Kafkaesk bir Türk romancısı: Oğuz Atay

Hümay Göbel yazdı...

Kafkaesk bir Türk romancısı: Oğuz Atay

“Kimse dinlemiyorsa beni -ya da istediğim gibi dinlemiyorsa- günlük tutmaktan başka çare kalmıyor. Canım insanlar! Sonunda bana bunu da yaptınız.” (Günlük)

Çok geç tanınan, çok geç sevilen daha da önemlisi çok geç anlaşılan; yazdıklarının satır aralarında kendi tutunamamışlığını haykıran Oğuz Atay’ın bugün 86. yaş günü. Yazın hayatına çok geç başlamasına rağmen (35 yaşında) 8 yıllık edebiyat serüvenine dolu dolu 7 kitap sığdıran Atay’ın talihsizliği belki; 12 Mart’ın karanlığının tüm toplumun üstüne çöktüğü, kimseye başka kaygılar duyma fırsatı sunmadığı o bunalımlı dönemde yazma imkânı bulabilmesiydi.

"Beni hemen anlamalısın, çünkü ben kitap değilim, çünkü ben öldükten sonra kimse beni okuyamaz, yaşarken anlaşılmaya mecburum" (Tehlikeli Oyunlar)

1977 yılında, 43 yaşındayken beyin tümörü nedeniyle kaybettiğimiz Oğuz Atay’ın edebiyat dünyasında kıymeti ne yazık ki o aramızdan ayrıldıktan sonra bilinmeye başlandı. İTÜ İnşaat Fakültesi Mezunu Atay, aynı zamanda bir akademisyendi. Hatta öğrencilik döneminde örnek aldığı, çok kıymetli hocası Prof. Dr. Mustafa İnan’ın hayatını anlattığı Bir Bilim Adamının Romanı (1975) ile aydın kimliğinin hakkını sonuna kadar verdiğine inandığı ve bu aydın kimliği tanımıyla tutunanlar grubunun gerçek bir örneği olarak nitelenebilecek hocasına ahde vefa sorumluluğunu da yerine getirir.

Akademisyenlik görevine devam ettiği sırada yolunun kesiştiği isimler edebiyat alanında iz bırakacak eserler vermesi için adeta onun önünü açar. Cevat Çapan, Turgut Uyar, İlhan Berk, Cemal Süreya, Attila İlhan, Ülkü Tamer… Herbiri Türk Edebiyat tarihine damga vurmuş bu isimlerle olan ahbaplığı neticesinde Atay adını ölümsüzleştirecek eserleri yazacak minik kıvılcımı yakalar belki de.

“Tutunamayanlar ile çok basit bir iş yapmak istedim; insanı anlatmayı düşündüm.” (1972 Pakize Kutlu Söyleşisi)

1970 yılında TRT Roman Ödülü’nü kazanan Tutunamayanlar Romanı’nı 1968 yılında yazmaya başlar. Nihayet bitirip yayımlatmak istediğinde eserin uzunluğu nedeniyle neredeyse hiçbir yayınevi bu kitabı basmaya yanaşmaz. 1972 yılında Sinan Yayınevi ilk baskıyı yaptıktan sonra eserin hakettiği değeri görmesi yıllar alır. Oğuz Atay da ne yazık ki anlaşılamadığını düşünerek hayata gözlerini yumar.

Oğuz Atay Türk Edebiyat dünyasına cesur ve iddialı bir giriş yapar aslında. Çağdaşlarının büyük çoğunluğu; taşradan göç, feodal düzenin sarsıntılarının taşra üzerindeki etkileri gibi sosyolojik analiz temelli konulara odaklanırken Atay, küçük burjuvanın varoluşsal sancıları üzerinden kurgularını oluşturmayı tercih eder. Bu bağlamda aydın olma, aslında Atay romanlarının temel kritiğidir.

Korkuyoruz. Düşünmekten sevmekten korkuyoruz. İnsan olmaktan korkuyoruz. (Tutunamayanlar)

Atay, bilinç akışı tekniği ile modernizm esintilerini Türk Edebiyatına taşımıştır. Öte yandan karakterlerinin özelinde yoğunlaştığı hayal dünyasının baskın varlığı onu modernist bir romancıdan ziyade postmodernist bir romancı kimliğine yaklaştırır. Bu bağlamda sanırım en doğru değerlendirme Oğuz Atay’ın, Türk romanının postmodernizm kavşağında avangard bir yazar olduğudur.

Atay’ın düşünsel sermayesinin oluşumunda en etkili isimler Kafka ve Dostoyevski’dir. Bu iki ismin anlatı tarzları ve benimsedikleri kurgusal yaklaşımların Atay’ın üstünde etkisi oldukça fazladır. Öyle ki Korkuyu Beklerken isimli öykü kitabıyla Türk romancılığına Kafkaesk bir soluk getirmiş, çağdaşlarının yarattığı topluma örnek karakterlere inat distopik kahramanları ile alışılagelen edebi değerlere başkaldırmıştır.

Bilinç akışı tekniği demişken bu tekniğin mimarlarının isimlerini zikretmemek olmaz. Virginia Woolf, James Joyce ve William Faulkner ve dahi Marcel Proust, romanlarında toplumsal imgelerden, doğa tasvirlerinden ziyade insanın bilinçaltı dünyasını kaleme almaya odaklanmışlardır. Bu seçimleri edebiyat dünyasına yeni bir düzlem kazandırmış ve okuyucuyu; doğrudan kahramanın zihnine giren, onun gibi düşünen, hisseden hatta bu yolla kendi iç hesaplaşmasını da yapmaya yönelten yeni bir okuma serüvenine sürüklemiştir.

“Kişi fert olarak hareket etmenin tadını bir alırsa başımıza taş yağacağından korkmaz.” (Korku ve Titreme, Soren Kierkegaard)

İnsanın karmaşık bilinç yapısına eğilerek bireyi ön plana çıkaran bu nedenle de bireyi adeta toplumdan ayrı hatta öyle de olması gereken bir varlık gibi tanımlayan Oğuz Atay’ın bu bakış açısıyla Danimarka’lı filozof Soren Kierkegaard ile benzeştiğini söylemek mümkün. Kierkegaard, bireyi ana merkeze koyarken toplumu bireyin birey olabilmesinin önündeki en büyük engel olarak görür ve toplumu, bir anlamda, lanetler. Oğuz Atay da eserlerinin tamamında bireyin birey olabilme savaşını anlatır. Yabancılaşan, yalnızlaşan, onlardan olmayı beceremeyen bireyin toplumlaşamama başarısızlığını sunar.

"Kendimle konuşurken bile onun hoşuna gitmeye çalışıyordum." (Tehlikeli Oyunlar)

Aydın olmanın Atay’ın romanlarındaki temel kritik olduğuna değinmiştik. Atay’ın, romanlarını yazarken temel kavgalarından biri de aydın olmak isteyen ancak bunu beceremeyen Türk aydınlarının başarısızlığı üzerinedir. Ona göre ülkedeki aydınlar burada adeta turist gibi yaşamakta, okunabilmek, beğenilebilmek uğruna gerçeklikten uzak bir hayal dünyasıyla okuyucuya ulaşmaktadırlar. Bu nedenle edebiyatta ana karakterlerin tamamı toplum bilincini arttırmaya yönelik mesajlarla donatılarak sunulur. Bu ise toplumu güçlendirirken toplumun temel yapı taşı olan bireyi öldürür ve ortaya bireyden farklılaşmış, bireyden çok uzak bir toplum sistematiği çıkar. Bu vurguyu da sanıyorum Tutunamayanlar Romanı’nın tutunamayanı Selim Işık karakterinde en sarih haliyle sunar.

Atay, herkesin tutunmak istediği bir dünyada tutunamayanları, zaman zamansa tutunmak istemeyenleri anlatır eserlerinde. Eserleri bir bakıma kendi içine tuttuğu aynadan yansıyanlardır. Selim Işık, Hikmet Benol tutunamayanlardan birer örnektir. Öte yandan bir de Turgut Özben vardır ki o, tutunanlardan biriyken Selim’in gizemini araştırmak için çıktığı yolda bir tutunamayana dönüşmüştür. Betimlediği bu karakterlerle Oğuz Atay, belki de yaşadığını yazan ve yazdıklarını da yaşamak isteyen biri olmuştur.

“Oyunlar… Gerçeğin en güzel yorumlarıdır. Bizim gerçek dediğimiz şey de bazı güçlükler yüzünden iyi oynanamayan oyunlardır...” (Tehlikeli Oyunlar)

Oğuz Atay’ın eserlerinin yalnızlaşma, yabancılaşma, toplumun dışında kalma dinamikleri üzerine kurulu olduğunu belirttik. Bu olumsuz durumlar için ürettiği çare ise oyunlardır. Oyunlarla Yaşayanlar eserinde zirveye çıkan oyun imgesi, Atay’ın sanatı yalnızlaşan ve yabancılaşan insan için yegane çıkış noktası olarak yorumlamasından doğmuştur. Oyun demek sanat demektir. Kimi zaman şiir, kimi zaman edebiyat ama çokça tiyatro demektir.

''Beni anlamıyorlardı zararı yok.

Zaten beni daha kimler anlamadı...” (Korkuyu Beklerken)

Bugün 86 yaşına girdi Oğuz Atay… Ölmeden okunmak, anlaşılmak istedi ama hayat izin vermedi. Ölümünden sonra kıymeti anlaşılan niceleri gibi onun da ismi kaldı bizlere. Tıpkı Yusuf Atılgan gibi, tıpkı Ülkü Tamer gibi, tıpkı Turgut Uyar gibi… Yaşasalardı kimbilir daha ne zengin miraslar bırakacaklardı bizlere. Ama bugün, 86. yaş gününde Oğuz Atay’a tüm cesaretiyle, samimiyetiyle ve azmiyle Türk romanına taşıdığı Kafka ve Dostoyevski rüzgarları için; birçoğunun, dünyevi kaygılarla bireyin karanlık yanlarını kaleme almaya cesaret edemediği dönemlerde bireyi anlatmayı seçtiği için şükranlarımı sunuyorum. Eserlerinde, herbir okuyucusunun kendine özel bir şeyler bulabildiği, bulduğu şeylerin de yalnızca ona özel söylendiğini hissettiği bir edebiyat tarzı kazandırdı bizlere. İyi ki doğdun Oğuz Atay!

Sağlık ve sanat dolu günler...

humay.gobel@hotmail.com