Kadın kadın, yok mu senin hâlâ adın?

featured

Çiğdem Bayraktar Ör yazdı… 

Bu sorunun yanıtını istemeden de olsa “Yok” diye vereceğiz ve hatta ekleyeceğiz: “Hiç olmadı ki…”

Biz bu cevabı verdiğimizde ünlü Frankenstein’ı yaratan Mary Shelley’i doğururken ölen ama fikirlerini ona miras bırakan annesi Mary Wollstonecraft’ın ruhunu sızlatacağız. Wollstonecraft sadece insan olduğu için kadınlarla erkeklerin eşitliğini kaleme aldığı eseri “Kadın Haklarının Savunması / Vindication of the Rights of Women”nda (1792) bir hayalden söz etmemişti. Ona göre kadının eğitim hakkı olacaktı, olmalıydı. Böylece ‘kadın’ kendini ve konumunu toplum içinde tanımlayıp yükseltirken gerek siyasi, gerekse toplumsal hayatta herhangi bir ayrıma maruz kalmayacaktı. Ona yardıma gelen filozof John Stuart Mill ise iki şeye vurgu yaptı: Mantık ve ‘doğum tesadüfleri’.

Gelelim ilkine… Şuurunu yitiren, yoğun travma dönemleri atlatan toplumlar mantık örüntüsü kurabilecekleri her türlü değerden yoksun kalırlar. Yozlaşma bir bütün olarak, bir hastalık mahiyetinde sirayet eder bütün kanallara. Yani ‘mantıklı’ olma, bizim gibi bütün hücreleriyle oynanmış toplumlar için oldukça güç. Kaldı ki; mantıklı bir yaklaşımın içinde olmazsa olmaz olan ‘eşitlik, tarafsızlık, adalet’ gibi artık sokak ismi gibi anılan ilkeleri aynen bahsedilen ‘doğum tesadüfleri’ üzerinden arşınlamak, parçalamak, ona göre, buna göre; bilhassa iktidarın yontulmamış fikirlerine göre söküp dikmek tam da bu mantık dışı hallerin yansıması.

Yani Frankenstein’ın yazarı, onu bilim adına üretmekten çok bu parçalanmış, dikilmiş ve yeniden tedavüle sokulmuş ‘erkek’ imajı olarak tasarlamış olmalı. Neyse ki; onun bile bir kalbi var, aşık olan, aile isteyen… Ama buna rağmen öyküsündeki yaratıcısı tarafından reddedilince vahşileşiyor, intikam duyguları besliyor, yok etmeye güdüleniyor. Bugün de Yaratıcı’nın dahi yüzüne bakmak istemediği canavarların Frankenstein kadar bile sevememesi, insanlaşamaması ile karşı karşıyayız. Onların içindeki yok etme, hem de canavarca, hunharca katletme duygu durumlarını nasıl önleyeceğiz?

Her şeyin ilacı olan ortak yanıt ‘eğitim’ demek ve bunun altını doldurmamak yetersiz kalıyor artık. Daha köklü, daha isabetli, çağdaş ilerleme kaydedilmeli eğitimde. Sadece bilgiyi ve görgüyü değil; insani iyiliği ve doğruluğu yükseltecek etik değerleri verebilmeli eğitim. İnsan olmanın, dahası evrenin merkezinde kendini görmeyen bir canlı olmanın ‘uygarlık bilgisi’ kodlanmalı benliklere eğitim sürecinde.

Diğer yandan; kadınlara seçme ve seçilme hakkının tanınması meseleye toplu bakışı gölgelememeli. Kadınların politika yapma süreçlerine, karar alma mekanizmalarına dahil olabilmeleri elbette tartışmasızca önemli; ancak bu gelişme kadınların sosyo-ekonomik durumlarında beklenen etkiyi yaratmayınca ilk dalga feminizmin hayal kırıklığıyla sonuçlanmasına şaşırmamalı. Kadınların aday olabilmeleri, siyasi erkte rollerinin büyütülmesi çok ama çok değerli. Kesinlikle eşitlik ilkesi gereği de bu gerçekleşmeli. Ancak sadece bunun olması yeterli değil. Kadınlar toplumsal alanda hayatlarının yönetimini yalnızca oy kullanarak ellerine alamıyorlar. Onların daha iyi yaşayabilmesi, eşit muamele görmesi, her türlü ayrımcılıktan uzak bir yaşam sürdürebilmesinin önünde ataerkil değerlerin koşulları var. Önce o bariyerleri aşmak gerek. Bunun için kadınları metalaştıran, nesneleştiren, onları ikinci sınıf gören günümüzün canavarlarının ‘öncelikle’ eğitilmesi lazım.

Yıl olmuş 2021 ve hala bir kadın tarafından ‘terkedilmeyi ya da beğenilmemeyi’ hazmedemeyen erkeklerin canice kadınlarımızı katletmesini izliyoruz. İktidar bu yeni sürüm Frankenstein’ı bizatihi elleriyle yarattı. Ona elektrik verdi, trafoya kedi girse bile, şimdi kendi yarattığı canavarla baş edemiyor. Bu ucube erkek artık kendini tam teşekküllü sahip, kadını da eşya sayıyor. “Özel alan” denen ev hayatında kolayca yönetebileceği kadın formunu idealize ediyor, onu güya önemsermiş gibi yapıyor, fakat dışlıyor; olabildiğince geri bırakıyor. Söylemini de bu yönde kabartıyor. İşin en vahim tarafı ise aynen Mary Shelley’in eserindeki gibi bu canavar kendine ‘kendi gibi’ eş arıyor. Ve ne yazık ki bu eş de yine iktidar erkince kesilip, dikiliyor.

Kitabın sonu kötü. Biz en iyisi toplumumuzu acilen bu ucubelerden kurtaralım.

Kadın kadın, yok mu senin hâlâ adın?

Abonelik

VeryansınTV'ye destek ol.
Reklamsız haber okumanın keyfini çıkar.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Giriş Yap

3 Yorum

  1. 8 ay önce

    Müthiş bir yazı olmuş. Kaleminize sağlık. Frankenstein’ı bu yönüyle, yazarıyla hiç bilmiyorduk. Çok iyi bağlamışsınız. Etkilendim.

    Cevapla
  2. 8 ay önce

    Çok güzel bir yazı. Kaleminize sağlık.

    Cevapla
  3. 8 ay önce

    Kesinlikle çok güzel bir tespit. Hayatımıza alırken sevgi dolu, çıkarken canavarlaşan bu adamlar insan olamaz. Kadın cinayetleri politiktir. Nokta.

    Cevapla
Giriş Yap

VeryansınTV ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya abone olun!