinsel ağırlıklı bir film midir? Eğer böyleyse İslam tarihi açısından da eksik ve tutarsızdır. Hz. Ömer çok önemli ve adaletiyle bilinen bir yöneticidir ama İslam tarihinde tek değildir. Emeviler döneminde Ömer b. Abdülaziz gibi seçkin bir yöneticiyi nereye koyacaksınız? Yoksa İslam tarihini, Hz. Ömer ve diğerleri olarak bölebilir miyiz? Biz bölsek de tarih bilimi böyle bakmaz. Ya Hz. Muhammed’i neden anmıyorsunuz? Sizin mantığınıza göre düşündüğümüzde, Hz. Muhammed başlangıç için daha tercihe şayandır. Bakın, tarihe dinsel baktığımızda işin içinden çıkmak o kadar kolay değildir. 

Türklerin tarihsel, kültürel, siyasal ve sosyolojik varlığını, tarih sahnesine çıkışını “Müslümanlık”la, Anadolu’ya gelişlerini Malazgirt’le başlatırsanız, İslam öncesi binlerce yıllık tarihlerini önemsememiş olursunuz. Bilim olarak tarih bu gerçeğe gün geçtikçe daha güçlü vurgu yaparken, Türk’ün Anadolu’daki varlığını dinle özdeşleştirip 1000 yıla hapsetmek, Türk’ün bu topraklarda en iyimser deyimle, “en yeni konuk” olduğu savlarına destek anlamına gelir. Çok küçük bir kesit de olsa, Türk tarihini sanki Hz. Ömer’le başlatıyormuş imajı çizmek, kurgusal aklın işi olsa gerektir. Tarihe şaşı bakmanın en somut örneği budur.

Yöneticiler üzerinden adaleti tanımlamak yanıltıcıdır. Adalet ve hakkaniyet, kişiler, liderler veya siyasi figürler üzerinden tanımlanamaz. Bu kavramlar kişilerle özdeşleştirilemez. Doğal olarak siyasi olsun ya da olmasın, filmde seçilerek sayılan liderlerde din ve maneviyatla ilgili bir yanın bulunduğu su götürmez bir gerçekliktir. Ancak onların dindarlıkları oranını, adalet kavramıyla şaşmaz bir şekilde ölçmek Türk halkını kurumlara, ilkeler ve prensiplere değil,  dönüp dolaşıp yine şahıslara mahkûm etmek demektir. Atatürk, “elbet bu naçiz bedenim bir gün toprak olacaktır, ama Türkiye Cumhuriyeti ilelebed yaşayacaktır” derken bu gerçeğe işaret etmiştir. Türk büyükleri tabii ki anılacak, genç nesillere öğretilecektir. Ama bedenleriyle değil savundukları ilkeler ve uygulamalarıyla anılacaklardır. 

Örneğin bu reklam filminde, İslam dinini “adalet”, “insan sevgisi”, “dostluk”, “yetmiş iki millete bir gözle bakmak”, “Tanrı sevgisini her şeyden üstün tutmak”, “bütün insanlara bir nazarla bakmak”, “kendini bilmek”, “dünyalık yerine insan rızasını kazanıp Tanrı’nın rızasına öylece ulaşmak” olarak yorumlayan bu ideallerini, canları pahasına savunmuş Ahmet Yeseviler, Hacı Bektaş Veliler, Yunus Emreler, Seyyit Nesimiler, Fuzuliler, Otman Babalar, Pir Sultan Abdallar, Şeyh Bedreddinler neden yoklar?  “Biz sağcıyız, bunlardan bir kısmı solcu, o halde sağcı saydıklarımızı da içine katıp hepsini yok saymada eşit davranalım” gibi bir psikopatolojik yaklaşımın eseri ile mi karşı karşıyayız?  Türk büyüklerini bile on iki parçaya bölen bir yaklaşım, 84 milyona “bir nazarla” nasıl bakacaktır?  84 milyonluk tüm Türk milletini ve bunları adil bir şekilde eşitleyen Cumhuriyete, hilafet kavgalarının bir tarafı olan Hz. Ömer gözüyle bakarsa, Hz. Ali gözüyle bakanlara ne yanıt verecektir?

Bu film baştan yanlış kurgulanmıştır. Tarihte din ve dinler vardır ama dinle her zaman tarih yazılamaz. Dahası Türkiye Cumhuriyetinin tarihi dinle değil kan ve ateşle yazılmıştır. 

Hz. Ömer, bugün 84 milyonluk bir Türk milletinin kapsayıcı, kavrayıcı ve bütünleştirici sosyolojik bir figürü olamaz. Bu tarihsel ve dinsel bir tarih yanılgısıdır. Geriye bakacaksanız, “geri”yi, siz değil, tarih bilimi belirlemelidir. Tarih biliminin “gerisi”, Hz. Ömer değildir. Binlerce yıllık Türk tarihi ve kültürüdür. Üstelik, Anadolu felsefe ve bilimin doğduğu, birbirinden parlak medeniyetlerin ortaya çıkıp zenginleştirdiği  kutsal topraklardır. Bunları görmezden gelen bir yaklaşım, Anadolu’ya salt askeri güçle hakim olunamayacağını kavrayamaz. Bu nedenle Türk, sadece asker ya da askerlikten başka meslek bilmeyen değil, her alanda, her meslekte var olmak zorunda bulunan bir egemen gücün adıdır.

Ömer’i anıp Ali’yi görmeyen bir göz, Türk milletinin dinsel, tarihsel ve sosyolojik yapısını kavramaktan uzak demektir. Tarih, din ve toplumbilim, bireylerin şaşılıklarını sadece kendilerine, liderlerin ve toplumların şaşılıklarını her ikisine birden ödetir. 

Türk toplumu bu üç alandaki şaşılığın bitmek bilmeyen faturasını en ağır biçimde ödemektedir.

Bu film, aynı şaşılığın hala sağaltılmadığını gösteriyor.