Kaç 'Susuz Yaz'?

Av. Mihriban Ünal yazdı...

Kaç 'Susuz Yaz'?

Leylak dalına çul sermiş iki serçe. Manolya, iğde, zambak, yasemin, menekşe kokuları sarmaş dolaş. Papatya, gelincik, sümbül, lavanta, sardunyalar kol kola eylemde. Hanımeli, mor salkım, akşam sefası, begonviller yol gözlemekte. Fesleğen, ortanca, reyhan, ılgın, yediverenler en önde. Salkımsöğüdün bir dalı suda öbürü toprakta.

Hepsi bir olup ant içmişler iyiyi, güzeli bu dünyadan kaçırmaya!

Usul usul teslim oluyorum, kendimi kaybediyorum sonra ve düşüyorum yeniden can bulmak için ılık nefesinde toprağa. Ahmakıslatan yağıyor üstüme kokularla, renklerle, seslerle bir. Uzun zaman olmuş birine gözü kapalı güvenmeyeli, sırlarımı açmayalı. Kalkmak istemiyorum hiç, sıkıca kavrıyorum ellerimle nemli toprağı, kokusunu içime çekiyorum.

Uzun sürmüyor ama bu firar, çiçekler, ağaçlar, yağmurlarla oynadığım bu güzel oyundan yakıcı bir çığlıkla geri dönüyorum kaçırıldığım dünyaya. Edip Cansever’in “… Ben suyun bir dakika durduğu, durunca boğulduğu bir yerdeyim...” dediği yerdeyim!

Uzakta bir evin balkonunda kafese kapatılmış kuş sesi beni allak bullak eden! Dünyanın katlanılmaz, kahrolası gerçeği! Dünyada insan, kafeste kuş gibi! Etrafı güzelliklerle doluyken mülkiyet, aidiyet, eşyalar ve şeyler abidesi! Üstelik kafesi yapan da kafese giren de ve hatta her şeyi o kafese tıkmaya çalışan da kendi!

Dağ başındaki papatyaları dahi üç gün vazoda, vitrinde, mülkiyetinde sunmak için söküp sürgün eden, sonra da öldüren bu hastalık, hırs değil mi? Ben olayım, benim olsun, sadece benim ve bana benzesin her şey, bana!

Öyle benzesin ki her şey ona, suyu bile hapsedebileceği yanılgısı yaşayarak ömrünü törpüleyip tüketsin, boğsun ve boğulsun! Elleriyle inşa ettiği çarpık sistemlerin, binaların, kafeslerin, sarayların altında kalsın!

Oysa “Bırakın su özgür aksın!”

Akmıyorsa, akamıyorsa böyle zamanlarda en önce sanat yetişir imdada. Kezzap gibi tüm güzellikleri, iyilikleri eriten, insanı dahi alınıp satılabilen bir eşyaya, şeye, nesneye dönüştüren mülkiyet ve menfaat, dolayısıyla çatışma ve yalan esas alınarak dünyanın herhangi bir yerinde konulan adaletsiz kuralların ve uygulanan haksız kararların insan ve toplum hayatındaki yıkıcılığını özellikle “suyun mülkiyet altına alınması” üzerinden anlatan ve başımızdan aşağı kaynar sular döken bir yerli bir de yabancı çok güzel iki film vardır.

Bunlardan gerçek olaylardan esinlenilerek çekilen Korkoro filminde, İkinci Dünya Savaşı devam ederken Nazi işgali altındaki Fransa’da geçimini üzüm toplayarak sağlamaya çalışan göçebe çingene bir aile anlatılır.

Savaşın acımasızlığı, her türlü mülkiyetten bağımsız, doğayla iç içe kendi halinde özgürce yaşayan bu göçebe aileyi de vurur ve Nazi güdümündeki Fransız yönetimince karar alınarak savaş bitene kadar göçebelik yasaklanır, bu sebeple tüm çingeneler yakalandıkları yerde önce tutuklanır, sonra toplama kamplarına götürülür, en sonunda da imha kamplarına yollanır…

Tutuklanıp toplama kampına götürülen bu göçebe aileye destek olmak isteyen ve Nazi işgaline direnen bir Fransız veteriner, aileyi toplama kampından çıkarabilmek için dedesinden kalan köy evini onlara satmış gibi gösterir ve bu sayede onları toplama kampından çıkarmayı zor da olsa başarır.

Güç bela toplama kampından çıkarılan aile üyelerinden deli, kaçık, dengesiz gözüyle bakılan Taloş (Taloche) isimli karakter, eve geldiklerinde kendine işte bu evinizin anahtarı diye anahtar uzatan çocuğa hayretle bakıp tüm saflığıyla anahtar ne diye sorar. Eve girip içeriyi gezerken ise hayatında ilk defa musluk görmenin şaşkınlığını yaşayıp önce musluğun ne işe yaradığını anlayamaz, ancak deneme yanılma yoluyla musluğu açmayı becerdikten sonra suyun hapsedilmesini yadırgayarak “Bırakın su özgür aksın!” deyip musluğu açık bırakır. Hemen sonra da lavabodan taşarak merdivenlerden aşağı akan suya kendini bırakır ve suyla birlikte akar adeta.

Filmin sonunda aynı karakter, tutuklanıp toplama kampına tekrar gitmek istemediği için kaçarken çıktığı ağaç üzerinde silahla vurularak akan dereye düşürülür ve hapsolmaktansa özgür ruhuyla suya karışarak akmaya devam eder, bir yandan da: “Neden burada olmadığımızı merak eden olursa, ışıktan ve gökyüzünden sürüldüğümüzü anlat.” sözleriyle muhteşem bir şarkı vicdanımıza seslenir.

Necati Cumalı’nın avukatlık yaparken tanık olduğu olaylardan esinlenerek yazdığı Susuz Yaz isimli hikayesinden yola çıkılarak Metin Erksan tarafından aynı adla ve bazı değişikliklerle de olsa sinemaya uyarlanan diğer filmde ise, Urla’nın Bademler Köyü’nde yaşayan iki erkek kardeşten büyük olan Osman’ın, küçük kardeşi Hasan’ın tüm itirazlarına rağmen kendi tarlalarından çıkan ve o ana dek tüm köy tarafından ortak kullanılan suyun artık sadece kendilerine ait olduğunu söyleyip suyun etrafını arklarla çevirmesi ve diğer köylülerin suyu kullanmasına engel olmasıyla birlikte ortaya çıkan çatışmalar anlatılır.

Bu çatışmalar sonucu Osman, tarlaları susuzluktan kuruyan köylülerden birini öldürür, ancak suçu kardeşi Hasan’ın üstlenmesini ister ve öyle de olur. Osman’ın sahip olma hırsı suya zincir vurmakla ve insan öldürmekle de kalmaz, kardeşi Hasan hapse girdikten sonra onun karısı Bahar’a da göz koyar ve amacına ulaşmak için Hasan’ın cezaevinde öldüğü yalanını yayar.

Hasan, afla cezaevinden çıktıktan sonra Osman’ın yalanlarını öğrenip onu öldürerek intikamını alır ve suyun diğer tarlalara gitmesini önleyen tüm engelleri kaldırır. Bu sayede diğer tarlalara akmaya başlayan suyla birlikte Osman’ın cesedi de filmin sonunda sürüklenip gider.

Bu iki filmden birinde iyi karakterin, diğerinde ise kötü karakterin bir türlü sınır çizilemeyen ve sahip olunamayan, en fazla sahip olunduğu hissi uyandıran, ancak asla ele avuca sığmayan “SU”ya karışması hep ilginç gelmiştir. Yalnız ikisi arasındaki fark şu ki, SU iyi karakteri içine alıp dönüştürmüş, yaşatmış ve onunla birlikte akmaya devam etmiş, kötüyü ise bünyesinden atmak için sadece sürüklemiştir.

Herhalde SU gibi “şey” e, “nesne” ye, “eşya” ya indirgeyip sahip olamadığımız ve üzerinde tahakküm kuramadığımız, kafeslere kapatamadığımız, elimizden kayan her şey, iyi veya kötü bir gün hepimizin biletini kesecek ve boyumuzu aşan binaların en tepesine de çıksak, hırsla kazdığımız toprağın en derinine de insek bizi bu sondan kimse kurtaramayacak. Burada bütün mesele, pırıl pırıl tertemiz suyla birlikte akmak, suya dönüşmek mi yoksa suyun sürüklediği herhangi bir enkazda yerimizi almak mı ona karar vermek.

Bugün kilometrelerce öteden gelip haksızlıkla, haydutlukla denizlerimize, suyumuza, Mavi Vatan’ımıza göz koyanların bu sonlardan özellikle ibret alması gerekir, çünkü SU önünde sonunda herkese hak ettiğini verir!

Evliya Çelebi, “Velhasıl Bursa sudan ibarettir.” diyerek Cahit Külebi de bir şiirinde: “… Yıka taşları toprakları, şarıl şarıl, tarlalar buğday bekler senden, çocuklar ekmek, dünyanın da yüzü yıkanmak gerek, yağ hay mübarek…” dizeleriyle seslenir “SU”ya.

Öyleyse biz de velhasıl hayat “SU”dan ibarettir, o teslim alınamaz, sahip olunamaz, durdurulamaz, kafeslere tıkılamaz, pırıl pırıl, tertemiz, aydınlık, öyle kendi halinde akan, elimizden kayıp giden özgür, bağımsız, iyileri sonsuza dek taşıyan, kötüleri sadece sürükleyip kusan “SU”dan… Yıkasın o halde tüm dünyanın yüzünü o “SU” diyelim, çünkü bu kadar “SUSUZ YAZ” ülkemize de dünyamıza da fazla!

NOT: “SU”yun hakkını savunan ve bu uğurda canını ortaya koyan tüm deniz şehitlerimizi sonsuz saygı ve şükranla anıyoruz, ruhları şad olsun!

*Kapak resmi: Bedri Rahmi Eyüboğlu- At Üstünde Aşıklar